Lâtin Mitolojisinde Olimpos Tanrıları

Haziran 1, 2007

– Capitolino’nun Üçlüsü…

Ovidius, Metamorphosis’in Evren ve Tanrıların türeyişi ile ilgili ilk bölümünde, Saturnus’un (Kronos) Tartaros’un karanlığına tevdi edilmesi ile Âleme Iovis’in (Jüpiter) egemen olduğunu söyler; Augustus ile Iovis’in, İmparatorluk Sarayının bulunduğu Palatinus* tepesi ile Iovisin Gökyüzündeki makamı arasında parelellikler kurar; “Daphne” öyküsünde, önünde zafer gösterilerinin yapıldığı (Iovis, Juno ve Minerva’dan oluşan aile grubuna adanmış) Capitolino’dan söz eder. Etimolojik olarak “baş, şef” anlamına gelen “caput”dan türemiş bu ismi taşıyan tepedeki tapınak Roma’ya Etrüsklerin armağanıdır.

Dilleri çözülemediği için kökenleri tam belirlenemeyen Etrüskler, İ.Ö. 800’lerde Anadoludan gelip İtalyada kuzeyde Arno, güneyde Tiber ırmakları arasında Etruria bölgesine yerleştiler. İ.Ö.VI. asırda göze çarpan bir uygarlığa ulaştılar; kültürlerinin pek çok özelliğini ve bu arada, baş tanrı (Zeus’un muadili Iuppiter), ana tanrı (Uno dedikleri Hera’nın karşılığı Iuno) ve bunların kızını (Menrva dedikleri Atena karşılığı Minerva) kendilerinden sonra bölgede egemen olacak olan Romalılara devrettiler. Etrüsk monarşisinin son döneminde, Roma’da Capitolino Tepesinde, bugün halen, müze kompleksinin yanında temelleri görülen, “Iuppiter Optimus Maximus – Jüpiterlerin en iyisi ve Yücesi”ne adanan tapınak inşa edilmiştir. Burada Jüpiter, Iuno ve Minerva ile bir araya getirilmişti ki bu “triad – üçlü” uygulaması Yunanistan ve Etruria’ya özgü olup Roma dinine yabancıdır; karı, koca ve bakire kızdan oluşan bu üçlü tanrısal kültün, ailenin kutsallığını öne çıkaran Etrüsk anlayışının mirası olduğunu kesinlikle göstermektedir. Meşe ağacı burada da Zeus kültünde olduğu gibi kutsaldı. Roma zamanında da Roma devleti adına resmen savaş ilân etme ve antlaşmalar yapma yetkisi olan rahiplerin (fetiales) yıldırım simgesi olarak kullandıkları “lapides silices – taş balta” burada korunurdu.

Çeşitli lehçelerde Iuppiter, Iovis, Diespiter biçimlerinde söylenen Jüpiter’in “Diu” kökünün “aydınlık, parlaklık” demek olduğundan söz etmiştik. En eski epitetlerinden biri de “Lucetius – Işık getiren”di. Daha sonraki metinlerdeki “sub Iove” tanımı da “Açık Gök’ün altında” anlamındadır. Kuraklık dönemlerimde, yağmur bulutu getirmemedeki inadını teskin etmek için “Iuppiter Elicius – Aydınlığa çıkaran” hitabı ile onun onuruna ritüeller düzenlenirdi. Campus Martius’da “Fulgur” isimli bir sunağı vardı. Aynen Yunan dinindeki inanış gibi yıldırımları onun attığı düşünüldüğünden yıldırım düşen her yer onun mülkü kabûl edilip, o alan dairesel çevrilmiş duvarlarla koruma altına alınırdı.

Bütün İtalya’da Jüpiter’e dağ doruklarında tapınılırdı. Roma’nın güneyindeki Alban Tepelerindeki dağlardan Monte Latiaris’de “Iuppiter Latiaris” adındaki eski tapınak Latium bölgesi’nin yerlileri Lâtinlerin en kutsal ibadet yeri idi. Bugün Lazio denilen ve Alban Tepelerinden Tiber ırmağının güneyindeki Monte Circeo dağlık burnuna kadar uzanan “Latium” bölgesinin yerlisi Latin halkının tarih öncesi geçmişi tam belirlenemiyor. Kaderi İ.Ö. VIII. yüzyıl ortasında Roma’nın kurululuşuna bağlı olarak aydınlanamaya başlamıştır. (Ünlülerden amca olan) Pliunus’un “Naturalis Historia – Doğa Tarihi”nde Latinlerin 31 gruba ayrıldığı, fakat aralarında dayanışma gereğinin bilincinde olarak, anılan “Iuppiter Latiaris”i Lâtin Birliğinin merkezi yaptıklarını yazar.

Jüpiter’in, Romalılarda da, insan soyunun koruyucusu olma ve belli bir ahlâk kavramı getirme gibi çifte değerli işlevi vardı. Özellikle antlaşma, bağlaşma (ittifak) gibi ahde vefa (pacta sunt servanda) ruhu taşıyan bağlantılar onun adına yapılıyordu. Evlenme töreninin en eski ve kutsal biçimi “conferratio” Jüpiter rahibinin huzurunda yapılırdı. Dius Fidius (Sadakat) ve Fides (Güven) isimli tanrılar, muhtemelen, başda Jüpiter ile özdeşken sonradan ayrı kişilik kazanmışlardır. Daha önce belirttiğimiz gibi, havaî meşrep ve sorumsuz olan Zeus Romalılara (Jüpiter adıyla) vicdan, yükümlük duygusu ve dürüst davranış simgesi olarak geçmiş ve hep öyle kalmıştır; Vergilius’un Aeneid’inde de kahramanların tanrılara, devlete, aileye bağı ve ödevlerini (pietas) sağlayan güçtü. Eskiden, konsüller, Senato ve rahiplerin göreve başladığı 13.Eylûlde Jüpiter’e adak şenliği (epulum Iovis) düzenlenirdi. Sonradan 13.Eylûl şenlikleri Roma Oyunları (Ludi Romani) gibi çok hareketli bir etkinlik olarak genişletildi. Zaferden dönen ordu dönüşünde zafer yürüyüşünü Capitolino’da yapardı. Jüpiterin başlıca kült olması geleneği Cumhuriyet döneminde de sürdü. Apollo Palatinus ve Mars Ultor (Ares) bu külte rakip gibi ortaya çıktılarsa da, İmparatorluğa geçişde Augustus, Jüpiter’in Optimus Maximus mevkiine dokunmama politikası ile bu kültün İmparatorluğa daha da yayılmasına yol açtı.

IUNO : “Iuno” adının kökeni bilinmiyorsa da bazıları “jüvenis – evlenmeye uygun genç kadın” ile etimolojik bağ kuruyor; kimisi de “jüpiter” ile aynı kökden geldiğini, onun dişil karşılığı olduğunu ileri sürüyor. Ona yapılan tapınmaların gelişmesi bu iki düşünceyi de doğrular gibi… Ev kadınlığı ve Baş Tanrıça olmak onun önde gelen özellikleri… Etrüsk krallarının Roma egemenliği sırasında, Capitolino Üçlüsü içinde, Jüpiter’in eşi ve göklerin ecesi “Uno Regina – Kraliçe Iuno” olarak anılıyordu. (Iuno Lucino – Doğum tanrıçası) olarak İ.Ö. IV. Asırda, Esquilinae’da kurulmuş bir tapınağı vardı. Kadınlara yaptığı çeşitli yardım işlevlerini açıklayan başka epitetleri de var: “Pronuba – Gelinin nedimesi”, “Interduca – Gelini yeni evinden içeri alan”, “Cinxia – Gelinin tesettürünün ruhu”… Kendi aile bağı dışında bireyselleşerek “Kadının koruyucu meleği” oldu; nasıl erkeğin Jüpiter’e atfedilen bir “genius”u (onu koruyan bir erkek ruh) varsa, kadının da dişil yaşam ilkesi “Iuno”dur dendi. Hera gibi devletin baş tanrıçası olarak, başda Lanuvium olmak üzere tüm Latium’da Devleti kurtaran “Sospita” epiteti ile zırhlı betimlemelerini görürüz. Plutharkhos “Camillus” isimli eserinde Capitolino Tepesinin kuzey doruğundaki Arx kalesine İ.Ö. 390’da hücum eden Galyalıların işgâlinin Iuno’nun kutsal kazlarının ötmesi üzerine önlendiğini yazar. Bu söylenceye itibar edilerek, İ.Ö.344’de Arx’da “Iuno Moneta – Uyarıcı Iuno” onuruna bir tapınak yapıldı.

Iuno adına düzenlenen en önemli şölenler 1.Mart’da kutlanan “Matronalia – Analar Toplantısı” ve “Nonae Caprotinae – Yaban İnciri Günleri**” idi. Birincisi Titus Tatius’un tesis ettiği bir gelenekdi ve olgun yaşdaki annelerin Esquilinae’daki Iuno Lucina tapınağında toplanıp adaklar vermeleri biçiminde uygulanıyordu. İkincisi Campus Martiusdaki yabanî incir ağacının altında, şakadan dövüş gösterisini de içeren eski bir ritüel çerçevesinde kadın kölelerin Iuno’ya tapınması şeklinde idi. Romada Iuno’ya Baş Tanrıça olarak itibar ediliyorsa da, Ovidius, Yunanlılardan aktardığı (Io gibi) öykülerinde onun kıskanç ve hırçın yönünü göstermekden kaçınmamıştır.

