DÜNDEN BUGÜNE UNUTULMAYAN EFSANELER

achilles101.gifACHİLLES

atlas051.gifATLAS

midas04.gifMİDAS

pan11.gifPAN

Dönelim Pan’a; “Orpheus” öyküsünde müzisyenliği ile rol alacağı için bu yanından söz edelim. Gene Ovidius’un naklettiği bir öyküye göre, Pan kırlarda dolaşırken “Syrinx” adında bir nimfaya gerçekden aşık olur ve peşine düşer; büyük korku içinde kaçan kız tam yakalamak üzere iken kardeşleri nimfalar tarafında bir küme kamış haline getirilir. Sevgilisine kavuşmak azminde olan Pan “gene de benim olacaksın.” diyerek bu kamışlardan yanyana birleştirilmiş flütlerden (bugün de “Syrinx” adını taşıyan) bir tür armonika icad etmiş ve perinin flütlerden çıkan sesi ile hasretini gidermeye çalışmış. Virtüözü olduğu bu enstrümanla girdiği müzik yarışmalarına çeşitli öykülerde rastlayacağız.

procrustes07.gifPROCRUSTES

prometheus09.gifPROMETHEUS

Prometheus ise “Pro = ön” ve “merimna = düşünce” sözcüklerinden türemiş olup “Ön görüşlü – ileri düşünceli” demektir. Öc alma demek olan “tisis” masdarından geldiğini de söyleyenler var ama bunu da ben pek isabetli bulmuyorum. “Pro” zamanımızda her dilde kullanılyor (doğması olasılığı olan bir sorunun çaresinin baştan düşünülüp önlem alınması anlamına gelen “pro-aktif” gibi). Dizimizin başlarında sanat perilerinin annesi “Mnemosine”yi tanıtırken, bunun Yunanca bellek anlamındaki “mneme” ile ilgili olduğundan söz etmiştik (Lat. memoria, Fr. Mémoire, İng. memory ; “anıt” demek olan Lat. memento, monumentum batı dillerine “monument” olarak geçmiştir). Yunanca “Mne” ya da “me” kökü, salt, belleği değil pek çok zihinsel etkinliği anlatan kavramın türemesine yol açmış (zaten sanat perileri de çok çeşitli zihinsel beceriyi temsil ederler); bu bağlamda Yunanca “merimna”, Latince “mens” düşünce, akıl demektir; “mental = zihinsel” sözcüğü de oradan gelir.