Iuno, sanatta, aldığı lâkaba uygun değişik kıyafetlerle betimlenirdi. Ancak, en çok rastlanan, Hera’ya benzer biçimde, ayakdaki doğurgan kadınlık çekiciliği, vakur ve soğuk bir güzellik taşıyan, bazen de savaşçı özelliğindeki tasvirleri idi. Romada Vatikan Müzesindeki “Iuno Sospita” heykeli böyledir.

MINERVA : Yunan Atena’sının “el sanatları, zenaat, güzel sanatlar”ı temsil etme vasıflarını almış; sonradan “Savaş Tanrıçası” da olmuş. Aventius’daki tapınağı zenaat loncalarının, Pön Savaşları döneminde de oyun yazarlarının ve oyuncuların buluşma mahfili olmuştu. Savaş Tanrıçası olarak kültü Mars’ın (Ares) kültü ile çakışmış; bazen Mars’ın kült partneri Nerio (Bellona) ile karıştırılmış; Mart Ides’inin** beşinci günü Mars onuruna düzenlenen Quinquatrus festivali, Aventius tapınağının tamamlanması ile aynı güne rastlaması sonucu olarak da tümüyle Minerva adına özgülenmiştir. Sağlık konusunda da koruyuculuğu iddiası ile Esquilinius’da “Minerva Medeca” tapınağı yapılmıştır.

Pompeius’un Doğuda yengilerinden ele geçirdiği ganimetle bu zaferleri borçlu olduğunu söylediği Minerva adına tapınak yaptırması, Tanrıçanın, Yunan Zafer Tanrıçası Nike yerine konduğunu gösterir.
İmparator Domitianus, koruyucusu kabûl ettiği Minerva’ya adadığı bir tapınağın üstüne inşa edildiği alana da “Forum Nervaum – Minerva Forumu” adını vermiştir.

Bazı araştırmacılar Minerva adının Etrüskçe olmayıp İtalyan dillerindeki “mens – akıl” ve “memini – bel1ek”den geldiğini ileri sürüyorlar ama daha önce değindiğim üzere Yunan sanat perileri musaların annesi “Mnomesine” adının kökü de “mneme – bellek” olduğuna göre gene Yunanca asla dayanıyor.

Bu tanrıçayı daha çok Yunanca “Pallas – Bakire” epiteti ile anan Ovidius onun ilk tanıtımını, yarı yılan yarı insan bebek Ericthonius öyküsünde, bu bebeği esirgeyen sevecen yanı ile yapıyor.
Bugün British Museumda sergilenen, İ.Ö.VI. asra ait stilize Etrüsk sanatını simgeleyen Minerva heykeli onu savaşçı hâli ile gösteren bir örnek betimlemedir.
Bazı önemli adların zamanımız kültürüne etkileri :
Göktaşlarına isim veren mitoloji kahramanlarının başında Jüpiter gelir; Güneş sistemi içinde ona göre yörünge sırası 5. olan Jüpiter gezegeni kitlesel büyüklüğü tüm diğerlerinin toplamının iki katından fazla olması ile gökyüzünde lâyık olduğu yeri almıştır. Piyasada pek çok dergi, ticarî marka bu adı taşır. Juno da, Ceres, Pallas, Vesta, Hygea, Europa, Davida gibi mitolojik kişiliklerin isimlerini taşıyan gök taşlarından (astreoidlerden) biridir; ona cüce gezegen de derler. Juno adlı bir trafik takip sistemi vardır. Roma takvimindeki “Iunius – Haziran” ayına da adını vermiş; bu isim de: juin, june, giugno, Juni gibi benzer biçimlerde avrupa dillerine geçmiştir. Minerva ise adını boyun zedelenmelerinde kullanılan boyunduruğa vermiştir. Bir çok fantastik roman kahramanı bu gizemli ismi taşır. Avrupa Birliğinin “Socrates Programı” çerçevesinde “Açık ve Uzakdan Eğitim”, “Bilgi ne Eğitim Teknolojileri”, “İletişim Ağı Arşivleme” gibi uygulamaları “Minerva” adı ile etkinlik göstermektedir.

* Palatinus: Romadaki 7 tepeden ortada olanlardan biridir. Burada Romanın kurucuları Romus ve Romulusun bir çoban tarafından büyütüldüğüne inanılır. Bu tepede İmparatorluk sarayının kurulması zamanımızda Avrupa dillerine “Palace” biçimi ile genel olarak “saray” anlamında geçmesine neden olmuştur. Bu sözcüğün “tanrısal kırsallık” demek olan “pales” ile etimolojik bağı var.

** Nonae : Lâtince “nona” dokuzuncu demek. Nonae ise “Idus” veya Ides denilen ve Jupitere adanan kutsal günden önceki dokuzuncu gün’ü anlatıyor.Roma takvimnini Mart, Mayıs, Temmuz ve Ekim aylarının 15., diğer ayların 13. günlerine “İdes” deniyor.

PHOEBUS APOLLO : “Işıldayan” anlamına gelen “Phoebus”, Yunanca “Phoibos”un (“Fivos” okunur) Lâtin formu olup, by tanrının adını Romalılar değiştirmemişler. Phoebus, aslında başka bir ilahî varlık olan “Güneş Tanrısı”nın adıdır. Nitekim, Ovidius’un naklettiği öyküdeki “Phaeton”u Apollonun değil, Güneş Tanrısı “Phoebus”un oğlu olarak tanıtır. Bu tanrı ile karıştırılmasına neden olan bu göbek adının, Apollon’a, büyük annesi “Phobe”ye izafetle verildiğini söyleyenler de var.

Phoebus (ya da Fébus) zamanımızda özel isim, soyad, yer isimleri olarak çok kullanılıyor. Bu markayı taşıyan Hava yolları firması ve Batıda güneş yerine, mecazî olarak “Phoebus’un Lâmbası” deyimi var.

NEPTUNUS : Önceleri Romalıların “akarsu ve göllerin tanrısı” iken zamanla Yunanlı “Poseidon” ile özdeşleştirilerek İ.Ö. IV. Yüzyıl başlarında “deniz tanrısı” kabûl edildi. Su kıtlığı mevsiminde, 23. Temmuzda, adına “Neptunalia” denen şenlikler yapılırdı. Romada, Circus Flaminius’da tapınağı olup, burada Poseidon ve Thetis’in başlarında bulunduğu bir grup tanrının heykeli vardı. Roma, Laterano Müzesindeki örnekde görüleceği üzere, sanatta, Poseidon gibi üç dişli yaba ve yanında bir yunusla tasvir edilir.

Zamanımız bilim ve kültürüne etkisi, Güneş sisteminin 8. gezegenine adının verilmesi ile başlar. Kimyasal elementler tablosunun IIIb grubundaki alkalaidler dizisi içinde “Neptunyum” adında bir radyoaktif madde vardır. ABD’de, Pasifik kıyısında Washington ve Oregon eyaletlerini kapsayan bir bölgesel Okyanus araştırmaları projesine “Neptune Projesi” deniyor

DIANA : Başlangıçda, olasılıkla bir orman tanrıçası iken zaman içinde Yunanlı Artemis ile eş tutulan Diana’ya vahşi hayvanlar ve avcılık üzerindeki denetimi sebebiyle tapınılmaya başlandı. Daha önce değindiğimiz üzere “aydınlık” demek olan “di” kökünden türediği ve “parlak” anlamını taşıdığı sanılıyor. Artemis gibi evcil hayvanların, bereket’in, gebelik ve doğumun da tanrıçası sayıldı; ve keza onun gibi Selene (Ay) ve Hekate (Trivia) ile özdeşleştirilerek, Lâtin edebiyatında, bazen “triformis – üç biçimli” diye anıldı. Diana kültünün en önemli mevkii, XIX. Asırda yapılan kazılarda gün ışığına çıkarılan Aricia yakınında, Nemi gölü kıyısındaki Diana Nemorensis (Orman Dianası) koruluğu idi. Diananın, kadınların koruyucusu özelliğini vurgulayan kadınlara özgü törenler yapıldığı bu koruluk daha eskiden de kutsaldı ama “Aricia” kültünün kurucusu Lâtin diktatör Egerius Baikus buraya, “Lâtin Birliği”nin bir lokâli yapmakla siyasal bir önem de kazandırdı. Diananın yardımcıları sayılan iki ilâhî varlıkdan “Egeria”, çocuk doğumlarının kaynağı ve kolaylaştırıcısı bir akarsuyun sorumluluğunu onunla paylaşırdı. Diğer asistanı ise, Yunanlı Hippolytos’un İtalyan karşılığı Virbius idi. Öripides’in, daha sonra anlatacağımız bir trajedisinin konusu olan Hippolytos kendi arabası ve atları altında kalarak can vermiş; Tıp Tanrısı Asklepios tarafından diriltilmiş; (Diana’nın Yunan karşılığı) Artemis de onu, artık atların alınmadığı, Aricia koruluğuna getirmişti. Romalılarca “Virbius” adı verilen bu ikincil tanrı ilk Diana baş rahibi (rex nemorensis) oldu. Burada, belki, “ilkel insan kurbanı ritüeli’nin yumuşatılmış bir uzantısı olarak, kaçak bir kölenin eski baş rahibe meydan okuyup onunla yaptığı mücadele sonucu onu öldürürdüğü takdirde yeni rex nemorensis olması gibi tuhaf ve benzeri olmayan bir gelenek türedi. İngiliz antropolog, folklorist ve klasik edebiyat araştırıcısı Sir James G. Frazer “Golden Bough” adlı eserinde, Hippolytos ve (babası Agamennon’a ihanet eden annesi Klytemnestra’yı öldüren) Orestes öyküleri ile de değerlendirerek, bu “Aricia Koruluğu” geleneğini, ilkel ve vahşice kurban ritüellerinin yerini daha mantıklı alternatifler almasında bir dönüm noktası olarak saptıyor.

Romada en önemli Diana tapınağı, Lâtin Birliği lokâli olarak da kullanılmak ve siyasal liderliğin Romaya geçtiğini göstermek üzere Servius Tullius tarafından kuruldu. Diana’yı Romaya, bu külte bağlanmış Plebler tanıtmıştır; bu bakımdan Diana aşağı sınıfları, özellikle kölelerin koruyucusu olarak gösterilir. Ides denilen, ağustos’un 13.günleri Romada ve Aricia’da düzenlenen “Aricia festivali” kölelerin bayramı idi. Aventinuslu Diana, Apollonun kardeşidir ve Augustus’un önemle desteklediği tapınak dışı etkinliklerde bu ikiliye birlikde tapınılırdı. Diana’nın bir başka ünlü kutsal merkezi Capua yakınlarındaki “Tifata Dağı” idi; burada ona “Tifatina” lâkabı ile tapınılırdı.

Tanrıça Roma sanatında, çoğunlukla, yay ve sadak taşıyan avcı haliyle betimlenir. Antik dönem tanrılarını canlandıran heykeller cenneti olan Versailles Sarayı bahçelerinde Sera çeşmesi yanında, Desjardin tarafından yapılmış, gene avcı kıyafetli, diz üstü harmaniyeli heykeli nefis bir eserdir.

“Diana” Batıda zamanımızda da kadınlara, dergilere, otellere verilen çok sevilen, popüler bir isimdir. ABD’nin bazı üniversitelerinde “İnsan Hakları Hukuku” konusunda interaktif araştırmalar ve iletişim için uygulanan “Diana Projesi” vardır. Zoolojide, ağaçda yaşayan bir maymuna “Cercopithecus Diana – Diana maymunu” ismi verilmiştir.

MERCURIUS : Ticaret tanrısı olup, genelde Yunan tanrısı Hermes’le eş tutulur. Hermes’in annesi Maia onun da annesidir. Romada Aventinus Tepesindeki tapınağı İ.Ö. 495’de kutsandı. Bu tapınakda, kuruluş günü olan 15.Mayısda Hermesle birlikde Maia onuruna düzenlenen şenlikler, burada toplanan tacirler loncası (mercatores, mercuriales) için çok önemli bir etkinlikdi. “Porta Capena” yakınında ona adanmış bir pınar, Ovidius’un Fasti isimli eserinde anlattığına göre, tacirlerin arınma törenlerine sahne olurdu. Batı dillerinde “ticaret, ticarî iş, ticaret zihniyeti, tacir, ticarî eşya” anlamlarındaki “mercantile, mercantilism, merchant, merchandise ve çeşitli dillerde bunların biraz farklı formları” görüleceği üzere “Mercurius”dan gelmektedir. Sanatta, biraz farklı da olsa, Hermes gibi kanatlı başlık ve sandallar, yılan sarılı bir değnekle, bazen de elinde bir para kesesi ile göründüğü tasvirleri vardır. Çok küçük form farkları ile “Mercure” adı Batı dillerinde “cıva” elementine verilmiştir. Güneşe en yakın, küçük (Utarit olarak da tanınan) gezegen de bu adı taşır. Özellikle turizmde otellere verilen popüler bir addır.

VENUS : İtalyanın kökeni ve temel işlevleri belirlenemeyen çok eski bir tanrıçasıdır. Lâtin grupları içinde çok eski bir ekili alanlar ve bahçeler kültü olduğu, biri Lavinium’da diğeri Ardea’da ona ait olduğu saptanan iki tapınakdan çıkarsanmaktadır. Eski Roma takviminde ona bir şenlik özgülenmmesi ve tek başına kendini ona adayan bir rahip(flamen) bulunmaması bu kültün Roma’ya geç dönemde Ardeadan intikâl ettiğini gösteriyor. Sonradan Afroditle özdeşleşme süreci hakkında bilgi alınamayan Venüs için Romada, Jüpiter onuruna yapılan 19.Ağustos “Vinalia Rustica” şenliği tarihinde bir tapınak açıldığına göre bu özdeşleşmenin epey eski bir geçmişi var. Bu yeni kimliği ile Afrodit parelelinde Jüpiter ve Dione’nin kızı, Vulcanusun (Hefaystos) karısı, Cupido’nun (Eros) annesi kabûl edilmiş; öykülerde tanrılarla ve ölümlülerle gönül ilişkileri, romantik bağları gibi olumlu olumsuz kadın yapısı öne çıkarılmaya başlanmıştır. İ.Ö. III. yüzyıl komedi yazarı Gnaeus Naevius’ın bir metin parçasında kullandığı “Veneran expertam Volcanum” ibaresi kinâyeli çifte anlam anlam taşımakda, “Vulcan’ın kucakladığını hisseden Venüs” demek olabileceği gibi bundan “yemeğe çeşni veren yeşillik – olera cocta” anlamı da çıkarılmaktadır. Naevius burada, Tanrıçanın hem eski kimliği ile bahçeleri temsil etmesini hem de Vulcan’ın (Hefaystos) eşi olduğunu kasdediyor ve eski “Venüs” kültünün de güç yitirdiğine işaret ediyor. Zaten bu isim Lâtince “uenerari (çağdaş batı dillerinde Fr. Vénérer, İng. to venerate) = sevmek, saymak, kutlu görmek”den geldiğine göre İtalyadaki eski varlığı da bir “cazibe, sevimlilik, güzellik” içerse gerek. Nitekim, Yunan “Çarites – cazibe perileri” (Lât. Gratiae) ilk çıkışlarında tarımı simgelerlerdi. Bu olgu iki diyar arasında (İtalya ve Yunanistan) çok eski bağların da olabileceğini akla getiriyor. Yerli bir tanrıça olarak Venüs’ün mitleri yoktu; Lâtin ozanları ona Afroditin öykülerini yakıştırmışlardır ve bu yolla bir çok başka tanrıça ile de kimlik karışımlarına uğradı; bu arada, Çoban Yıldızı ya da Arapçadan alarak Zühre dediğimiz, Babilde “İştar”, Yunanda “Afrodit” adı verilmiş gökyüzünün en parlak görünen gezegeni Batıda “Venüs” adını aldı.

İlginçtir, Tanrıçamız sonradan “Verticordia” epiteti ile kadınların iffetinin koruyucusu konumuna getirilmiştir. II.Pön savaşı sırasında (İ.Ö. 218-201) Yunanlıların Afroditle özdeşleştirdikleri Doğunun “Ana Tanrıçası” kültünü Romalılar, Sicilyadaki “Venus Erycina – Eryx Venüsü” ile özdeşleştirdiler ve onun onuruna biri İ.Ö. 215’de Capitolino Tepesinde, öteki İ.Ö. 181’de Collina Kapısının dışında iki tapınak yaptılar. İkinci tapınak, Sicilyada uygulama gibi fahişelerin tapınma yeri oldu; kuruluş günü olan 23.Nisan’a “dies meretricum – fahişeler günü” dendi.

Venüs-Afrodit kültü, Romanın kurucusu Aeneas’ın oğlu Iulius’un soyundan geldiğini iddia eden Iulius Caesar’ın klanı “gens Iulia”nın politik ihtirası ve bu geleneğin Augustus tarafından kabûlü ile giderek önem kazanmış. Homeros zamanından beri Aeneas, Afrodit’in oğlu kabûl ediliyordu; böylce Iulius ailesi soylarını Venüsle ilişkilendiriyorlardı. Başka Romalı yöneticiler de bu tanrıça ile soy bağlantısı kurmaya çalışmışlar; bunlardan Gnaeus Pompeus Venüse “Victrix – Zafer Getiren” adıyla tapınak inşa ettirdi. Caesar’ın (Sezar) yaptırdığı tapınak “Venus Genetrix – Doğurgan Venüs”e adandı. İmparator Claudius’un evlatlığı Neronun ölümüne kadar bağlanılan bu kültün popülerliği Iulio-Claudius soyunun inkirazından sonra da sürdürüldü ve yeni İmparatorlarca da sahip çıkıldı. Hadrianus İ.S.135de Romada yeni bir Venüs tapınağı yaptırdı.

Sanatta da, Afrodit gibi, aşk ve güzellik konusu içinde işlendi. Onun betimlendiği büyük eserler, İ.Ö. 150 dolaylarında yapılmış olup Louvre Müzesinde sergilenen Milo Venüsü (Melos Afrodit) heykeli ve Sandro Boticelli’nin 1485’de yaptığı “Venüsün Doğuşu” tablosudur.

Batıda “Venüs” adı güzellik, çekicilik, aşkın gücü ve benzeri anlamlarda kullanılan (eskilerin mecaz-ı mürsel dedikleri) métonomique (ad değiştiren) bir kavram olmuştur (“o bir Venüs’dür – Venüs kadar güzeldir”, “aralarında Venüs var – aralarına aşkın gücü girdi” gibi).