Yunan kültürünün kökenleri ile ilgili bir anektod’a değineyim: İ.Ö. VI. Yüzyılın tanığı olan, çok güçlü belleği ve keskin gözlemcilik yeteneği ile ünlü, tarihçiler piri Bodrumlu Herodotos “Historie’sinde, Mısır’ı gezerken bu ülkeye hayat veren Nil ırmağının her yıl düzenli taşkınları dikkatini çektiğini, bunun nedeni hakkında Mısır yerlileri ve rahiplerinden görüş almak istediğinde kendisine Mısır tanrılarının öykülerini anlatma dışında bir yanıt verilemediğini yazar. Kendi aklını kullanarak taşkınların doğal ve rasyonel açıklamalarını yapmaya çalışır; doğallıkla, hidroloji ve klimatoloji konularında o zamanki bilimsel verilerin yetersiz olması isabetli bir kuram yapmasına elvermez. Ancak, Herbert J.Müller, onun rasyonel arayış yolundaki tavrının Yunan pozitif düşüncesinin ve bilimdeki başarısının çıkış noktası olması bakımından çok değerli olduğunu vurgulamaktadır. Ne var ki, binlerce yıl süren, her bilim dalında göz kamaştıran başarılar kaydeden Mısır uygarlığı sahiplerinin rasyonel düşünceden yoksun olduklarını nasıl düşünebiliriz. Mısır’da bilim ve kültür, Polonyalıların çevirdiği “Firavun” adlı filmin, daha önce hesapladığı “güneş tutulması” olayı ile halkı gizil güçlerine inandıran Amon rahibi pasajında görüldüğü üzere ezotorik (bir zümre tarafından anlaşılabilen, mahrem, kapalı devre) bir etkinlikdi. Bilim, dinle örtülüyor; din, üretimi sağlayacak bir teknoloji olarak kullanılıyordu; savaş esirlerinin, kölelerin yanında, firavunlar ya da rahipler yararına can siperane hizmetin cennet kapılarını açacağı inancına koşullandırılmış büyük kitlelerin istismarına dayanan politik teknoloji… Okur-yazarsız büyük kitleler bir yana, bilim, belli bir zümre dışındaki okumak isteyen insanların da hizmetine açılmıyordu; bu amaçla fonetik (ses simgeleri harflerden oluşan) alfabeler değil, (hiyeroglif, kuneiform-çivi yazısı, çin yazısı gibi) ideogramlar (fikir yazıları) kullanılıyordu ; çünkü bu tür alfabelerin ögelerine farklı anlamlar verilerek aktarılması olanağı vardı. Yoksa, fonetik alfabe icadı düşünülememiş değildi. İ.Ö. 1700-1500 yılları arasında Akdeniz’in doğusunda Kuzey Semitik alfabe ortaya çıkmış, bu İ.Ö.1000 sıralarında Fenikelilerce geliştirilmiştir.

Amon rahiplerinin tekelinde olan Mısır bilim ve felsefesini, bir çok yunanlı filozofun bu rahiplerle bizzat temas ederek öğrendiklerinden söz etmiştik. Mısır’ın büyük merkezî gücü bir noktadan sonra onun zaafını teşkil etmiş; onun binlerce yıl süren uygarlık ve bilimi nerede ise birdenbire çökmüştür. Yunan’ın bilimi geliştirmedeki marifeti, coğrafyasının küçük küçük site devletler oluşmasına yol açmasındandır; irfan sahibi bir adem içinden çıktığı sitede rahatsız edilirse çoğu kez kolaylıkla nakli mekan ediyor, yurt edindiği yeni sitede bağırlara basılabiliyordu. İnançsızlığı nedeni ile canından olan Sokrates tek Yunan filozofu gibi görünüyor. Anaksagoras, Aristoteles sıkıyı görünce başka yerlere sığınıvermişlerdir. Bunlardan ve İ.Ö.V. asırda yaşamış Abdera’lı (Trakyada Nestos ırmağı ağzı yakınında antik kent) erdemci filozof Protagoras’ın “Peri Theon – Tanrılar hakkında” isimli kitabında agnostik tavrını ortaya koyması üzerine kitaplarının halk önünde yakılmasından başka baskı olayına pek rastlıyamıyoruz Yunanda… Fonetik alfabe ve Peripatetiklerin (gezinti sırasında bilimsel sohbet yapanlar) akademia geleneği Ege’nin zaferini getiriyor. Yunan mitolojisinin de tanrısal konulara ironik bakışı ve ibret verici realist allegoriler yaratma gücü bu doğal özgürlük ortamından beslenmiş. Nitekim aşağıda vereceğimiz “Prometheus” sergüzeştinde Tanrı Zeus’dan çok, insanî duyguları ile her hangi bir tiran’ın, mütegallibe’nin köleleri kabûl ettiği varlıklara karşı ihtirası irdeleniyor. Kölelik kurumu Yunanda da vardı ve hatta erdemli filozoflarca bu doğal görülüyordu (Kölelik sebebine dayalı 1861-65 Amerikan iç savaşını bile, insanî duygulardan çok, yeni gelişmeye başlayan teknolojinin Güneydeki karın tokluğuna çalışan köle gücü ile henüz rekabet edememesine bağlayanlar var).

itolojik kişiliklerin, değişik toplumların belli kültlere farklı değerler vermeleri (ör. pro/yandaş ya da anti/karşı olmaları, farklı kökenler göstermeleri) ve ozanlarca kendi mesajları uğruna kullanılmaları sonucu binlerce yıl boyunca ele alınışlarında geçirdikleri evrim kısaca anlatılabilecek gibi değil; aşağıdaki öyküde “Hermes”i felâket habercisi, olumsuz yanı ile göreceğiniz gibi, Prometheus’un serüvenleri hakkında rivayet muhtelif.

PROMETHEUS VE EPIMETHEUS: Zeus, titanların desteğindeki babası Kronos ile savaşını, bir tek titan Iapetos ve onun oğullarından biri Prometheus sayesinde kazanabilmişti. Bu öykümüzde, Prometheus’un uzun süren mutluluk dolu Altın Çağ sonunda Yeryüzünü dolduran erkeklere daha fazla yardımcı olabilmek için ateşi çalıp erkeklerin emrine vermesine karşı olan Zeus’un kadın’ı yaratmasını ve Prometheus’a karşı dinmeyen tanrısal gazabını anlatacağız. Platon, erdemin öğretilebilirliği ve tekliği üzerine Protagoras* dialogiasında, tanrıların arz üzerinde erkekleri ve hayvanları yarattığında, Prometheus’un Atena ve Hefaystos’dan çaldığı ateşi insanların emrine verdiğinden söz eder. Bu bakımdan, erkeklerin yaradılışı mitolojinin karanlık bir noktasıdır; sonradan erkekleri çaldığı ateşle çamuru pişirerek Prometheus’un yarattığına inanılmıştır. Hesiodos’un bir öyküsüne göre Zeus’u ilk kez öfkelendiren Prometheus’un, kurban törenlerinde insanları kayırması olmuşdu. Prometheus büyük bir öküz kesmiş ve yenebilir en iyi parçalarını özel olarak paketlemiş; üstlerine barsaklar gibi sakatatı örterek saklamış; kemikleri ise parıldadığı için cazip görünen yağlarla örterek Zeus’ sunmuş. Zeus beyaz yağları kaldırıp ustaca saklanmış kemikleri görünce tepesi atmış, fakat durumu geçici olarak idare etmeyi tercih etmiş; yalnız insanlara daha fazla hareket olanağı vermemek için onlardan ateşi saklamış. Bu olaydan sonra tanrılar için sunaklarda kemiklerin ve yağların yakılması geleneği uygulanmaya başlamış. Prometheus ateşi çalarak Yeryüzüne getirmeyi başarmış; insanlar bununla etleri pişirip, daha rahat yeyip beslenir olmuşlar; ayrıca madenleri ergiterek (silâh da dahil) pek çok madenî ürün yapmışlar. Doğallıkla, İnsanların ve Tanrıların Babası için bu hazmedilebilecek bir davranış değildi. Önce insanlardan sonra da onların destekçisinden öç almaya yemin etti. İnsanlar için çok tatlı, çok şirin, çok çekici, utangaç görüntülü bir baş belâsını, genç kızı yarattı; tüm tanrılar kıza, aralarında, gümüş iplikden bir giysi, seyretmeye doyulmayacak güzellikde işlemeli bir peçe, nadide çiçek goncalarından derlenme bir çelenk ve ışıl ışıl parlayan bir altın taç bulunan sayısız armağan verdiler. Kızın her türlü olumlu niteliğe sahip olmasını ve aldığı armağan bolluğunu anlatmak için kıza “Pandora – Herkesin bağışladığı” adını koydular (Yun.ca, “pan = tüm, her şey; “Panarabizm”, “Panslavizm” gibi siyasal ideoloji terminolojisine de geçmiştir. “Dora” ise gene Yun.ca “armağan demek olan “doron”un çoğuludur; masdarı: “dorme = hediye etmek” Lâtince ye “donare” olarak geçmiştir. Çağdaş dillerde de hâtta Türkçe tıp teminolojisinde “donatian = bağışlama”, “doneur, donör = bağışlayıcı” kullanılır). Olaganüstü güzellikdeki bu belâ onu bakanların soluğunu keser oldu. Onunla, erkeklerin iblisi kadın ırkı Dünyaya ayakbastı.