Adının en parlak yıldıza verildiğini yukarda belirttiğimiz Venüs’ün (Arapça karşılığı “Zühre”) aşkı temsil etmesinden esinlenerek öfemik (edepli) anlatımla cinsel yolla bulaşan hastalıklara “veneral – zührevî” hastalıklar deniyor. Tarih öncesi yapılmış taş, kil ya da mamut dişinden yapılma çıplak (çoğu şiman) kadın figürleri “Venüs heykelcikleri”; zoolojide, saydam, omurgasız bir deniz türü hayvancık “Venüs kemeri – Velamen veneris – Cestum veneris”; silisli cam süngerleri (Hyalospongiae) genelde “Venüs Sepeti” adını almış. Botanikde, salepgiller familyasından bir orkide’ye, biçiminden dolayı “Venüs çarığı” deniyor. Baldırıkara’nın bir adı da “Venüs saçı”… SSCB zamanında Rusların Venüs gezegenini keşif için yolladıkları bir dizi uzay aracının genel ismi “Venera”..

VULCANUS : İtalyada volkan püskürmeleri ve yangın gibi yıkıcı etkiler yarattığına inanılan “Ateş tanrısı” idi ve kendini tümüyle ona adamış rahibi (flamen’i) vardı. Her 23.Ağustosda onun adına düzenlenen Volcanalia şenliğinde âyin yapılır; Romalı aile reisleri ateşe küçük balıklar atar; sonra da ateşi söndürmesi için Vulcanus’a dua ederlerdi. Anlamı keşfedilememiş bu ritüel Roma Forum’unun (kent alanı) kuzeybatısında Volcanalia’da (Volcani bölgesi) uygulanırdı. Romalı balıkçılar, Tiber ırmağından avladıkları balıkları satma fırsatı buldukları için meydanı doldururlardı. Roma takviminde bu tanrı için 23. Mayısda düzenlendiği belirtilen bir festival kaydı daha var. Dua edilirken, çoğu kez, şerrini yatıştıracağı sanılan “Quietus – Teskin edici”, “Mulciber – Yumuşatıcı” gibi lâkaplarla ona hitap edilirdi. Mulciber onun alternatif adı olmuştu; yalnız daha sonraları bu ad Şeytan’ın cehennem kenti Pandemonium’un mimarı olarak verildi. İnsanı doğal yapısını sanatına konu edinen XVII. Asrın büyük ozanı John Milton “Paradise Lost – Yitik Cennet” isimli eserinin bir kahramanı da Mulciber’dir; şiirde pagan tanrıları yollarını şaşırmış melekler olarak gösterilerek insan mizacının metamorfozuna, ruhun düalitesine işaret edillir. Vulcanus’un yıkıcılığından korkulduğu için tapınakları kent dışında yapılırdı. Roma, Volcanal’ı da içine alacak kadar genişlediğinde, İ.Ö.214’de kent duvarı dışında ona adanmış bir kutsal alan içinde yeni bir tapınak inşa edildi. Lâtin ozanları onu Yunanlı Hefaystosla özdeşleştirmiştir ama, bu tanrının sanatkâr özelliklerinin Roma inancında bulunduğuna pek ihtimâl verilmemektedir. Buna karşın, ozanlar ona zenaatkârlık da yakıştırmışlar. Vergilius “Aeneid”inde (VII. Kitap) atölyesini ayrıntılarıyla anlatır. Ona en çok önem veren ve birinci kült kabûl eden Ostia kentidir.

Zamanımızda “Yanardağ” anlamı da taşıyanVolkan, bilindiği üzere barı dillerinden Türkçemize de geçmiştir; özel isim olarak son dönemlerde çok tutulmaktadır. Başda madencilik endüstrisinde olmak üzere marka olarak da seçilmektedir.

MARS (Etrüskçe formu “Maris”den çeşitli lehçelere Mavors, Mamar, Marspiter-Marsbaba, Maspiter gibi değişik biçimlerde geçmiştir): Sonradan Yunanlı Ares’le eş tutulan İtalyan “Savaş ve Tarım Tanrısı” olarak bilindi; ancak Yunanda hor görülen Ares’in tersine hiyerarşideki sırası hemen Jüpiterden sonradır ve çok saygındır. Orta İtalyada, Alda, Longa,Falerii, Aricia, Tusculum, Lavinium ile Hernici, Aequi, Peligni kentleri ve Sabinler’in takviminde ay olarak onun ismi vardı; Roma takviminde Martius (Mart) yılın birinci ayı idi. Bu kadar önemli olmasına karşın kökeni net bir şekilde belirlenememiştir. Başlangıçda: “tarlaların ve tarımın koruyuculuğu”nu da kapsayan “Savaş Tanrısı” olduğu; ya da “toprak verimini sağlama” işlevi ile ilgili olarak “chthonian – yer altına girer” karakterde olduğu için “ölüm ve savaşı da denetlemeye girişen”; veya yöre halklarının hem savaşla ilgili hem tarımsal çıkarlarını kollayan bir tanrı olduğu gibi görüşler var. “Fratres Arvales – Arval Biraderler” denen ve çok yüksek rütbeli kişilerden seçilen 12 üyelik bir grubun yönettiği bir dinî kuruma ait çok eski ilâhîde Mars’ın, insanları “ekinlerin ve otların düşmanı” her şeyden, “Lares’in – Evin ve ekili tarlaların koruyucu ruhları”nın işbirliği ile koruduğu anlatılıyor; onun “Savaş Tanrılığı”na hiç gönderme yapılmıyor. Romalı politikacı, hatip ve şair “Censor” ünvanlı Marcus Porcius Cato “De agri cultura” isimli eserinde, (Silvanus’un verdiği isimle) Mars kültü gereği Roma çiftçilerinin tarlalarının yıllık kutsanma festivallerinde, salt tarım ve bitkileri tehdit eden, hastalık, tarımsal afet, kıtlık, verimsizlik gibi belâlara karşı dua edildiğini ayrıntıları ile açıklar, Mars’ın savaş işlevinden hiç söz etmez. Ayrıca, Romalı çiftçinin, Janus* ve Jüpiter’e onuruna içki tadıp tarlaya dökdükden sonra, Mars’a dua etmesini, en değerli varlığını temsil eden domuz, koyun, öküz (souvertaurilla – sürü üstünde sahiplik) kurbanı ritüelini uzun uzun anlatır. Bu açıklamadan çiftçi ailesinin arınma töreninin, “Ambarvalia – Devlet mülkü” üzerinde uygulanan “ager Romanus – yurttaşlık hakkına sahip Romalıların kamusal varlığı”nın kutsanması ritüelinin minyatür örneği olduğu, Mars’ın “Ambarvalia – Kamusal mülk ve alan)”da da baş tanrı olduğu anlaşılıyor. Öyle görülüyorki: Ege bölgesinden yapılan zorunlu göçler sırasında Roma’nın “Ares” kültü ile karşılaşması üzerine Mars’ın “Savaş Tanrısı” olmaya doğru bir evrimleşme süreci başlamıştır. Nitekim, Romanın kurucusu Romulus’un babasının “Mars” ismi taşıdığı söylenir. Bu gelişmeden sonra, Romada Mars festivalleri, tarım ve savaş mevsimlerini içine alacak şekilde, ilkbahar ve güz’de düzenlenirdi. Mart ayı bazıları tamamen onun adına, bazıları ona başka tanrıların da iştirâk ettirerek yapılan törenlerle dolu idi. 1.Mart Roma takviminin ilk günüdür. “Feriae Marti – Mart Bayramları” 14.Martta ikinci “Equirri – At yarışları” ile başlar (birincisi 27.Şubattadır). 19.Martta “Quinquatrus” icra edilir; “beşli, beşinci” anlamındaki bu adın dayanağı üzerinde Lâtin müellifler de farklı görüşde; Varo’ya göre “Ides”in 5. günü olan bu festivalin, Ovidius’un “fasti”sinde 5 gün sürdüğü ifade edildiğine göre uzatıldığı ve daha önce değindiğimiz üzere Minerva adına devredildiği anlaşılmaktadır. Savaş trampetleri ile arınma ezgilerinin icra edildiği “Tubilustrium” 23.Martta idi. Bütün bu etkinlikler savaş sezonuna girildiğinin habercisi olarak yapılıyordu. “Salii – dansçılar” denilen bir papaz grubu, özellikle Jüpiter, Mars ve Quirinus’a ibadet çerçevesinde, eski moda zırhlara kuşanmış vaziyette savaş dansları yapar, ilâhîler okurlardı. Sezon sonu Ekim ayı da Mars kültü için önemli idi. 15.Ekimde Campus Martius’da (Marsın Alanı), ilkel bir kökene dayandığı sanılan, savaş arabaları yarışması yapılır; kazanan arabanın iki atından biri Mars’a kurban edilirdi. 19.Ekim’de ise “Armilustrum – Silahların cilalanması” (lostra sözcüğü Türkçeye de geçmiştir) festivalinde silahların arındırılıp kutsanması ve depoya yerleştirilme hazırlığı törenleri yapılırdı. Ovidius’un “Fasti” yapıtına göre, çok eskiden Palatinus tolumuna girip Romanın kuruluşuna katılmış bir aşiret olan Sabinler Romada “Quirinum ya da Covirium- İnsan topluluğu” denen bir semte yerleşmiş; yukarda anılan tanrıları Quirinus’u (Quirinumlu demek) Romalılara tanıtmışlar. Bu bir savaş tanrısıdır; tarımla ilgisi yoktur. Ancak, 25. Nisanda, bu tanrının flamen’i Robiglia’da, Quirinus’a, ekinlerini küf illetine (robigus) karşı koruması için kurbanlar keserdi. Demek, araya bu kadar çok aktör girince insanlar tanrılarını da şaşırıyorlar.

Augustus zamanına kadar Mars’ın Romada iki tapınağı vardı. Başlangıçda sadece sunak iken mabed yapılan “Campus Martius” ordunun talimgâhı görevini de üstlenmişti. Port Capena dışındaki ikinci tapınak, kente doğru yaplacak yıllık süvari (equites) resmi geçitlerinin başlangıç noktası olmuştu. İki tapınak da, savaş tanrısının gözden uzak kalması için “Pomerium – Post+moerium”da (kent duvarı dışı) kalmıştı. Ama kentin tam merkezinde Mars’ın bir “sacrarium”u (kutsal mahzeni) vardı; burada Mars’a ait kabûl edilen mızraklar (“Hastae Martis” ya da “Mars Hasta – mızrak görünüşlü Mars”) saklanırdı. Savaş açıldığında, Konsül** gelir, “Mars, Vigila – Uyan Mars” diye seslenip mızrak demetini avucuna alıp sarsalardı; bu anda mızrakların uçlarının birbirlerine doğru hareket etmesi hayra alamet değildi; bunun için kefaret vermek gerekirdi.

Augustus yönetimi sırasında Mars’a bağlılık güç kazandı. Augustus, Sezar’ın katillerinin Philippi’de mağlup edilmesinden sonra “Ultor – İntikamcı ” epiteti ile İmparatorun koruyucusu ve Sezar’ın öcünü aldığına inanılan Mars’a “Ultor – intikamcı) epiteti ile Roma Forumunda bir tapınak inşa ettirmiştir. Mars zaman zaman Jüpiter’in saygınlığı ile rekabet etmiş; İ.S. 250 dolaylarında Roma lejyonlarının (de militares) en önemli ibadeti olmuştur.

ABD. de “Mariner” ve “Viking” dizileri uzay araçlarının sürekli araştıma konuları olan Güneşden dördüncü uzaklıkdaki (Merih adı ile de andığımız) büyük gezegene, kızıl kızıl parıldamasından savaş sinyalleri veriyor gibi göründüğü için “Mars” adı verilmiştir. Yunan “Ares” inancında “Korku, Panik” ve “Bozgun” demek olduğundan söz ettiğimiz iki oğlunun yani Fobos ve Deimos’un adları da Marsın iki küçük uydusu’na yakıştırılmışdır. “Fobia”nın psikiatride marazî korku anlamına geldiğini ve bu illetin çeşitli türleri olduğunu biliyoruz. “Divan-ı Harp – Savaş mahkemesi” batı dillerinde “İng. Court Martial, Fr. Cour Martiale gibi” “Mars”a gönderme yapılarak isimlendirilir.

*Janus : Romalıların, ters yönlere bakan iki yüzü olan başlı ev ve kent kapısı tanrısı. Bu isim Satürnün 6. uydusuna yakıştırılmıştır. Batı dillerinde “ocak ayı” anlamında İt. Gennaio, Fr. Janvier, İng. January sözcüklerinin kökeni de budur.

** Konsül : Romada Krallık idaresinden sonra Cumhuriyetin en büyük iki yöneticisinden biri.

VESTA : Romalıların “Ocak Tanrıçası”. Bu adın Yunan “Hestia”dan bozma olduğu sanılıyor; tümüyle aynı kültü temsil ediyor. Çok ilkel çağlardan gelmese bile, iyice eskiye dayanan kültü, aynı işlevlerle, istikrarlı bir biçimde sürdürülmüştür. İlk toplumlarda son derece zor koşullarda yakılan ateş, bir kez yakılınca bir daha söndürülmemeye çalışılırdı. Vesta’nın ailede de Devletde de çok seçkin bir yeri vardı. Her evde, Lares (ailenin koruyucu ruhu – muhtemelen ailenin ölmüş reisi) ve Penates * ile birlikde aile özelinde ona tapınılırdı. Bazı evlerde “lalarium – Lares sunağı” denilen özel köşede tasviri bulunurdu. Cato’nun De Agricultura’sında anlatıldığına göre, Kalendae (her ayın ilk günü), Nones ve Ides günleri “vilica – baş kadın köle” tarafından aile ocağının üstüne bir çelenk yerleştirilirdi. Kamusal Vesta ritüel’i çok daha özenle düzenleniyordu. Kamusal ocağın simgesi olduğu için ona özgülenen binaya tapınak denmezdi; Vesta’nı kutsal yuvası (İtalyan topluluklarının ilk yuvarlak kulübelerine benzeyen) dairesel bir yapı idi ve bu kurumun Romulus ya da Numa’ya** kadar giden çok eski bir geçmişi vardı. Forum olmadığı zamanlarda kamusal toplanma yeri idi. Cumhuriyet ve İmparatorluk zamanlarında çok restorasyon ve tadilat görmüştür. Kamusal ocak ateşi orada Vesta bakireleri gözetiminde sürekli yanar, her yılbaşında (1.Mart) yenilenirdi. Vestal rahibelerin girebildiği “Penus”* denen en içdeki kutsal hücre kamuya açık değildi; sadece yılda bir kez (Vestelia şenliğinin yapıldığı Haziran 7-15 arası) matronların*** (olgun yaşdaki, evli, çocuk sahibi kadınlar) girmelerine izin veriliyordu. Festival günleri, batıl bir inançdan ötürü insanları sıkıntı ve vehim basardı. Şöyle ki; festivalin son günü binanın törenle süprülüp temizlenmesine özgülenmişti; süprüntülerin Clivus**** Capitolinus’da özel bir çöplüğe ya da Tiber Irmağına atılmasına kadar bir uğursuzlukla karşılanacağı korkusu vardı.

Vesta’ya tapınma töreni Vesta rahibelerince hazırlanırdı. Araştırmacılar arasında tartışma konusu olsa da, muhtemelen Kralın evinde başlatılan törenin uzantısı idi ve ilk önceleri Kral kızları olan ve ocağı gözlem altında tutan bu rahibeler töreni de yönetirlerdi. Başlangıçda 2 ya da 4 kişi idiler; ocağa alınma yaşları 6-10 arası idi; Vestal olarak görevleri, evlenme ya da nişanlanma çağına gelinceye kadar 5 yıl sürüyordu; daha sonraları, bakire kalma yemini eden ve 30 yıllık görev taahüdünde bulunan adayların 6’sı, Kral’ın din görevlerinin temsilcisi “Pontifex Maksimus – Büyük Piskapos” tarafından seçiliyordu (Yüksek rahip anlamında kullanılan pontifex sözcüğü Lât. “pons = yol, köprü” ve “facere = yapmak” sözcüklerinden, mazimus ise “magnus = büyük” sözcüğünün süperlativ formu yani “en büyük; bütün bu sözcüklerin benzer biçimlerine zamanımızda çeşitli dillerde rastlarsınız). Ancak, rahibelikden vazgeçip evlenen kızları engelleyecek bir yaptırım yoktu; fakat gelenek ve inanç bağlılığı evlenenlerin sayısını ihmâl edilecek düzeyde tutmuştur. Seçilenlerin belli bir yaşda olması, saygın, özgür ve her ikisi de hayatta olan ana babadan (patriae et matriae – analı babalı) özgür doğmuş, bedensel ve ruhsal bir kusuru olmayan kızlar olması gerekiyordu. Sonradan, azad edilmiş köle kızları da seçilebilir oldular. Pontifex seçilen kızın elini tutar, kabûlü resmî hâle getiren formülü dile getirirdi: “te, Amata, capio – sevgili kızım, seni alıyorum”. Kızın saçı kesilir, kesilen saç belli bir ağaca asılır ve ona eski dönemlerin gelinlik kıyafeti giydirilirdi; bazılarının yorumunun tersine, bu gelenek onun belli bir tanrı ile evlendirildiğini simgelemiyordu; asıl anlamı gelinin de Vesta rahibesinin de bakireliği simgelemesi idi. Vestallerin, başka Romalı kadınlara tanınmamış bir çok ayrıcalıkları vardı; baba ya da koca vesayetinden (manus) arınmış idiler; ancak, görevlerini ihmâl etmeleri hâlinde kendilerini cezalandıma hakkı olan pontifex maximus’un emrinde idiler.

Yükümlülükleri kutsal ateşi sönmeye bırakmamak (sönmesi hâlinde dayakla cezalandırılıyorlardı); bekaret yeminlerini tutmaktı (bunun ihlâli, diri diri yakılmayı gerektiren en ağır suçtu). Ayrıca, kutsal pınardan su getirmek (Vestal kentin su sistemini kullanamazdı), ritüel için gerekli kutsal yiyecekleri hazırlamak (“muries” – salamura yiyecek ve “mola salsa” – tuzlu çiğ et) ve Aenas’ın getirdiğ kutsal eşyanın saklandığı “penus”un* bekçiliğini yapmak onların ikincil görevleri arasında idi.

Bu kutsal bina ile (Foruma bitişik, doğu çukurluk alandaki anıtların bulunduğu) Velia arasında (İtalya güneyindeki Parmanides’in doğduğu “ Velia – Elea” değil), başlangıçda adı, kutsal yuvayı da içeren tüm kutsal alana verilen görkemli “Atrium Vestae”, kusanmış bir koruluk, Regia (Yönetim binası, pontifex maximus’un karargâhı) ve vestallerin evi (sarayı) bulunuyordu. Vestallerin yuvası, çevresinde daha önceki vesta bakirelerinin heykellerinin dizildiği bir revaklı (sütunlu, kemeraltı galeri) açık avlu etrafında özenle inşa edilmiş iki üç katlı bir yapı idi (adı, özellikle çağdaş otellerin lüks alış veriş merkezlerine verilen “Atrium” Roma mimarlığında üzeri kısmen açık orta mekân’a deniyor “Atrium Vestae = Vestaların Atriumu; “ae” eki hem aidiyet bildiriyor hem de “dişil çoğul” eki).

Çağımızda yapılan kazılarda ortaya çıkan muazzam mikdardaki ören varlığının büyük bölümü İmparatorluk dönemine ait görünüyor; pek çok sayıdaki vestal heykeli parçaları, Augustus’un pontifex maximus olup makamını Palatinus’dan Vestallerin Regia’sına taşıdığı tarihden İ.S. III. yüzyıla kadarki döneme ait. Augustus bir ikinci Vesta kutsal yuvasını sarayının ya içine ya da yakınına yapmış; ören yerinin karışıklığından tam alaşılamıyor.

Vesta kutsal yuvasında bir kült heykeli bulunmadığı için Tanrıça Vesta tasvirleri çok nadir bulunmuş. Ele geçenler, tümüyle katlı harmaniye kuşanmış, bazen sevdiği hayvan eşekle birlikde görünen Vesta imgeleridir. Ocak ateşi tanrıçası olarak, Vesta fırıncıların da koruyucusu idi; bazı tasvirlerinde yanında görülen eşek değirmen taşını döndürme aracını simgelerdi. Vesta ile fırıncıların kutsal ruhu “Fornax” arasında da ilişki kurulmuş (bu sözcük aynı zamanda Lâtincede “fırın” demek olup batı dillerine İt. “fornace”, Fr. “fourneau”, ing. “furnace” gibi benzer formlarla geçmiştir). Vesta Kültü, Palatinus’a yerleşme döneminden kalma Cacus ve Caca inancı ile de bağlaşık bulunmuştur. Herakles hikâyesinde anlatacağımız Cacus Aventinus Tepesinde bir mağarada yerleşik olduğuna ve ateş soluduğuna inanılan Roma öncesi ilkel canavar bir tanrıdır. Caca onun kız kardeşi olup, ismi ağabeyininkinin dişilidir. Bu isim “kaka – kötü” anlamında hemen tüm dillerde bugün kullanılmaktadır.

PLUTO : Yunan “Yeraltı Tanrısı” Hades’in tam özdeşi. “Hades” maddesinde yeterli bilgi verilmişti.

Dipnotlarda verilen bilgiler dışında Olimpos Tanrıları hakkında topluca bilgi sunmaya burada son veriyoruz. Okuyucularımızın sabrını tüketmemek için artık küçüklerinden başlamak üzere mitolojik öykülere geçeceğiz; ikincil tanrılar, öteki mitolojik kişilikler, şimdiye kadar anlatmadığımız ritüeller ve geleneksel törenler hakkında öyküler içinde yeri geldikçe açıklama yapacağız. Bu arada, Mükremin Bulut adında değerli bir mimar okuyucumun, yazılarımda bana destek ve şevk veren lûtufkâr ve nazik yorumlarına minnettarlığımı sunarım; özellikle, geçen yazımın “yorum” köşesine yaptığı katkı, interaktif araştırmanın en güzel örneğini oluşturduğu gibi, bir rastlantı eseri olarak, benim bu bölüm için bir bakıma final teşkil edecek bir yanıt vermeme vesile oldu.

* Penates : Yiyecek ihtiyacını dolayısiyle ocağı da gözeten periler ya da ikincil tanrılar; ev içinden, özellikle kilerden sorumludurlar. Etrüsklerin Romalılara tanıttığı bu canları, Troya yangınından Aeneas’ın kurtarıp Romaya getirdiğine, bunların Vesta evine sığındıklarına inanılıyor. Etimolojik olarak “Penus” sözcüğünden türemiş olup “yemeği gözeten” anlamındaki bu sözcük de aynı zamanda kutsal bir yuvanın en iç hücresini ifade ediyor. Latince “Penetrare = içine girmek, sokulmak, nüfuz etmek” fiili (İtalyancası aynı, İng. to penetrate, Fr. Pénétrer gibi biçimlerle) batı dillerine geçmiş. Erkek cinsel organı demek olan “penis” de bu sözcükden geliyor. İngilizce konuşan topluluklarda bu sözcük argoda (öfemik amaçla, fakat istihza ile) “penus” olarak telâffuz edilir.

** Numa Pompilius : Romulus’dan sonraki Roma kralı (Cumhuriyetten önceki yedi kraldan ikincisi).

*** Matron : Şimdi (Mafia babaları da dahil) “işveren” yerine kullanılan “Patron”un dişil karşılığı…
Patron “Pater – baba”dan, Matron “Mater – anne”den türemiştir.

****Clivus Capitolinus : Tiberius Tak’ı yakınından başlayıp, iki taraflı anıtlarla çevrili Capitolinoya götüren yol.


(Olympos ve (Öncesi

Mayıs 29, 2007

olymnav.jpgOlimpos Tanrı ve Tanrıçaları: var oluşlarından önce onların da atası olan bir kaç tanrıdan bahsetmek gerekebilir,kısa kısa kim kimdir ne nedir:

Varlık olgusu; yaradılış, varlıkbilim isimleri ile, din’e, felsefeye, bilime farklı derecelerle konu oluyor. Din (mitoloji dahil) varoluş’un ilk sebebi ile ilgili olarak kökden çözüm iddiasında… Tek tanrılı dinler tüm evreni Tanrının yarattığını ileri sürüyor. Daha kuşkucu olan felsefede, yaradılışın bir ilk sebebi olması gerektiğini bir heykel alegorisi örnek verilerek açıklanıyor; bir heykel düşünelim (örneğin Rodin’in “düşünen adam” heykeli; bu heykelin temel özelliklerini araştıralım: bunun maddesini oluşturan malzemesi var; buna verilmiş bir biçim var; bunun bir amacı, bir işlevi ya da ifade etiği bir düşünce var. Heykeli genel yapısı ile tanımlayan bu üç ana öge. Peki, bu heykeli vücude getiren kim? Demek ki: bunun bir yapıcısı olması gerekiyor. Ama, felsefe, bu ilk sebebin nasıl hâsıl olduğunu bilemiyeceği için bu konuyu askıda bırakıyor. Bilim, oluşumu, geriye doğru ancak kanıtlayabileceği ölçüde fizik süreçler içinde açıklayabiliyor.

Ne gariptir ki Yunan Mitolojisi, tek tanrılı dinlerden farklı olarak, Tanrının evreni değil, “evren”in tanrıları yarattığına inanıyorlardı. Yunan uygarlığı boyunca evrimlere uğrayan ve çeşitli ozanlarca ayrı tadlarda terennüm edilen mitolojik geleneği ve yaradılış inancını, “Iliada” ve “Odiseos” adında iki büyük destanla uzayıp giden maceralar dizisi içinde mitoloji zevkini yeni çağlara ilk veren Homeros’dan sonra, dinsel inanç konusu oldukları hâlde dağınık ve birbirleri ile çelişen efsaneleri uzlaştırarak, derli toplu yazmaya çalışan ama bunu ilerdeki örneklerde göreceğimiz üzere başaramayan Askra’lı Hesiodos’u esas alarak tanıtmaya çalışalım ve bu gelenekden çağımızın kültürel kazanımlarını görelim. Önce, Hesiodos hakkında biraz ek bilgi verelim:

Kendisinin yazdığı konusunda bazı tarihçilerin şüphesi olan “Teogonia”dan başka (Teogonia’nın devamı gib kabûl edilebilecek ama daha çok toprak sevgisi ve çiftçiliği anlatan) “Erga Kai Hemerai – İşler ve Günler” adında eseri olan Hesiodos ayrıca “Aspis Herakleus – Herakles’in Kalkanı” isimli destanın ilk 54 dizesini yazmış. Başka bazı eserler de ona atfedilmiş ama ona ait olmadığı anlaşılmış. Euboia (Eğriboz)’da Khalkis’de bir şiir yarışması birinciliği ile ün kazanmış. Askra’da ölmüş, fakat Tespios’ların Askra’yı tahrip etmesinden sonra mezar kalıntıları Orkhomenos’a taşınmış. Şimdi “Teogonia”dan yola çıkarak “Yaradılış”ı, arada bazı yorumlarımızı katarak, izleyelim:

Tanrılardan önce “kaos” yani sonsuz uçurum, boşluk vardı. Sonra gök ve yer şekillendi; göğü temsil eden Uranos ile yeri temsil eden Gea’nın beraberinde “Eros – Aşk” zuhur etmişti (böyle bir cevher var olmadan evlilik ve doğurganlıkdan söz edilemiyeceği muhakkak). Bu çift’in birlikteliğinden altı adet erkek “titan”, altı kız “titanid”, “tek gözlü kikloplar”, “yüz kollu hekhatonheirler” doğar. Fakat Uranos çocuklarını hiç sevmez; onları Gea’nın derinliklerine gömer. Buna üzülen Gea çocukları ayaklanmaya teşvik eder. “Kronos” hariç, çocuklar buna cesaret edemez. Kronos bağcı bıçağı ile Uranos’un cinsel organını keser ve denize atar. Ölümsüz tohumdan Kıbrıs’ın Baf sahilinde köpüklerden Afrodit doğar. Uranos’un yarasının kanından Erinyalar ve Devler doğar. Babasının güçden düşmesi ile iktidarı ele geçiren ve Yunanca anlamı “zaman” olan Kronos isminin, bu anlam dışında, Helen öncesi çağdan kaldığı da iddia ediliyor. Kronos kız kardeşi Rea ile evlenerek bir çok çocuk sahibi olmuş; fakat babası gibi zalimce davranarak bunların hepsini parçalayıp yemiş. Burada, “zaman”ın her şeyi yok etmesine metaforik gönderme olduğunu kabûl edenler de var. Rea, çocuklarından sadece Zeus’u, Kronos’un kucağına kundağa sarılı bir taş vermek suretiyle kurtarmış. Zeus yetişkin hâle gelince babasını Tartaros’a sürüyor ve kardeşleri (Hestia, Demeter, Hera, Hades ve Poseidon) ondan geri alıyor.

Burada bir not düşmemiz gerekiyor. Bütün Elen destanlarında en büyük tanrı Zeus olarak sunulur; hatta bu ismin tek tanrılı dinlere de “Tanrı” olarak aynen geçtiğini anlattık. Onun gibi bütün tanrılar (insanla karışık başka mahlûkat biçimli bazı ilâhî varlıklar dışında), heykel, friz gibi tasvirlerde antropomorfik (insan şekilli) olarak tanıtılır. Tanrıların, yaradılmasına etmen olmadıkları kosmos’un (evren düzeni) yönetiminde görev aldıkları, bunun içinde iş bölümü yaptıkları anlaşılıyor. Belki Zeus’un varlık sebebi (filozoflar gibi) Yunanlı ozanların da zihnine takılmış, kaos dönemi sonrası kendiliğinden hasıl olan ve yönetici tanrılara vücut veren, görüş alanlarındaki gök ve yer olarak algıladıkları evren ve zaman kavramlarına dönmüşler; burada belki hayal etme yetenekleri veya daha eski başka uygarlıklardan transfer ettikleri inançlar ya da gelenekler yardımcı olmuş; ama, üretmeyi ve yönetmeyi insan işi olarak düşündüklerinden, gene onları da personifie etmekden (kişileştirmekden) kendilerini alamamışlar.

Kosmos’un en yüce yönetim kurulu “12 Olimpuslular” denen Olimpus dağında yerleşmiş şu 12 büyük tanrıdan oluşuyordu: başkanları ZEUS, onun iki erkek kardeşi POSEİDON ve HADES, kız kardeş HESTİA, Zeus’un karısı HERA, oğulları ARES, Zeus’un çocukları ATENA, APOLLO, AFRODİT, HERMES, ARTEMİS ve Hera’nın oğlu (bazı kaynaklar babasını da Zeus kabûl eder) HEFAYSTUS. Zeus’un kız kardeşi (buğdayların anası) Demeter 12 Olimpian arasında yer almıyordu.

Erga Kai Hemerai”da ise, Hesiodos dünyaya gelen insan gruplarının beş evresini anlatır: “Altın çağ” denilen ilk dönemde insan’ı yaratmak tanrıların görevi oluyordu. İlk insan soyu altındandı. Yer ana insanlara meyvelerini bol bol sunuyordu. İhtiyarlamak yoktu; insanlar uykularında ölürlerdi. Zeus onları ölümlülerin koruyucusu meleklere dönüştürdü. Yabancı varlıklarla savaş etmek tek kaygıları idi. Silâhları gibi korunaklı olsun diye evleri de tunçdandı. Ardından “gümüş çağ” ile gelen yeni soy 100 yıl boyunca çocuk olarak kaygıdan uzak kaldı; ancak bunlar gençlik dönemime girdiklerinde, “ölümsüzlere” tapmak için törenler yapmayı reddettiklerinden Zeus onları gömüp ölüler ülkesinin mutlu perileri yapar. Bunun ardından gelen “tunç çağ”ın insanları durmaksızın dövüşen savaşçılardır; birbirlerini tümüyle kırdıkdan sonra bu çağ da sona erer. Bundan sonra gene birbirleri ile amansızca savaşan kahramanların, yarı tanrıların çağı gelir. Kitleler halinde Tebai’de, Troya’da can verirler. Geri kalanlara, Zeus “Mutluluk Adaları”nde yer açar. Bir süre bolluk bereket içinde ömür sürerler; sonra saygı ve vicdan yeryüzünü terk ederek Olimpos’a çıkar. En son “demir çağı”nda acı ve sefalet vardır ama insanlar iyiliğin ve erdemin de ne olduğunu unutmamışlardır. Fakat, Zeus için bu insanlar aşağılık varlıklardır.

Yaradılış sürecini özetle gördükden sonra, bu bahisde geçen sözcük ve kavramların zamanınıza uzantılarını araştıralım. Önce Hesiodos’un şiirsel destanlarının isimlerinden başlayalım:

TEOGONİA : Tanrısal Soyağacı anlamındaki bu sözcüğün etimolojisi: Teos= tanrı, gonia =köken,
orijin demek. “Teos”un çağımızda hangi kavramlarda kullanıldığını gördük (bunlara bir de “Teogamia’nın tanrısal birleşmelerin onuruna yapılan şenlikler demek olduğunu ekleyelim). “Gonia” ise “gignome= olmak” masdarı ile ilgili (genos “Lat. genus”= ırk) Çağımızdaki “gen = soy, üreme hücresi”, “genetik = soybilim” sözcükleri bundan türemiş.

ERGA KAİ HEMERAİ : İşler ve Günler anlamına gelen ibare’den “erga” Yunanca ergon sözcüğünün çoğuludur. Zamanımızda ekonomistlerin çok önerdikleri “ergonomi = çalışmayı verimli kılan düzenleme” denilen teknik de adını bundan alır (ergon = iş, nomos = kural, düzen).

Rumlarla sıkı fıkı olduğumuz çocukluk günlerimizden “kal-emera- iyi günler” selâmını hatırlarız da, XIV. asrın ünlü İtalyan yazarı Boccacio’nun “Dekameron, İtalyanca özgün adı ile Il Decamerone” eserinin isminin anlamını (eserin çevirmeni dahil) bilmezdik. Yunanca deka= on, hemeron = günlük sözcüklerinden oluşturulan bu isim şimdi öykü yazarlığında bir stili ifade ediyor. İtalyada, on gün süre ile evlerden çıkmanın yasak olduğu bir veba salgını sırasında eve kapanan arkadaş ve yakınların vakit geçirmek için sıra ile öykü anlatmaları formundaki eseri bir tarz olarak benimseyenler “dekameron türü” öykü demetleri yazagelmişler. İngiliz Chaucer’ın “Canterbury Tales – Canterbury Hikâyeleri” bu türdendir. Bu tarzın ilk örneği belki de “1001 Gece Masalları”dır.

Adının çağdaş kültüre ne şekillerde geçtiğini daha önce açıkladığımız ve hemen her mitolojik öyküde yer alan Zeus’e, 12 Olimpuslu tanrılar kadrosunun sonunda biraz daha geniş yer vereceğiz ve daha sonra ikincil tanrısal varlıkları açıklamaya geçeceğiz.

Hesiodos’un yazımına katıldığı “ASPİS HERAKLEUS” destanına gelince “aspis” eski Yunancada “kılıç” demektir; zoolojide kılıca benzeyen bazı yılan çeşitlerinin isimlendirilmesinde kullanılmıştır; ör. “aspik” aspis ve basilik (kral) sözcüklerinin birleştirilmesi ile yapılmış (kral kılıcı). Kleopatranın, bu yılanı göğsüne bastırarak intihar ettiği söylenir. Bir de “apsis engereği- vipera aspis” adında engerekden daha zehirli bir yılan var.

KRONOS (Romalılarda Saturnus): “Zaman” anlamı ile pek çok sözcüğün bileşimine girmiştir. Kronoloji-kronografi: tarihî olayların zaman sırası ile incelenmesi, kronorama: tarih sırası ile olaylar çizelgesi; kronometri: zaman ölçümü ile uğraşan mekanik dalı, kronoskop: balistikde merminin top içinde hareket zamanını ölçen aygıt, kronometre ve kronometraj: duyarlı saat ve bununla ölçme işlemi; kronopataloji: yaşanan zamanı şaşırma hastalığı ve kronos ile türetilen daha pek çok sözcük var.

Zamanında “altın çağı” yaşattığına inanılan kronos’un kültü Sicilyada Kartacalılarca da benimsenmiş; onu taptıkları ve adına tepelerden kurbanlar attıkları Baal putu ile özdeştirmişlerdir. Yunanistanda, onuruna “yüz hayvanın kurban edildiği şenlikler” bu adı taşıyan ayın (hekatombaion) 13’ünde kutlanırdı. Yunan paganizminin ilk dönemlerinde buna benzer çok kanlı ritüeller vardı; ama klâsik çağ’a girerken ahlâkî anlayışın rafine edilmesi ve felsefenin devreye girmesi ile insanî yaklaşım egemen olmaya başlayacaktır. Örneğin: ilahî tepeler grubuna dahil olduğuna değindiğimiz Parnassos dağının güney batı yamacında Delfi (Delphoi) kentinde M.Ö. VIII. asırda kurulan (çeşitli afetler sonucu yeni inşaatlarla ayakda tutulan) tapınak ve kehânet ocağı, zamanla kehânetten çok ve siyasî ve ahlâkî öğütler veren bir danışma merkezi olmuş. Tapınağının alınlığındaki “kendini tanı” vecizesi, tapınağa girenlere kendi serbest iradeleri ile kendi kişilik ve kaderlerini belirlemeleri gerektiği öğüdü ile ün kazanmıştır.

GEA : Evrenin dişi ögesini yani arz’ı, yeri, toprağı temsil eden bu tanrıçanın adı zaten Yunancada toprak karşılığı olarak kullanılmaktadır. “Geografia – coğrafya” bildiğimiz üzere “toprağı, arzı tarif etme”, “geometria – gometri “ ise “yer ölçme” bilimidir. “Georgikos”, “g” ile “y” seslerinin karışık telâfuz edildiği Yunancada toprak işleme demektir; diğer batı dillerine çeşitli telâffuzlarla “George” olarak geçen özel isim “Yorgo” aslında çiftçi, toprak işleyen ya da koca demektir.

REA : Adı astronomide Satürn’ün beşinci uydusuna verilen “Rea”nın Uranos ve Gea’nın kızı olduğunu daha önce beirttik. Çocuklarını yiyen kocası Uranos’un elinden sadece Zeus’u annesi Gea’nın yardımı ile Girit’e kaçırmış; orada bir mağarada yaşayan Amaltea adında bir dişi keçinin bakımına emanet etmiş; keçi Zeus’u emzirerek büyütmüş. Bu lejand sanat eserlerinin konusu olmuş. Zoolojide, Antilerde yaşayan bir deniz yumuşakçasına “amaltea” adı verilmişitr.

DİONE : .Afrodit’in Zeus ile Dione’nin kızı olduğunu (Homeros’a atfen) söyledik; oysa, Dione hakkında “yaradılış destanı”nda Uranos ile Gea’nın kızı olduğu bilgisi verilmektedir; bu hesaba göre Zeus, Dionenin öz be öz yeğenidir. Yunan ozanlarının, zaman kavramını göz ardı etmelerinden doğan çelişkilerinin tanrısal aile bağlarını nasıl içinden çıkılmaz hâle getirdiklerini, onları nasıl ensest ilişkilere zorladıklarını görüyorsunuz.

Çeşitli lejandlarda bazen Rea ile, bazen Themis ya da Leto ile özdeşleştirilen Dione’ye Ilyada’da sevecenliği ile yer verilir. Adı, astronomide Satürn’ün dördüncü uydusuna verilmiştir. Zoolojide böcek kapan bitki de adını ondan “Dionaea” olarak almıştır.

HADES – AIDES (Romalılarda PLUTO) : Gök Tanrısı Zeus’un, Deniz Tanrısı Poseidon’un “Yeraltı ve Ölülerin” tanrılığını üstlenmiş kardeşleridir. Eski Ahit’in (Tevrat’ın), M.Ö. 270’de yazılmaya başlanan Yunanca çevirisi “Septuagint’de ölülerin gittiği karanlık bölge “Şeol” karşılığı olarak “Hades” kullanılmıştır.

Fakat Kutsal Kitabın başka dillerine çevirilerinde bunlar yerine “Cehennem” karşılığı sözcükler yer alır. Yeni Ahit’in yani “İncil”in Yunanca metinlerinde ise cehennem’in karşılığı olarak “Hades” sözcüğü yer almıştır. Mitolojide Hades’den daha aşağı katlarda olan ceza alanı “Tartaros” zamanla, “infaz yeri” anlamındaki farkı yitirerek Hades’le eş anlamlı kullanılmaya başlanmış. Yeraltında saklı madenlerin sahibi olarak Pluto ya da Pluton (Zengin ya da servet getiren) adı ile tanınır ve “Zenginlik Tanrısı” da sayılır.

Genelde bu adı kullanan Romalılar; “zenginliği” temsil ettiğinde çoğu kez dillerinde “servet” anlamına gelen “DIS” olarak anarlar. “Zengin” adı bir bereket tanrısı ile karıştırılmasından ya da tüm ölen canlıları etrafında toplamasından ortaya çıkmış olabilir. Olimpos’u ziyaret için yeraltı krallığını terkettiği çok nadirdir; zaten huzurundan keyf alınan bir misafir olmadığı için de onu davet eden olmaz. Hades ya da Aides isminin kökeni belli değil ise de yeryüzünde görünmediğini telmihen “görünmeyen tanrı” karşılığı kullanıldığı için “görünmeyen” anlamına geldiği sanılıyor.

Başına takanı görünmez hâle getiren ve Kiklopların imâl ettiği ünlü tolgası vardır. Dünyanın bittiği ve sonsuz gecenin egemen olduğu “Kara Toprak” denilen yeraltı aleminde çürümüş organik artıklardan pisliklerle dolu karanlık büyük “Akeron”, gizemli iniltilerin duyulduğu “Kokitos”, suları ölmezlik veren “Stiks” ırmaklarını geçen ölüler, bu gezi için kendilerine cenazeleri başında bırakılan iki obolos parayı suratsız kayıkçı “Karon”a öderler. Stiks ırmağından geçtikden sonra Tartaros’un kapısında üç başlı köpek “Kerberos” ile karşılaşılır; bu canavar gerek içeri girmek, gerek dışarı çıkmak isteyenleri parçalayıp, yutar. Yeraltındaki yargılamaları, Asyalılar içim Knossos Hükümdarı Radamantis, Avrupalılar için Ayakos yapar. Çözümlenmesi zor olaylar ise Radamantis’in kardeşi ve Giritin yasa koyucu hükümdarı Minos’a havale edilirdi. Hades acımasız, amansız, dehşet saçan fakat âdil bir tanrıdır; şeytanî ruhlu değildir. Ölülerin Tanrısıdır ama “Ölüm”ün kendisi olan Thanatos (Romalılarda “Orkus”) ile özdeş değildir. Ölülerin yargılanmasına başkanlık eder; onların cezalandırılmalarını denetler ama Erinye’lerin (Furialar) işi olan işkenceleri yönetmez; yeraltı dünyasının yargıçları arasında da sayılmazdı. “Hades” Omeros’un Odise destanında tanrı değil mahâl adı olarak geçer; burayı ölmeden ziyaret eden mitoloji kahramanları Herakles, Orfeos, Psike ve kadın kâhin Sybilla eşliğinde Odiseos ve Eneas olmuş. Mitolojik destanlar ve öykülerin tutarsızlığı karşısında mitologlar yaşam sonrası alem hakkında sağlam bir kanaat edinememişlerdir; ancak, Hesiodos gibi bazı ozanların “Kutsanmışların Adaları” adını verdiği, Cennet karşılığı Kronos’un yönettiği “Elysion Çayırları” ya da “Hesperidlerin Bahçesi” denilen alanlardan söz edilmektedir.

Yeryüzünden getirip, arz derinliğinin ecesi yaparak, yönetimi paylaştığı Kora ya da Persefon (Proserpine) ile evlidir. ( Gönlünü kazanmak için, doğasına uymayan “Klimenos – Parıltılı”, “Öbuleos – İyi Öğüt Veren” ya da “Polidektes – Çok şey kucaklayan” sıfatları verilerek tapınıldığı olmuştu. Bazen de “Zeus” isminin önüne (“Kthonios ya da Katakthonios – Yeraltındaki” gibi) sıfatlar getirilerek anılmış.

Klasik sanatta ender olarak ve çoğunlukla Persefon’a tecavüz ettiği sahne ile yer almıştır. Daha önce de değindiğimiz gibi, eski Yunan dininde tanrılar iyi ve kötü kategorilerine ayrılmazdı; her kişiliğin içinde bir dualite vardı, ama bugün ayrı ayrı “Rahman” ve “Şeytan” modellerine itibar edildiğinden Hades, popüler kültürde Şeytanî bir figür olarak resmediliyor; video oyunlarında düşman ve “Savaş Tanrısı” olarak gösteriliyor. Hades markalı simülasyon teknikli bir dijital grafik tasarım sistemi var.

HESTIA (Romalılarda VESTA) : Zeus’un kız kardeşi. Apollon ve Poseidon kendisine talip olunca hiç evlenmemeye and içmiş; Atena ile Artemis gibi bakire kalmış; Zeus da ona bütün kurbanlara gözetmenlik yapma onuru bağışlamış. Seçkin kişiliği olmadığı için efsanelerde yer almaz. Aile yuvasının simgesi olan “Ocak Tanrıçası”dır. Yeni doğmuş bebek ailesine teslim edilmeden bu ocağın etrafında kucakda gezdirilir. Her yemek faslı ona dua edilerek başlatılır ve bitirilir. “Tamia” lâkabı ile evde yapılan işleri, yiyecek-içecek gibi birikimleri denetimi altında tutar. Her kent’in, onun adına yakılmış olup hiç söndürülmeyen bir kamusal ocağı (prytaneion – ocak tapınağı) vardır. Bu ocak ya belediye binası avlusunda ya da yüksek rütbeli görevlilerin toplantı yaptıkları alanında yakılıyordu. Kent üzerindeki etkisi dolayısıyla Hestia’ya Metropolis (kentin annesi) lâkabı verilmişti. Zamanızdaki “metropol – metropolis” “Ana kent’i, büyük kent’i ifade ediyor. Konukseverlik, işbirliği, iş ve ev dışı yaşam konularında Zeus ve Hermes ile bağlantılı olarak etkinlik gösterirdi. Yeni bir koloni kurulunca, kolonistler yeni kentin ortak ocağını tutuşturmak üzere yurt ocağından kömür getirirlerdi. Hestia daha sonraki Yunan din felsefesinde evrenin ocak tanrıçasına dönüşmüştür; Delphoi’da bulunan ve onun tahtı sayılan omfalos (göbek taşı) dünyanın merkezi sayılırdı. Omeros onu bir tanrıça olarak tanımaz ama ocağın yolda kalmışlara bir sığınak olduğundan söz eder. Romalılar da aynı geleneği sürdürdüler; Roma’daki kamusal ocağın sönmemesi için başında sürekli olarak “Vestal’ler – Vesta Rahibeleri” denilen altı bakire beklerdi.
Tasvirleri harmaniyeli ve başörtülüdür.