Pandora hakkında anlatılan başka bir rivayet, ruhunun kötülüğünden değil, meraklı olması yüzünden belâlara kaynaklık ettiği yolundadır. Tanrılar, her birinin, içine zararlı birer nesne koyup kapattıkları bir kutuyu da ona armağan etmişler; fakat içini kesinlikle açmamasını tembihlemişler ve eş olması için Epimetheus’a göndermişler. Kardeşi Prometheus’un, Zeus’dan gelen hiç bir şeyi kabûl etmemesi gerektiğini ikaz etmesine karşın Epimetheus kızı sevgi ile bağrına basar. Ancak, evlendikden sonra onun kaprisleri ve merakını yenememesinin getirdiği felâketler karşısında kardeş öğütü dinlememenin ne ölümcül bir hata olduğunu anlar (“Epimetheus = sonradan düşünen” yani aklı sonradan başına gelen demek – Astronomide, bu isim Saturn’un en içdeki uydusuna verilmiş). Pandora kutunun içinde ne olduğunu öğrenme tutkusunu yenememişti; bir gün tanrıların talimatını kulak arkası ederek kutunun kapağını açtı; dehşet içinde, insanlık için ölümcül hastalıkların, dayanılmaz kederlerin, ayrılık acılarının, savaş çöküntülerin etrafa yayıldığını gördü. Panik içersinde kapağı kapadı, fakat artık çok geçti; kutuda sadece bir şey kalmıştı: UMUT. Pandora’nın kutusunda bugüne kadar özenle saklanan “umut” verdiği yapay ve geçici huzurla çoğu insanları ayakda tutabilen tek güç oldu. İnsanlar da Zeus ile aşık atılamayacağını öğrendiler.

Hesiodos’un öteki öyküsüne göre, Zeus, erkekleri, kendileri için kadın yaratmakla cezalandırdıkdan sonra dikkatini, en büyük günahkâr olan kendi egosuna çevirdi. Prometheus’un yardımı ile tanrıların yeni hükümdarı olmuş fakat ona karşı gönül borcunu unutmuştu. Onu, hizmetkârları Dinamis (Kuvvet – “dinamik” sözcüğünün kökeni) ve Via’ya (Şiddet – batı dillerindeki “violance”ın kökeni) yakalatıp, Kafkas Dağlarında bir kayaya, kırılması olanaksız zincilerle bağlattı. Tanrının gücü ile eş koşmanın bedelini bu korkunç ağırlıkdaki zincirlerin altında ebediyen inlemeye mahkûm etmekle ödetti. Trajedi yazarı Eskilos’un “Prometheus Desmotes – Zincire vurulmuş Prometheus” isimli oyunu da bu öyküyü konu almış; Zeus’un önce (Dünyanın öteki ucu) İskit ülkesinde, Kafkaslarda zincirlediği, boyun eğmemedeki inadı yüzünden de Tartarus’a (Cehenneme) gönderdiği Titanı insanlığa tüm sanat ve bilimleri getiren, bunları koruyan varlık olarak yüceltmiştir. Zeus, günün birinde, kendisini tahtından indirecek, tüm Olimpos tanrılarını Gökyüzündeki makamlarından atacak bir oğlu olacağı, bu çocuğun annesinin kimliğini sadece Prometheus’un bildiği duyumunu almıştı. Tanrıların iletişimcisi Hermes’i, Kafkas Dağlarında azap çekmekde olan Prometheus’a elçi olarak gönderdi. Hermes, Titandan bu sırrı açıklamasını istedi; Prometheus: “bir okyanusdan dalgalarını durdurmayı istemek, benim bu sırrı size vermemeden daha kolaydır” yanıtını verdi. Hermes, ona inadında ısrar etmenin ızdırabını kat be kat arttıracağı uyarısını yaparak, ağzı kanlı bir kartalın sonsuza kadar gelip bedenini didik didik edeceğini, karaciğerini lokma lokma yiyeceğini söyledi. Ama, hiç bir şey, hiç bir tehdit, hiç bir işkence Prometheus’un azmini kıramadı. Bedeni bağlı fakat ruhu özgürdü. Zeus’a karşı zamanında görevini yapmış, insanlara da yardım elini uzatmıştı: artık, hiç bir zulüm ve baskıya boyun eğmeyecekti. Ona çektirilen işkence son derece haksızdı; her ne pahasına olursa olsun zalim güc’e karşı göğüs gereceğini Hermes’e bildirdi. Hermes: “bu çılgınca lafları daha fazla dinlemeye vaktim yok; müstehak olduğunu gör!” diyerek, ayrıldı. Eskilos’un “trilogia”sından (üçlü eser) sonuncusu kayıp olduğu için onun hikâyesinin sonu bilinmiyor.

Prometheus’un kuşaklar sonra serbest bırakıldığını biliyoruz; ama, bu kurtuluşun ayrıntıları hakkında hiç bir bilgi bulunamıyor. Öyküyü ele alan ozanlar kendi mesajlarını vermeye çalışmışlar. Tuhaf bir söylenceye göre Kentavr’lardan* Kiron kendi ölümsüzlüğünden feragat ederek onun yerine ölmeyi seçmiş. Hermes, zaten, Prometheus’u Zeus’u dinlemesi için iknaa çalışırken, göz dağı vermek niyeti ile, ancak bir tanrının kendi iradesi ile onun yerine acı çekmeye razı olması ve güneşin yerini karanlığa terketmesi, ölümün siyah derinliklerine inmesi halinde kurtulabileceğini söylemişti. Demek, umudu kesmemek gerekmiş; yumuşak başlı Kiron böyle bir özveriyi göstermiş. Başka bir söylence de, Herakleytos’un, Prometheus’un karaciğerini didikleyen kartalı öldürüp, zincirlerinden kurtardığı şeklinde. Fakat saygınlığına halel getirmek istemeyen Zeus’un böyle bir zaafı nasıl gösterdiği, öğrenmek istediği sırrı Prometheus’un açıklayıp açıklamadığı meçhûl. Görülen o ki: iki taraf için de onurlu bir anlaşmaya varılmış. Prometheus’un adı,** antik Yunandan günümüze, asırlar boyunca, geleceği aydınlatmak amacı ile yola çıkan bükülmez iradeli bir karizmanın, adaletsizliğe ve kuvvetin iktidarına yiğitçe başkaldırmanın simgesi olmuş.

Bu hikâye aynı zamanda, çözümsüz görünen kadın erkek ilişkilerine farklı düzeylerdeki bakışların ardındaki psikolojik yapıların ince bir eleştirisidir. Gelecek yazı dizimiz, binlerce yıldan beri yazılmış aşk öykülerinin belki de en duygulusu (Orpheus ve Eurydice) olacak.

* Kentavr’lar : “Lapit”ler kralı İksion’un oğulları, üstü insan altı at yaratıklar. Atları ile ünlü Teselyada yaşarlar. Babaları İksiyon, işlediği bir cinayeti Zeus’un affetmesine karşın ona namkörlük ettiği için Yeraltı ülkesine gönderilmiş; orada, ateş saçarak sürekli dönen bir tekerleğe bağlanma cezasına çarptırılmış. Herakleytos hikâyesinde bunları daha ayrıntılı anlatacağız.

** Prometheus adının “İleriyi gören” anlamına geldiğini bu dizimizin 18. yazısının notunda bildirdik.

sisyphus02.gifSİSYPHOS

SİSİFOS : Hilebazlığı zekanın bir erdemi kabûl eden; kurnazlığın ürünlerini olumlu değerlendiren üç kağıtçılar pîri olarak mitolojide çok popüler olmuştur. Ölüme oyun oynayacak derecede kurnaz olmasından dolayı, Odiseos’a da Sisifos’un oğlu olmayı yakıştırmışlardır. Sisifos yakaladığı hırsız Otolikos’un Attika kralı Leartes ile evlenmek üzere olan kızı Antikleia’yı baştan çıkarmıştı; birleşmelernden Odiseos doğmuştu.. Yaptığı kötülüklere karşı, Yeraltı ülkesinde, koca bir kayayı ite çevire bir tepeye çıkarma cezası aldı. Her defasında tam tepeye ulaşacağı sırada kaya elinden kaçıp aşağı yuvarlanır, o da kayayı yeniden çıkarma zorunda kalırdı. Homeros’un övdüğü Sisifos’un mizacı üzerinde farklı değerlendirmeler yapılmış; (Rumca argodan “fos çıkmak” biçiminde Türkçeye de geçmiş olan) “Sisifos” adı “her girişimde boşa çıkan yararsız ve absürd çaba”lara mesel olmuşken, Fransız yazar ve düşünürü Albet Camus “Le Mythe de Sisyphe – Sisifos Efsanesi” isimli eserinde, tanrılara karşı duruşunu bugün de ibretle ele alınması gereken bir örnek gibi görür; çağdaş nihilizmle açıklayarak, anlamsızca ve umutsuzca da olsa bu cezadan gözü yılmak şöyle dursun mutlu olduğunu; bir gün haksızlığın sona ereceği bilinci ile geçici kaderini umursamadığını söyler. Ona göre “Sisifos” zulme karşı direnci simgeleyen bir kavram olmuştur.
styx08.gifSTYX

tantalus03.gifTANTALUS


TANTALOS : “Odiseos” destanında adı geçecek olan Tantalos’un aslında, İ.Ö.VI. asırda Spilos (Manisa Dağı) eteklerinde yaşamış bir kral olduğu ileri sürülür; mitolojiye göre ise, Zeus ile bir ölümlü kadın olan Plutonun çocuğı imiş. Hem bağ ve bahçelerinin bereketi hem de yeraltı madenlerinin zenginliği yönünden şanslı olan Spilos’da Frigyalılara hükmeden Tantalos tanrıların sofrasına oturan tek insanmış. Ama, tanrıların yiyeceği ambrosia ve içecekleri nektar’dan çaldığını uluorta yeryüzünde anlattıyordu. Bir gün, tanrıların gerçekden her şeyi sezip sezmediklerini sınamak için, onlara verdiği bir şölen’de oğlu Pelops’u kesip önlerine koyar. Bu günâhının cezasını (Odisea’da göreceğimiz üzere) Yeraltı ülkesinde bir göle, çenesi hizasına kadar ayakda tutulmakla çektirilir; başının üzerinde meyveler dolu dallar sarkar; acıktığında yemişlere uzanınca dallar çekilir; susayınca çenesi altındaki suyu içmeye çalışır, bu kez su kaybolur. Bu öykü, zamanımızda da, birisinde bir umut verip, sonradan bu beklentiden yoksun bırakılarak yaratılan düş kırıklığının “Tantalos işkencesi” olarak nitelenmesine esin vermiş.
titan06.gifTİTAN

herc01.gifHERCULES

Reklamlar

2 Responses to DÜNDEN BUGÜNE UNUTULMAYAN EFSANELER

  1. gunumuz Kosullarinda bilincli olmak ,maalesef ki mutsuzluga yol aciyor, YANİLİYORMUYUM ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: