Haziran 1, 2007

MÜZİK : Bildiğiniz üzere, felsefenin uğraşı konularından biri “estetik – sanat bilimi”dir. “ontoloji – varlıkbilim” salt somut varlıklarla değil, “etik – ahlâk”, “estetik – sanat” gibi insan zihninin, çeşitli beşerî ilişkilerden çıkarsayarak oluşturduğu ve varlığı kabûl edilen soyut değerlerle de ilgilenir. Ancak, acaba hocamız Ortaylı, bu kadar kalabalık değerler küme’si içinden, felsefenin üç temel etmen’inden birini neden münferiden bir tek sanat dalı (müzik) olarak kabûl etmiş. Zihinsel bir ameliye ile oluşturulan (ahlâkî kurallar ve öteki sanat dalları gibi) değerler içinde müziğin neden hepsine birden galip gelen bir kapsamı oluyor? Zannediyorum, müziğin zihnî bir ameliye ürünü olma dışında bir doğası var? Etimolojisini inceleyelim; belki bir sonuca ulaşabiliriz.

Çağımızda, çeşitli bakışlara göre değişik sınıflandırmalara konu oluyorsa da, genel kabûle göre yedi
dalı olan güzel sanatlar eski Yunanda dokuz peri tarafından temsil edilirdi. Genel isimleri “Musa” olan bu perilerden “Polihimnia” “tanrıların sesleri”ni simgeliyordu. Bu musa’ya müziği “Polihimnia” yani “çok ya da zengin şarkı” adı verilmesi müziği temsil ettiğindendir (Yun. “poli” = çok; “umnos”= kutsal şarkı). Bu sanat dalının “Müzik” olarak isimlendirilmesi “Musa”lara ait, Musaların marifeti olmasına dayandırılıyor. Peki, bu kadar güzel sanat dalından sadece bir tanesi, yani “müzik” adının kaynağını neden Musaların genel adından alıyor? Bunun yanıtını da, sanat hakkında yapılan felsefî kuramlara özet olarak değinerek bulmaya çalışalım. XIX. Asrın bir estetik kuramcısı, aynı zamanda grafik sanatçısı olan John Ruskin sanat’ın yaratı ürünü olduğu fikrine karşıdır; “yaratmanın” tanrısal bir olgu olduğunu, insanın yaratamıyacağını, sadece doğayı ya da yaşamı kopya edebileceğini; gördüklerini, sezinlediklerini deforme ya da reforme ederek bunlardan kompozisyonlar çıkarabileceğini ileri sürer. Ancak, bu kuramın müziğe uygulanmasında çok güçlük çekiyoruz. Nitekim, her filozof gibi, sanat üzerine fikir yürütmüş olan Schopenhauer ve Nietsche “müziği” nesnel olmayan, farklı bir maddeye sahip bir sanat olarak görüyorlardı. Nietsche “Müziğin Apollonien ve Dionizyen bir sanat” olduğunu söylüyor; yani, bir yandan Yunan tanrılarının en güzeli ve lir çalarak Musa’ların korosunu yöneten Apollon’un disiplinini ve düzene egemenliğini gerektirdiğini, öte yandan da şarap tanrısı Dionizos’un kendinden geçmişliğini, trans halini ima ederek, tanrısal bir esin’e ihtiyaç gösterdiğini anlatıyor, zannederim. Gerçekden, nice insan ürünü melodiler vardır ki, bestecileri bunları doğanın neresinde bulup da taklidlerini yapabilmişlerdir? Bunun için Müziğe “bütün sanatların ecesi” diyorlar; sanat yaratıcılığını daha net ve somut bir gerçek olarak “müzik”de buluyoruz.

MÜZE : “Musa” adının dünya sözlüklerine kazandırdığı bir başka sözcük de “müze” (Fr. “Musée”, Lat. ve öteki dillerde “museum”, Yun. “museyon”) Musa’ların tapınağı ya da eserlerinin sergiendiği alan anlamında.

Olimpos, Yunanistanda Teselya’nın kuzey sınırında 3000 metreye yakın yükseklikde karla kaplı bir kütledir. Eski Yunanlılar burada tanrıların barındığına inanırlardı. İkinci derecede tanrılar, periler v.b. ilahî kadro’nun ise hem bu dağda hem de dolaylarındaki Parnassus, Helikon, Pireus isimli tepelerde gezinip ömür sürdüklerini kabûl ediyorlardı.

Dokuz kız kardeş olan “Musa”lar Pireusda doğmuş, öteki dağlara yayılmışlar; vakitlerinin çoğunu Boiotia’daki 1750 m. yükseklikdeki Helikon’da geçirir olmuşlardı. “Helios” güneş demek olduğuna göre insan yerleşimleri noktalarından güneşin doğduğu yer gibi görülüyor olmalı ki bu ismi almıştır. Günün her saatindeki ayrı çeşnide romantik görüntüleri, yamaçlarından akan su çağıltları, kayalarına vuran rüzgârın şiddetine göre çıkardığı fısıltı ya da haykırışları ile, çok yakınındaki Askra’da yaşamış olan Teogonia (Tanrıların Soyağacı) yazarı Hesiodos’a olduğu kadar, onun 1.5-2 asır sonraki ardılları lirik şiir yaratıcısı Pindaros ve onun rakibesi kadın ozan Korinna’ya yoğun bir ilham kaynağı oluştuması bakımından bu kutsal dağ’ın sanatlar için ilâhî merkez seçilmesi çok doğaldır. Bu nedenle kuzey yamacında “Ieron ton Muson – Musaların Tapınağı” inşa edilmişti. Tepesinde tanrıların en büyüğü Zeus için yapılmış sunak yeri, yakın kentlerde Musalara adanmış başka tapınaklar da vardı.

Musalardan, daha önce sözünü ettiğim, “Polihimnia” dışındakilere gelince: Melpomene “trajedi”yi, Talia “komedi”yi, Terpsikor “dans”, “tiyatro koroları” ve “lirik şiir”i, Kalyope “epik şiir”i (ya da “belâgat”i), Erato “aşk şiiri”ni, Öterpe “lirik şiir”i (bazılarına göre müziği), Klio “tarih”i, Urania “astronomi”yi temsil ediyordu. Gördüğünüz gibi çağımızdaki, “sinema”nın ilâvesi ile 7 tane kabûl edilen sanat dalları sınıflandırmasından farklı olarak grafik ve plastik sanatları içermeyen bu sınıflamada şiir ve tiyatro, çeşitli dalları ile ağır basıyor. Yüzlerce yıl içinde başka başka ozanların destanlarına göre, Musaların temsil ettikleri dallar, dahil oldukları gruplar, hattâ kimlikleri değişmiş olabiliyor. “Astronomi”, “tarih” gibi şimdi sanat olarak kabûlde zorlandığımız bilim dalları demek ki o zamanlar ilhâm gerektiren hünerlermiş.

En azından “belâgat”i, “hamasî nutuk”a inhisar ettiren bizim gibi topluluklar için “sanat” vitrinine koyabiliriz. Musaların bazıları, yeri gelince ayrıca açıklama yapacağımız üzere, nereisler, khalisler, sirenler gibi, başka peri grupları içinde de yer alıyor. Bu dokuz sanat perisi, en büyük Tanrı Zeus’un “Bellek Tanrıçası” Mnemosine’den olan kızları imiş. Bu bahisde geçen ve Dünya dillerine yayılan sözcüklere “Zeus”dan başlayalım:

ZEUS (ya da Yunanlıların dillerini dişlerinin arasına sokarak telâffuz ettikleri biçimi ile THEOS) . En büyük tanrı olduğu için monoteist (tek tanrılı) dinlere” (değişik telâffuzlarla “Deus”, “Dei”, “Dios”, “Dieu” gibi) “Tanrı” karşılığı olarak geçmiştir. “Teoloji” (Tanrı Bilim – İlâhiyat), “Teokrasi” (Din Yönetimi, Şer’iat), “Teozofi” (bir tür tasavvuf olan Tanrı’ya sezgi ve içbilgi yolu ile ulaşılacağı öğretisi) gibi sözcükleri biz de kullanıyoruz. Gene Dünya literatürüne, özel anlamda “seyirci” olarak geçmiş bir “Theoros – Zeus’u gören” sözcüğü vardır ki, eski Yunanda “dinî bir şölenin seyircisi” demek’tir. Bazen seyircilerin “arkhe-theoros” (baş seyirci) denen grup şefi de olurmuş. Tiyatro dediğimiz “Theatro” da o kökden gelir; aslında “Zeus” adına düzenlenen “dinsel gösteri”dir. Sanıyorum, “Zeus” kökünden daha da fazla türetme yapılmıştır.

MNEMOSİNE : Çağdaş Yunancada da “Mneme” hafıza, bellek demektir. Psikiatride “bellek yitimi”nin bilimsel adı olan “amnesia”ya dikkatinizi çekersem bu tanrıçayı daha rahat hatırlarsınız. Sanatın, ilham yanında, derin bir zihinsel birikimle zengin bir kompozisyon üretimi olduğu göz önüne alınarak, arka planda güçlü bir belleğin olması gerektiği Musaların annesinin adından belli oluyor.

ERATO : “Aşk şiiri”nin temsilcisi olan bu perinin adının anlamını açıklamaya fazla gerek yok; “aşk tanrısı” Eros’dan yana demek; zamanımızda çok kullanılan “erotik-şehevî” sözcüğünün kökeni…

ÖTERPE – TERPSİKOR – LİRİZM : Lirik şiiri (lurikos poema) Öterpenin mi yoksa Terpsikor’un mu temsil ettiği belli değilse de, “Lirizm”in zamanımıza ulaşımını bu karma maddede anlatayım: Yunanlıların “lura” ya da “lira” dedikleri (ve bir zamanlar Hermes’in icadedip Apolla’ya verdiğine inandıkları) müzik enstrumanına biz de “lir” diyoruz. Yunanlıların bir sanat dalı kabûl ettikleri bu icraat “lir eşliğinde şiir söylemek”dir. Böylece şiir’in duygusal etkisi güçlendirilmiş oluyor. Derin bir duygusal etki bırakan sanata bunun için şimdi de “lirik” diyorlar. Edith Hamilton “lirik şiir”i Öterpe’nin temsil ettiğini söylüyor. Başka müelliflere göre, önceleri, Trakyanın ilkel sanatını simgeleyen Öterpe sonradan “Müzik” musa’sı oldu ve heykellerinde elinde “flüt”le gösterildi. Terpsikor, lirik şiir dışında, genel olarak dans ve tiyatro korolarının ilham perisi kabûl edilir; simgesi de “lir”dir. “Şiir”in Yunanca karşılığı “poema” hemen hemen aynı formda batı dillerine geçmiştir.
TALİA – MELPOMENE – KOMODIA – TRAGODİA : Adı “bitki çiçeklendiren” demek olan “Talia” Yunancası “komodia” olan “komedi” sanatının ilham perisidir. “Koomo(s)” eğlence, bayram, festivâl anlamlarında; “komodia” da “eğlence sanatı”nın adı… Eski Yunanda festivale verilen bu isim zamanla “gülmece sanatı”na dönüşerek tüm Dünya dillerine öyle geçti.

“Kadın şarkıcı” demek olan “Melpomene” önce “şarkı perisi” iken şarap tanrısı Dionizosla ilişki kurunca, başında asma dalından bir taç elinde trajedi maskesi ile (her hâlde bir ayyaşın eline düşmesinden olacak) trajediyi temsil etmeye başladı. Osmanlıcada “haîle” denilen sonu facia ile biten tiyatro oyunu “tragodia – trajedi” ise Yunanca “tragodos = trajik şarkıcı”dan gelir. Bunun etimolojisi : “trag-os”= teke, erkek keçi; “odos”= şarkıcı’dır (odein = şarkı söylemek; ode= şarkı, lirik şarkı olarak çağımıza gelmiştir). “Teke şarkıcı” tabir edilmesinin nedeni Dionizosla ilgili dinsel törenlerde bazı şarkıcıların teke postu giymesi idi; bu görünüşleri ile, orman perilerini korkutan ve taciz eden yarı ınsan yarı teke şekilli, çirkin cinleri yani üzüntüyü ve korkuyu temsil ediyorlardı.

KALYOPE – EPİK ŞİİR – BELAGAT : Kalyopenin simgelediği gerek “epikos poema” gerekse “retorik” sözcükler olarak hepimizin bildiği üzere dünya dillerine geçmiştir. “Epo” söz, anlatma, şarkı anlamlarına gelir; burada öykü (özellikle kahramanlık öyküsü) nakletme demektir. “Erein = konuşmak, nutuk söylemek” masdarından gelen “retorik = hitabet” aynen ve “retor = hatip” “orator” olarak çeşitli çağdaş dillelere girmiştir.

KLİO – İSTORİA : “Tarih”in Yunancası olan “İstoria” çok önemsiz telâffuz değişiklikleri ile batı dillerine geçmişdir. Bunu temsil eden Klio’nun adı da zooloji biliminde yüzgeç ayaklı bir yumuşakça türüne verilmiştir.

URANIA – ASTRONOMİA : Astronominin yöneticisi ve Güneş tanrısı Apollonun aşık olduğu Urania tasvirlerde elinde bir küre ile gösterilirdi. Eski efsanelerde “Afrodit Urania” olarak adı geçen gök tanrıçası, “Afrodit Pandemos”un tersine şehvanîyeti değil, ciddî kadınlığı ve iffeti temsil ediyordu. “Urania”, Yunancada “gök” anlamına gelen ve kötü şöhreti olan erkek “gökyüzü tanrısı” Uranos’un dişilidir. Astronom Herschel 1781’de keşfettiği Güneş gezegenine (Latince versiyonu ile) “Uranus” adını vermiştir. Urania adı zooloji’de Madagaskarda yaşayan hercaî renklerle donanmış süslü bir kelebeğe, bu adın çoğulu “uraniidae” ise pul kanatlı böcekler familyasına verilmiş.

Astronomi olarak çağdaş dillere geçen “astronomia”nın açılımı: “Astron”= gök cismi; “nomos”= yasa, kural, düzenleme yani “gök cisimleri düzeni” oluyor. Astron adı da Zeus’un “yıldız kız”ı “Astraea”dan geliyor.

SİRENLER ve HARPY’LER: Sirenler gemiciler için büyük tehlike yaratan habis ruhlardı. Çok güzel ve büyülü sesler çıkararak yakınlarından geçen gemi mürettebatını yollarındana saptırır; geminin kayalıklara çarpıp parçalanmasına neden olurlarmış. Antik vazolarda kuş bedenli kızlar olarak resmedilirler. Homer’in Odiseos destanını özetlerken göreceğimiz üzere, Kirke (Güneş tanrısı Helios’un kızı) Odiseos’a tayfalarının kulaklarını mumla tıkaması, kendisini de gemi direğine bağlaması öğüdünde bulunmuş. Gelecek yazımızda anlatacağımız “Orpheus” öyküsünde buna farklı bir çözüm bulunduğunu göreceğiz. Sonraki lejandlar, buna benzer bir iki başarısızlık üzerine sirenlerin intihar ettiklerini anlatır. Homer’e göre, Aeaea (Kirke’nin yurdu) ile Skylla’nın* bulunduğu kayalıklar arasındaki batı denizinde bir adada yaşayan iki Siren vardı. Sonra (mitolojideki sürekli değişimlere uyarak) sayıları üçe çıkarılan sirenler Batı İtalyada Napolide yaşamaya başladılar. Kimi söylenceler deniz tanrısı Forkis’in, kimisi ırmak tanrısı Akelos’un kızları olduğunu ileri sürer. Ovidius’a göre nimfalardı ve Persefon’un oyun arkadaşları idiler.

Bugün de, bir tören’e davet eden ya da tehlike uyarısı yapan “alarm” aygıtlarına “siren” denmektedir.

siren’s song-yusuf artun

siren__s_song_by_yusufartun.jpg

Harpy’ler de, sirenlere benzer; gemicileri korkutur; insanları kaçırırlardı. Başlangıçda (Hesiodos’un “Teogonia’sına göre) kanatlı güzel kızlar iken sonradan (Homeros’a göre) siren hâline evrimleşerek çirkin kadın yüzlü, kuş bedenli, kancalı, sert pençeli canavarlar oldular. “Aello” (Kasırga kırlangıcı), “Celaeno” (Kara kırlangıç – buna “çevik ayak” anlamına Podarge de denirmiş) ve “Ocypete” (çevik kanat) adlarında tahripkâr doğa hareketlerini, sert rüzgârları somutlaştıran ve Zeus’un köpekleri unvanını alan üç kız kardeşlermiş. En büyük canavar Tayfeos’un ve tüm canavarların anası Ekidna’nın kızları, Gökkuşağı İris’in kardeşleri imişler. Argonotlar mit’inde, Trakya kralı Phineus’un yiyeceğine musallat olduklarını göreceğiz. Batı’da yırtıcı, gaddar kişileri “harpy” diye nitelendirirler. Zoolojide “harpy kartalı – Thrasaetus Harpia” adında bir kartal türü vardır.

Eski Likya bölgesinin yönetim ve din merkezi olan ve Antalya-Muğla sınırında, Eşen Çayı boyundaki Ksantos (Xanthos, Kınık da deniyor) kentindeki zenginlikler, XIX. asrın başında İngilizlerin dikkatini çekmişti. 1842’de İngiltere’ye 70 sandık halinde gönderilen parçalar içinde, şimdi British Museum’da sergilenen, bir “Harpy Türbesi” de vardı. Şu anda, Fransızlar tarafından yürütülmekde olan Xanthos (bu isim sarı anlamına gelir) kazıları sırasında, 2004’de bir “Harpy Türbe”sine daha rastlanmıştır.

ERİNYA’lar ya da ERYNS’ler (Lât. Furiae, Dirae) : Bütün kötülüklerin öcünü alan “Allekto”, “Megaira”, “Teisiphone” adında üç intikam tanrıçasıdır. Uranos’un kanından doğduklarına değinmiştik. Yılanlar, çıralar, kamçılar onların simgeleridir. Eskilos’un “Oreteia” trilogia’sının (üç bölümlü yapıt) son bölümünde peşine düştükleri Orestes’i Atena kurtaracaktır. Sonradan Areopag doğusundaki bölgeye göçerler ve zalim olmakdan çıkarak “Eumenid”lere (iyiliksever, dost tanrıçalar) dönüşürler. Areopag diye bir coğrafî mahal bulunmadığından, sanırım, metinlerde kastedilen, bu ismi taşıyan yönetsel ve yargısal kararlar veren “Soylular Kurulunun” erdemini kazanmak gibi mecazî bir anlatımla “hidayete, adalete erme” olsa gerektir.

İKSİON : Bazı lejandlara göre tanrı Ares’in; bazılarına göre Teselya’daki Lapit’ler kralı Flegias’ın oğlu; kimisi de Flegias’ın Ares soyundan geldiğini iddia eder. Kayın pederine karşı işlediği cinayet sonrası kimsenin İksion için günahlarından arındırma (catharsis) töreni yapmaya yanaşmaması üzerine Zeus ona acıyarak affetti ve ölmezlik kazandırdı; tanrıların sofrasına dahil etti. Ama namkör İksion, Zeus’un bu lûtfunu istismar ederek Göklerin Hanımefendisi Hera’ya sarkmaya başlayınca tanrıça kendisine benzeyen bir bulut’u onun karşısına çıkardı. Nefele adındaki bu bulut İksion’a “Kentavr’lar” denilen yarı insan yarı at yaratıkları doğurdu. Zeus ise, İksion’a ceza olarak; onu boşlukda durmadan dönen (çeşitli söylencelere göre kanatlı ya da alevler saçan) bir tekerleğe bağlayarak sonsuza kadar dönmeye mahkûm etti. Bu öykünün daha sonraki versiyonuna göre ceza boşlukda değil Yeraltı dünyasında infaz edilegelmiştir. Pindaros “Pythia Od’ları” adlı eserinde öykünün tümünü yazmıştır. (“Pythia” bazı olimpiyad oyunlarının yapılmış olduğu bir kenttir. “Od” ise uzun övgü şiirleri ve bunun için bestelenen gazel tarzı şarkılardır. Pindaros hakknda “Yunan koro geleneği” ile ilgili bahsimizde bilgi verilecektir). İksion üzerine yapılmış en güzel sanat eseri, XVII. asır, baroque İspanyol ressamı José Ribera’nın, Madrid’deki Museo del Prado’da sergilenen tablosudur.

* Skylla : İstanbul Boğazının bir yakasında, Karadeniz ağzında durup gemilerden adam kapan canavar.

* Maenadlar (Maenades) : Thyades, Klodones, Mimallones ve Lâtince: Bacchae, Lenae gibi başka isimler de alırlar.
** Tirsus : Dionizos’a tapanların, dansederken başlarına koydukları sarmaşıklı değnek; salkım biçiminde çiçek.

Yunanın büyük mitoloji mirasının, zamanımıza kadar yıpranmasının terisne zenginleştirilerek nakledilmesinde en fazla emeği geçen hikâyeciler prensi Ovidiusa saygı borcu olarak öykülerimize, yazılı olarak sadece onun tarafından nakledilmiş ve tipik bir başkalaşma modeli olan “Arachne” ile başlamak istiyorum. Öyküdeki tanrı isimleri de bu bakımdan Lâtince versiyonları ile verilmiştir.

ARACHNE : Geçen yazımızdaki dip not’da, Sayın dostumuz Mükremin Barut’un bir katkısına verdiğimiz yanıtta, insanın güç ve beceri tutkusunu kendileri ile yarışma gibi gören tanrıları gazaba getirdiği üzerinde durmuştuk. Arachne adındaki genç kızın hazin kaderi de, tanrılara eş koşma kabûl edilen sanatkârlığının bedeli olmuştur.

Olimposlular arasında Vulcanus nasıl maden işleri zenaatinin pîri ise Minerva da (Atena) dokumacılık divası olarak bilinirdi. Dokuduğu kumaşların incelik ve güzelliğinden o kadar emindi ki, basit bir köylü kızın dokumacılıkda kendisine üstünlüğünü iddia ettiğini öğrenince çılgına dönmüştü. Doüğruca onun yaşadığı kulübeye koşarak aralarında bir yarışma yapılmasını isteyerek meydan okudu. Arachne Tannça ile yarışmayı fütursuzca kabûl etti. Her ikisi de dokuma tezgâhlarını karşılıklı kurup, çözgüleri üzerlerine gerdiler; çalışmaya başladılar. Gökkuşağının tüm renklerini taşıyan iplik çilelerinin yığınları ile altın ve gümüş lifleri etrafa dizilmişti. Minerva o zamana kadarki en üstün performansı ile harika bir eser vücuda getirdi; ancak, işini aynı zamanda bitiren Arachne’nin dokuduğu kumaş ondan asla aşağı kalmıyordu. Gazap içindeki ilâhe dokunmuş kumaşı baştan aşağı yırttı ve elindeki mekiği kızın kafasına kafasına vurdu. Bu çok ağır aşağılanma ile onuru kırılan zavallı kız kendini astı. Bunun üzerine kâlbi biraz yumuşayarak pişmanlık duygusuna kapılan Minerva onu ipten alıp boynuna tılsımlı bir sıvı serperek bir örümceğe dönüştürdü. Örümcek olarak yaşama dönen ve sanat becerisi kendisine iade edilen Arachne ağ örmeye devam etti.

Yunanca “örümcek” anlamındaki “arahne”, İt. “arania”, İsp. “araña”, Fr. “araigneé” gibi formlarla Lâtin dillerine geçmiştir.

AMALTHEA : Daha önce değindiğimiz Girit asıllı bir öyküye göre, sütüyle Zeus’ün bebekliğinde beslendiği keçidir. Başka bir inanca göre de keçi sahibi bir su perisidir. Keçinin boynuzlarında birini kırıp içini meyve ve çiçeklerle doldurarak Zeus’a armağan etmiş. Başka bir söylenceye göre keçinin boynuzunu Zeus kırıp Peri Amalthea’ya vermiş; Latin dilinde “Cornu copiae”, Latin mitolojisinde ise “Cornucopia” (Bereket Boynuzu) denen bu tılsımlı boynuzla peri ihtiyacı olan herkese istediği kadar yiyecek içecek sunarmış. Yunan mitolojisine ait olan bu lejanda karşılık Latinler bu boynuzun Poseidon’un oğlu ırmak tanrısı Akelos’a (Büyükmenderes’i simgelermiş) ait olduğunu ve Herakles’in, boğaya dönüşerek kendisi ile savaş eden ırmak tanrısını mağlup etmesinin şerefine bununla şarap içip kırdığını söylerler. Genel olarak zenginlik ve bereketi simgeleyen bu boynuz sanata konu olmuştur. British Museum kolleksiyonlarında saklanmakda olan karakalem “bereket” resmi bu konudaki en ünlü eser olup rönesans ressamı Sandro Boticelli’ya aittir.

Amalthea ismi “Jüpiter” gezegeninin küçük uydularından birine verilmiştir.

AMAZONLAR : Eskilos’un “Erkek düşmanı savaşçı amazonlar diye tanımladığı bu tümünü kadınların oluşturduğu topluluğun Kafkas dağları dolaylarında yaşadıkları ve baş kentlerinin Termodon ırmağı üzerindeki “Temiskira” olduğuna inanılır. Gûya, tarih öncesinde erkeklerin öldürdüğü, sonradan Olimposlu beş Tanrıça (Hera, Atena, Artemis, Hestia ve Afrodit tarafından reenkarne edilen (yeniden yaşama döndürülen) kadınlarmış. Karadeniz yöresine geçerek Bakırçay ve Sakarya arasında uzun süre yaşadıkları, Troyalıların yanında Akelilere karşı savaştıkları, rahat savaşmak için sağ memelerini kestirdikleri rivayet edilir. Sadece üremek için erkeklerle bir araya gelir sonra erkekleri öldürürlermiş. Yumamlılarla daima düşmanca ilişkileri olmuş; Priamos’un gençliğinde Frigyayı istilâ etmişler; Mitolojide Giritteki Minator adlı boğa başlı yaratığı öldürmesi ile ünlü Attikalı kahraman Teseus bunların üzerine (bazı söylencelere göre Herakleytosun yardımı ile) saldırmış; buna karşılık Amazonlar kısa bir süre için Attikayı işgâl etmişler; Teseus’un esir aldığı kraliçelerini kurtarmaya çalışınken yenilmişler. “Civilization in Asia Minor – from Troy to Ataturk – Küçük Asyada Uygarlık – Troya’dan Atatürk’e Kadar” isimli eserinde Herbert J. Müller, Amazonlar mit’inin yaratılması için Yunanlılara, bu kadın savaşçıların yaşadıkları söylenen coğrafyada bulunan silâhlı (genellikle iki yönlü baltalar) betimlenen Hitit rahibeleri heykellerinin esin vermiş olabileceğini yazıyor. Herakleytos’un (Latinlerde Hercules) savaştığı Amazon kraliçesi Hippolitadan teslim aldığı iki yönlü balta Lidya krallarının, sonra da Karya’da “Zeus Labrandeus’un amblemi olmuş (yıllarca önce “Guide Bleu – Mavi Rehber” ve bir posta dağıtıcısının yardımı ile Milasda bir köy evi bahçesinde, Zeus tapınağından kalma tek iz bir sütun parçası üzerinde bu çift yüzlü balta oymasını bulabilmiştim).

İlginçtir, Amazonlar , ozanlara kendileri hakkında şiir yazmakdan çok, sanatçılara heykel ve resimllerinin yapmılması ilhamını vermişlerdir. Bunlar hakkında en tanınmış sanat eserleri New York, Metropolitan Museum’da ve Vatikan Müzesinde sergilenen, birbirinin kopyası gibi hemen hemen aynı poz ve kıyafette (bir göğüs açıkda, kesilmiş olan diğer memeyi drapörili (kat kat kıvrımlı) mini harmaniyenin tek askısı ile örttüğü, İ.Ö. V.asırdan kalma) “Yaralı Amazon” heykelleridir. İsimlerini herkes bilir de haklarındaki öyküler pek az sayıdadır. Bir ara Likya’yı (Işık ülkesi – şimdiki Muğlanın doğu, Antalyanın batısını içine alan bir bölge) işgâl etmişler ve Bellerofon tarafından püskürtülmüşler (Bellorofon, Korintos’un kurucusu Glaukos’un oğlu; ayrı bir öykü konusu olacak).

Troya savaşında Yunanlılara karşı yaptıkları savaş sırasında, Ilyada’da yer almayan, Kraliçeleri Pentisilea’nın Akileos tarafından öldürülmesi öyküsünü ve Yunanlı kahramanın böylesine genç ve güzel bir kadını öldürmekden büyük üzüntü duyduğunu ve yas tuttuğunu Posanias naklediyor. Bu münasebetle, mitolojinin zamanımıza iletiminde büyük katkıları olan Posanias hakkında da özet bilgi verelim: İ.S. I.yüzyıl da, Lidya (yaklaşık olarak İzmir, Manisa’yı içine alan bölge) doğumlu, “Periegeisistes Hellados – Yunanistanı Tanıtmak” isimli gezi rehberinin sahibi coğrafyacı olan Posanias, Ovidius’un mitoloji derlemesinden bir buçuk yüzyıl sonra, tarihsel anıtları, mitleri ve gelenekleri yerlerinde özenle saptamakla büyük bir kültür bakımı hizmeti yapmıştır. Diana bahsinde adını andığımız J.G.Frazer : “Posanias’ın bu hizmeti olmasa idi, bir labirente girmiş gibi, uçsuz bucaksız Yunan örenleri karşısında şaşkın ve bilisiz kalacakdık” diyor. Ellas’dan önce Küçük Asyayı, Suriyeyi, Mısır’ı, Makedonyayı, Epirus’un adeta adım adım gezmiş olan Posanias Yunanistan gezilerini ise Attikadan başlayarak, Korintos, Argolis, Lakonia (Sparta), Messenia, Olimpia dahil Elis, Delfi dahil Fokis hakkında topladığı bilgileri on kitapda toplamış. Bu bilgilerin toplanıp yazılmasının 15 yılı aldığı sanılıyor. İ.S. 176’dan sonrası için verilen bir bilgi bulunamadığı için o tarihden sonra öldüğü sanılıyor. Önsöz ve sonuç bölümü bulunmayan kitaplarında, coğrafî konum, arazi ve iklim koşularının tanıtımına çok önem verirdi. Ören yerlerini ve yapı özelliklerini belirlemede o kadar dikkatli ve isabetli idi ki, günümüz araştırmaclarına, adeta yapacak başka şey bırakmamıştır. Amazonları hakkında daha önce yazılı kayda geçmemiş söylenceleri de tesbit etmesi derinliğine araştırma azmini gösteriyor.

 


Lâtin Mitolojisinde Olimpos Tanrıları

Haziran 1, 2007

– Capitolino’nun Üçlüsü…

Ovidius, Metamorphosis’in Evren ve Tanrıların türeyişi ile ilgili ilk bölümünde, Saturnus’un (Kronos) Tartaros’un karanlığına tevdi edilmesi ile Âleme Iovis’in (Jüpiter) egemen olduğunu söyler; Augustus ile Iovis’in, İmparatorluk Sarayının bulunduğu Palatinus* tepesi ile Iovisin Gökyüzündeki makamı arasında parelellikler kurar; “Daphne” öyküsünde, önünde zafer gösterilerinin yapıldığı (Iovis, Juno ve Minerva’dan oluşan aile grubuna adanmış) Capitolino’dan söz eder. Etimolojik olarak “baş, şef” anlamına gelen “caput”dan türemiş bu ismi taşıyan tepedeki tapınak Roma’ya Etrüsklerin armağanıdır.

Dilleri çözülemediği için kökenleri tam belirlenemeyen Etrüskler, İ.Ö. 800’lerde Anadoludan gelip İtalyada kuzeyde Arno, güneyde Tiber ırmakları arasında Etruria bölgesine yerleştiler. İ.Ö.VI. asırda göze çarpan bir uygarlığa ulaştılar; kültürlerinin pek çok özelliğini ve bu arada, baş tanrı (Zeus’un muadili Iuppiter), ana tanrı (Uno dedikleri Hera’nın karşılığı Iuno) ve bunların kızını (Menrva dedikleri Atena karşılığı Minerva) kendilerinden sonra bölgede egemen olacak olan Romalılara devrettiler. Etrüsk monarşisinin son döneminde, Roma’da Capitolino Tepesinde, bugün halen, müze kompleksinin yanında temelleri görülen, “Iuppiter Optimus Maximus – Jüpiterlerin en iyisi ve Yücesi”ne adanan tapınak inşa edilmiştir. Burada Jüpiter, Iuno ve Minerva ile bir araya getirilmişti ki bu “triad – üçlü” uygulaması Yunanistan ve Etruria’ya özgü olup Roma dinine yabancıdır; karı, koca ve bakire kızdan oluşan bu üçlü tanrısal kültün, ailenin kutsallığını öne çıkaran Etrüsk anlayışının mirası olduğunu kesinlikle göstermektedir. Meşe ağacı burada da Zeus kültünde olduğu gibi kutsaldı. Roma zamanında da Roma devleti adına resmen savaş ilân etme ve antlaşmalar yapma yetkisi olan rahiplerin (fetiales) yıldırım simgesi olarak kullandıkları “lapides silices – taş balta” burada korunurdu.

Çeşitli lehçelerde Iuppiter, Iovis, Diespiter biçimlerinde söylenen Jüpiter’in “Diu” kökünün “aydınlık, parlaklık” demek olduğundan söz etmiştik. En eski epitetlerinden biri de “Lucetius – Işık getiren”di. Daha sonraki metinlerdeki “sub Iove” tanımı da “Açık Gök’ün altında” anlamındadır. Kuraklık dönemlerimde, yağmur bulutu getirmemedeki inadını teskin etmek için “Iuppiter Elicius – Aydınlığa çıkaran” hitabı ile onun onuruna ritüeller düzenlenirdi. Campus Martius’da “Fulgur” isimli bir sunağı vardı. Aynen Yunan dinindeki inanış gibi yıldırımları onun attığı düşünüldüğünden yıldırım düşen her yer onun mülkü kabûl edilip, o alan dairesel çevrilmiş duvarlarla koruma altına alınırdı.

Bütün İtalya’da Jüpiter’e dağ doruklarında tapınılırdı. Roma’nın güneyindeki Alban Tepelerindeki dağlardan Monte Latiaris’de “Iuppiter Latiaris” adındaki eski tapınak Latium bölgesi’nin yerlileri Lâtinlerin en kutsal ibadet yeri idi. Bugün Lazio denilen ve Alban Tepelerinden Tiber ırmağının güneyindeki Monte Circeo dağlık burnuna kadar uzanan “Latium” bölgesinin yerlisi Latin halkının tarih öncesi geçmişi tam belirlenemiyor. Kaderi İ.Ö. VIII. yüzyıl ortasında Roma’nın kurululuşuna bağlı olarak aydınlanamaya başlamıştır. (Ünlülerden amca olan) Pliunus’un “Naturalis Historia – Doğa Tarihi”nde Latinlerin 31 gruba ayrıldığı, fakat aralarında dayanışma gereğinin bilincinde olarak, anılan “Iuppiter Latiaris”i Lâtin Birliğinin merkezi yaptıklarını yazar.

Jüpiter’in, Romalılarda da, insan soyunun koruyucusu olma ve belli bir ahlâk kavramı getirme gibi çifte değerli işlevi vardı. Özellikle antlaşma, bağlaşma (ittifak) gibi ahde vefa (pacta sunt servanda) ruhu taşıyan bağlantılar onun adına yapılıyordu. Evlenme töreninin en eski ve kutsal biçimi “conferratio” Jüpiter rahibinin huzurunda yapılırdı. Dius Fidius (Sadakat) ve Fides (Güven) isimli tanrılar, muhtemelen, başda Jüpiter ile özdeşken sonradan ayrı kişilik kazanmışlardır. Daha önce belirttiğimiz gibi, havaî meşrep ve sorumsuz olan Zeus Romalılara (Jüpiter adıyla) vicdan, yükümlük duygusu ve dürüst davranış simgesi olarak geçmiş ve hep öyle kalmıştır; Vergilius’un Aeneid’inde de kahramanların tanrılara, devlete, aileye bağı ve ödevlerini (pietas) sağlayan güçtü. Eskiden, konsüller, Senato ve rahiplerin göreve başladığı 13.Eylûlde Jüpiter’e adak şenliği (epulum Iovis) düzenlenirdi. Sonradan 13.Eylûl şenlikleri Roma Oyunları (Ludi Romani) gibi çok hareketli bir etkinlik olarak genişletildi. Zaferden dönen ordu dönüşünde zafer yürüyüşünü Capitolino’da yapardı. Jüpiterin başlıca kült olması geleneği Cumhuriyet döneminde de sürdü. Apollo Palatinus ve Mars Ultor (Ares) bu külte rakip gibi ortaya çıktılarsa da, İmparatorluğa geçişde Augustus, Jüpiter’in Optimus Maximus mevkiine dokunmama politikası ile bu kültün İmparatorluğa daha da yayılmasına yol açtı.

IUNO : “Iuno” adının kökeni bilinmiyorsa da bazıları “jüvenis – evlenmeye uygun genç kadın” ile etimolojik bağ kuruyor; kimisi de “jüpiter” ile aynı kökden geldiğini, onun dişil karşılığı olduğunu ileri sürüyor. Ona yapılan tapınmaların gelişmesi bu iki düşünceyi de doğrular gibi… Ev kadınlığı ve Baş Tanrıça olmak onun önde gelen özellikleri… Etrüsk krallarının Roma egemenliği sırasında, Capitolino Üçlüsü içinde, Jüpiter’in eşi ve göklerin ecesi “Uno Regina – Kraliçe Iuno” olarak anılıyordu. (Iuno Lucino – Doğum tanrıçası) olarak İ.Ö. IV. Asırda, Esquilinae’da kurulmuş bir tapınağı vardı. Kadınlara yaptığı çeşitli yardım işlevlerini açıklayan başka epitetleri de var: “Pronuba – Gelinin nedimesi”, “Interduca – Gelini yeni evinden içeri alan”, “Cinxia – Gelinin tesettürünün ruhu”… Kendi aile bağı dışında bireyselleşerek “Kadının koruyucu meleği” oldu; nasıl erkeğin Jüpiter’e atfedilen bir “genius”u (onu koruyan bir erkek ruh) varsa, kadının da dişil yaşam ilkesi “Iuno”dur dendi. Hera gibi devletin baş tanrıçası olarak, başda Lanuvium olmak üzere tüm Latium’da Devleti kurtaran “Sospita” epiteti ile zırhlı betimlemelerini görürüz. Plutharkhos “Camillus” isimli eserinde Capitolino Tepesinin kuzey doruğundaki Arx kalesine İ.Ö. 390’da hücum eden Galyalıların işgâlinin Iuno’nun kutsal kazlarının ötmesi üzerine önlendiğini yazar. Bu söylenceye itibar edilerek, İ.Ö.344’de Arx’da “Iuno Moneta – Uyarıcı Iuno” onuruna bir tapınak yapıldı.

Iuno adına düzenlenen en önemli şölenler 1.Mart’da kutlanan “Matronalia – Analar Toplantısı” ve “Nonae Caprotinae – Yaban İnciri Günleri**” idi. Birincisi Titus Tatius’un tesis ettiği bir gelenekdi ve olgun yaşdaki annelerin Esquilinae’daki Iuno Lucina tapınağında toplanıp adaklar vermeleri biçiminde uygulanıyordu. İkincisi Campus Martiusdaki yabanî incir ağacının altında, şakadan dövüş gösterisini de içeren eski bir ritüel çerçevesinde kadın kölelerin Iuno’ya tapınması şeklinde idi. Romada Iuno’ya Baş Tanrıça olarak itibar ediliyorsa da, Ovidius, Yunanlılardan aktardığı (Io gibi) öykülerinde onun kıskanç ve hırçın yönünü göstermekden kaçınmamıştır.

Iuno, sanatta, aldığı lâkaba uygun değişik kıyafetlerle betimlenirdi. Ancak, en çok rastlanan, Hera’ya benzer biçimde, ayakdaki doğurgan kadınlık çekiciliği, vakur ve soğuk bir güzellik taşıyan, bazen de savaşçı özelliğindeki tasvirleri idi. Romada Vatikan Müzesindeki “Iuno Sospita” heykeli böyledir.

MINERVA : Yunan Atena’sının “el sanatları, zenaat, güzel sanatlar”ı temsil etme vasıflarını almış; sonradan “Savaş Tanrıçası” da olmuş. Aventius’daki tapınağı zenaat loncalarının, Pön Savaşları döneminde de oyun yazarlarının ve oyuncuların buluşma mahfili olmuştu. Savaş Tanrıçası olarak kültü Mars’ın (Ares) kültü ile çakışmış; bazen Mars’ın kült partneri Nerio (Bellona) ile karıştırılmış; Mart Ides’inin** beşinci günü Mars onuruna düzenlenen Quinquatrus festivali, Aventius tapınağının tamamlanması ile aynı güne rastlaması sonucu olarak da tümüyle Minerva adına özgülenmiştir. Sağlık konusunda da koruyuculuğu iddiası ile Esquilinius’da “Minerva Medeca” tapınağı yapılmıştır.

Pompeius’un Doğuda yengilerinden ele geçirdiği ganimetle bu zaferleri borçlu olduğunu söylediği Minerva adına tapınak yaptırması, Tanrıçanın, Yunan Zafer Tanrıçası Nike yerine konduğunu gösterir.
İmparator Domitianus, koruyucusu kabûl ettiği Minerva’ya adadığı bir tapınağın üstüne inşa edildiği alana da “Forum Nervaum – Minerva Forumu” adını vermiştir.

Bazı araştırmacılar Minerva adının Etrüskçe olmayıp İtalyan dillerindeki “mens – akıl” ve “memini – bel1ek”den geldiğini ileri sürüyorlar ama daha önce değindiğim üzere Yunan sanat perileri musaların annesi “Mnomesine” adının kökü de “mneme – bellek” olduğuna göre gene Yunanca asla dayanıyor.

Bu tanrıçayı daha çok Yunanca “Pallas – Bakire” epiteti ile anan Ovidius onun ilk tanıtımını, yarı yılan yarı insan bebek Ericthonius öyküsünde, bu bebeği esirgeyen sevecen yanı ile yapıyor.
Bugün British Museumda sergilenen, İ.Ö.VI. asra ait stilize Etrüsk sanatını simgeleyen Minerva heykeli onu savaşçı hâli ile gösteren bir örnek betimlemedir.
Bazı önemli adların zamanımız kültürüne etkileri :
Göktaşlarına isim veren mitoloji kahramanlarının başında Jüpiter gelir; Güneş sistemi içinde ona göre yörünge sırası 5. olan Jüpiter gezegeni kitlesel büyüklüğü tüm diğerlerinin toplamının iki katından fazla olması ile gökyüzünde lâyık olduğu yeri almıştır. Piyasada pek çok dergi, ticarî marka bu adı taşır. Juno da, Ceres, Pallas, Vesta, Hygea, Europa, Davida gibi mitolojik kişiliklerin isimlerini taşıyan gök taşlarından (astreoidlerden) biridir; ona cüce gezegen de derler. Juno adlı bir trafik takip sistemi vardır. Roma takvimindeki “Iunius – Haziran” ayına da adını vermiş; bu isim de: juin, june, giugno, Juni gibi benzer biçimlerde avrupa dillerine geçmiştir. Minerva ise adını boyun zedelenmelerinde kullanılan boyunduruğa vermiştir. Bir çok fantastik roman kahramanı bu gizemli ismi taşır. Avrupa Birliğinin “Socrates Programı” çerçevesinde “Açık ve Uzakdan Eğitim”, “Bilgi ne Eğitim Teknolojileri”, “İletişim Ağı Arşivleme” gibi uygulamaları “Minerva” adı ile etkinlik göstermektedir.

* Palatinus: Romadaki 7 tepeden ortada olanlardan biridir. Burada Romanın kurucuları Romus ve Romulusun bir çoban tarafından büyütüldüğüne inanılır. Bu tepede İmparatorluk sarayının kurulması zamanımızda Avrupa dillerine “Palace” biçimi ile genel olarak “saray” anlamında geçmesine neden olmuştur. Bu sözcüğün “tanrısal kırsallık” demek olan “pales” ile etimolojik bağı var.

** Nonae : Lâtince “nona” dokuzuncu demek. Nonae ise “Idus” veya Ides denilen ve Jupitere adanan kutsal günden önceki dokuzuncu gün’ü anlatıyor.Roma takvimnini Mart, Mayıs, Temmuz ve Ekim aylarının 15., diğer ayların 13. günlerine “İdes” deniyor.

PHOEBUS APOLLO : “Işıldayan” anlamına gelen “Phoebus”, Yunanca “Phoibos”un (“Fivos” okunur) Lâtin formu olup, by tanrının adını Romalılar değiştirmemişler. Phoebus, aslında başka bir ilahî varlık olan “Güneş Tanrısı”nın adıdır. Nitekim, Ovidius’un naklettiği öyküdeki “Phaeton”u Apollonun değil, Güneş Tanrısı “Phoebus”un oğlu olarak tanıtır. Bu tanrı ile karıştırılmasına neden olan bu göbek adının, Apollon’a, büyük annesi “Phobe”ye izafetle verildiğini söyleyenler de var.

Phoebus (ya da Fébus) zamanımızda özel isim, soyad, yer isimleri olarak çok kullanılıyor. Bu markayı taşıyan Hava yolları firması ve Batıda güneş yerine, mecazî olarak “Phoebus’un Lâmbası” deyimi var.

NEPTUNUS : Önceleri Romalıların “akarsu ve göllerin tanrısı” iken zamanla Yunanlı “Poseidon” ile özdeşleştirilerek İ.Ö. IV. Yüzyıl başlarında “deniz tanrısı” kabûl edildi. Su kıtlığı mevsiminde, 23. Temmuzda, adına “Neptunalia” denen şenlikler yapılırdı. Romada, Circus Flaminius’da tapınağı olup, burada Poseidon ve Thetis’in başlarında bulunduğu bir grup tanrının heykeli vardı. Roma, Laterano Müzesindeki örnekde görüleceği üzere, sanatta, Poseidon gibi üç dişli yaba ve yanında bir yunusla tasvir edilir.

Zamanımız bilim ve kültürüne etkisi, Güneş sisteminin 8. gezegenine adının verilmesi ile başlar. Kimyasal elementler tablosunun IIIb grubundaki alkalaidler dizisi içinde “Neptunyum” adında bir radyoaktif madde vardır. ABD’de, Pasifik kıyısında Washington ve Oregon eyaletlerini kapsayan bir bölgesel Okyanus araştırmaları projesine “Neptune Projesi” deniyor

DIANA : Başlangıçda, olasılıkla bir orman tanrıçası iken zaman içinde Yunanlı Artemis ile eş tutulan Diana’ya vahşi hayvanlar ve avcılık üzerindeki denetimi sebebiyle tapınılmaya başlandı. Daha önce değindiğimiz üzere “aydınlık” demek olan “di” kökünden türediği ve “parlak” anlamını taşıdığı sanılıyor. Artemis gibi evcil hayvanların, bereket’in, gebelik ve doğumun da tanrıçası sayıldı; ve keza onun gibi Selene (Ay) ve Hekate (Trivia) ile özdeşleştirilerek, Lâtin edebiyatında, bazen “triformis – üç biçimli” diye anıldı. Diana kültünün en önemli mevkii, XIX. Asırda yapılan kazılarda gün ışığına çıkarılan Aricia yakınında, Nemi gölü kıyısındaki Diana Nemorensis (Orman Dianası) koruluğu idi. Diananın, kadınların koruyucusu özelliğini vurgulayan kadınlara özgü törenler yapıldığı bu koruluk daha eskiden de kutsaldı ama “Aricia” kültünün kurucusu Lâtin diktatör Egerius Baikus buraya, “Lâtin Birliği”nin bir lokâli yapmakla siyasal bir önem de kazandırdı. Diananın yardımcıları sayılan iki ilâhî varlıkdan “Egeria”, çocuk doğumlarının kaynağı ve kolaylaştırıcısı bir akarsuyun sorumluluğunu onunla paylaşırdı. Diğer asistanı ise, Yunanlı Hippolytos’un İtalyan karşılığı Virbius idi. Öripides’in, daha sonra anlatacağımız bir trajedisinin konusu olan Hippolytos kendi arabası ve atları altında kalarak can vermiş; Tıp Tanrısı Asklepios tarafından diriltilmiş; (Diana’nın Yunan karşılığı) Artemis de onu, artık atların alınmadığı, Aricia koruluğuna getirmişti. Romalılarca “Virbius” adı verilen bu ikincil tanrı ilk Diana baş rahibi (rex nemorensis) oldu. Burada, belki, “ilkel insan kurbanı ritüeli’nin yumuşatılmış bir uzantısı olarak, kaçak bir kölenin eski baş rahibe meydan okuyup onunla yaptığı mücadele sonucu onu öldürürdüğü takdirde yeni rex nemorensis olması gibi tuhaf ve benzeri olmayan bir gelenek türedi. İngiliz antropolog, folklorist ve klasik edebiyat araştırıcısı Sir James G. Frazer “Golden Bough” adlı eserinde, Hippolytos ve (babası Agamennon’a ihanet eden annesi Klytemnestra’yı öldüren) Orestes öyküleri ile de değerlendirerek, bu “Aricia Koruluğu” geleneğini, ilkel ve vahşice kurban ritüellerinin yerini daha mantıklı alternatifler almasında bir dönüm noktası olarak saptıyor.

Romada en önemli Diana tapınağı, Lâtin Birliği lokâli olarak da kullanılmak ve siyasal liderliğin Romaya geçtiğini göstermek üzere Servius Tullius tarafından kuruldu. Diana’yı Romaya, bu külte bağlanmış Plebler tanıtmıştır; bu bakımdan Diana aşağı sınıfları, özellikle kölelerin koruyucusu olarak gösterilir. Ides denilen, ağustos’un 13.günleri Romada ve Aricia’da düzenlenen “Aricia festivali” kölelerin bayramı idi. Aventinuslu Diana, Apollonun kardeşidir ve Augustus’un önemle desteklediği tapınak dışı etkinliklerde bu ikiliye birlikde tapınılırdı. Diana’nın bir başka ünlü kutsal merkezi Capua yakınlarındaki “Tifata Dağı” idi; burada ona “Tifatina” lâkabı ile tapınılırdı.

Tanrıça Roma sanatında, çoğunlukla, yay ve sadak taşıyan avcı haliyle betimlenir. Antik dönem tanrılarını canlandıran heykeller cenneti olan Versailles Sarayı bahçelerinde Sera çeşmesi yanında, Desjardin tarafından yapılmış, gene avcı kıyafetli, diz üstü harmaniyeli heykeli nefis bir eserdir.

“Diana” Batıda zamanımızda da kadınlara, dergilere, otellere verilen çok sevilen, popüler bir isimdir. ABD’nin bazı üniversitelerinde “İnsan Hakları Hukuku” konusunda interaktif araştırmalar ve iletişim için uygulanan “Diana Projesi” vardır. Zoolojide, ağaçda yaşayan bir maymuna “Cercopithecus Diana – Diana maymunu” ismi verilmiştir.

MERCURIUS : Ticaret tanrısı olup, genelde Yunan tanrısı Hermes’le eş tutulur. Hermes’in annesi Maia onun da annesidir. Romada Aventinus Tepesindeki tapınağı İ.Ö. 495’de kutsandı. Bu tapınakda, kuruluş günü olan 15.Mayısda Hermesle birlikde Maia onuruna düzenlenen şenlikler, burada toplanan tacirler loncası (mercatores, mercuriales) için çok önemli bir etkinlikdi. “Porta Capena” yakınında ona adanmış bir pınar, Ovidius’un Fasti isimli eserinde anlattığına göre, tacirlerin arınma törenlerine sahne olurdu. Batı dillerinde “ticaret, ticarî iş, ticaret zihniyeti, tacir, ticarî eşya” anlamlarındaki “mercantile, mercantilism, merchant, merchandise ve çeşitli dillerde bunların biraz farklı formları” görüleceği üzere “Mercurius”dan gelmektedir. Sanatta, biraz farklı da olsa, Hermes gibi kanatlı başlık ve sandallar, yılan sarılı bir değnekle, bazen de elinde bir para kesesi ile göründüğü tasvirleri vardır. Çok küçük form farkları ile “Mercure” adı Batı dillerinde “cıva” elementine verilmiştir. Güneşe en yakın, küçük (Utarit olarak da tanınan) gezegen de bu adı taşır. Özellikle turizmde otellere verilen popüler bir addır.

VENUS : İtalyanın kökeni ve temel işlevleri belirlenemeyen çok eski bir tanrıçasıdır. Lâtin grupları içinde çok eski bir ekili alanlar ve bahçeler kültü olduğu, biri Lavinium’da diğeri Ardea’da ona ait olduğu saptanan iki tapınakdan çıkarsanmaktadır. Eski Roma takviminde ona bir şenlik özgülenmmesi ve tek başına kendini ona adayan bir rahip(flamen) bulunmaması bu kültün Roma’ya geç dönemde Ardeadan intikâl ettiğini gösteriyor. Sonradan Afroditle özdeşleşme süreci hakkında bilgi alınamayan Venüs için Romada, Jüpiter onuruna yapılan 19.Ağustos “Vinalia Rustica” şenliği tarihinde bir tapınak açıldığına göre bu özdeşleşmenin epey eski bir geçmişi var. Bu yeni kimliği ile Afrodit parelelinde Jüpiter ve Dione’nin kızı, Vulcanusun (Hefaystos) karısı, Cupido’nun (Eros) annesi kabûl edilmiş; öykülerde tanrılarla ve ölümlülerle gönül ilişkileri, romantik bağları gibi olumlu olumsuz kadın yapısı öne çıkarılmaya başlanmıştır. İ.Ö. III. yüzyıl komedi yazarı Gnaeus Naevius’ın bir metin parçasında kullandığı “Veneran expertam Volcanum” ibaresi kinâyeli çifte anlam anlam taşımakda, “Vulcan’ın kucakladığını hisseden Venüs” demek olabileceği gibi bundan “yemeğe çeşni veren yeşillik – olera cocta” anlamı da çıkarılmaktadır. Naevius burada, Tanrıçanın hem eski kimliği ile bahçeleri temsil etmesini hem de Vulcan’ın (Hefaystos) eşi olduğunu kasdediyor ve eski “Venüs” kültünün de güç yitirdiğine işaret ediyor. Zaten bu isim Lâtince “uenerari (çağdaş batı dillerinde Fr. Vénérer, İng. to venerate) = sevmek, saymak, kutlu görmek”den geldiğine göre İtalyadaki eski varlığı da bir “cazibe, sevimlilik, güzellik” içerse gerek. Nitekim, Yunan “Çarites – cazibe perileri” (Lât. Gratiae) ilk çıkışlarında tarımı simgelerlerdi. Bu olgu iki diyar arasında (İtalya ve Yunanistan) çok eski bağların da olabileceğini akla getiriyor. Yerli bir tanrıça olarak Venüs’ün mitleri yoktu; Lâtin ozanları ona Afroditin öykülerini yakıştırmışlardır ve bu yolla bir çok başka tanrıça ile de kimlik karışımlarına uğradı; bu arada, Çoban Yıldızı ya da Arapçadan alarak Zühre dediğimiz, Babilde “İştar”, Yunanda “Afrodit” adı verilmiş gökyüzünün en parlak görünen gezegeni Batıda “Venüs” adını aldı.

İlginçtir, Tanrıçamız sonradan “Verticordia” epiteti ile kadınların iffetinin koruyucusu konumuna getirilmiştir. II.Pön savaşı sırasında (İ.Ö. 218-201) Yunanlıların Afroditle özdeşleştirdikleri Doğunun “Ana Tanrıçası” kültünü Romalılar, Sicilyadaki “Venus Erycina – Eryx Venüsü” ile özdeşleştirdiler ve onun onuruna biri İ.Ö. 215’de Capitolino Tepesinde, öteki İ.Ö. 181’de Collina Kapısının dışında iki tapınak yaptılar. İkinci tapınak, Sicilyada uygulama gibi fahişelerin tapınma yeri oldu; kuruluş günü olan 23.Nisan’a “dies meretricum – fahişeler günü” dendi.

Venüs-Afrodit kültü, Romanın kurucusu Aeneas’ın oğlu Iulius’un soyundan geldiğini iddia eden Iulius Caesar’ın klanı “gens Iulia”nın politik ihtirası ve bu geleneğin Augustus tarafından kabûlü ile giderek önem kazanmış. Homeros zamanından beri Aeneas, Afrodit’in oğlu kabûl ediliyordu; böylce Iulius ailesi soylarını Venüsle ilişkilendiriyorlardı. Başka Romalı yöneticiler de bu tanrıça ile soy bağlantısı kurmaya çalışmışlar; bunlardan Gnaeus Pompeus Venüse “Victrix – Zafer Getiren” adıyla tapınak inşa ettirdi. Caesar’ın (Sezar) yaptırdığı tapınak “Venus Genetrix – Doğurgan Venüs”e adandı. İmparator Claudius’un evlatlığı Neronun ölümüne kadar bağlanılan bu kültün popülerliği Iulio-Claudius soyunun inkirazından sonra da sürdürüldü ve yeni İmparatorlarca da sahip çıkıldı. Hadrianus İ.S.135de Romada yeni bir Venüs tapınağı yaptırdı.

Sanatta da, Afrodit gibi, aşk ve güzellik konusu içinde işlendi. Onun betimlendiği büyük eserler, İ.Ö. 150 dolaylarında yapılmış olup Louvre Müzesinde sergilenen Milo Venüsü (Melos Afrodit) heykeli ve Sandro Boticelli’nin 1485’de yaptığı “Venüsün Doğuşu” tablosudur.

Batıda “Venüs” adı güzellik, çekicilik, aşkın gücü ve benzeri anlamlarda kullanılan (eskilerin mecaz-ı mürsel dedikleri) métonomique (ad değiştiren) bir kavram olmuştur (“o bir Venüs’dür – Venüs kadar güzeldir”, “aralarında Venüs var – aralarına aşkın gücü girdi” gibi).

Adının en parlak yıldıza verildiğini yukarda belirttiğimiz Venüs’ün (Arapça karşılığı “Zühre”) aşkı temsil etmesinden esinlenerek öfemik (edepli) anlatımla cinsel yolla bulaşan hastalıklara “veneral – zührevî” hastalıklar deniyor. Tarih öncesi yapılmış taş, kil ya da mamut dişinden yapılma çıplak (çoğu şiman) kadın figürleri “Venüs heykelcikleri”; zoolojide, saydam, omurgasız bir deniz türü hayvancık “Venüs kemeri – Velamen veneris – Cestum veneris”; silisli cam süngerleri (Hyalospongiae) genelde “Venüs Sepeti” adını almış. Botanikde, salepgiller familyasından bir orkide’ye, biçiminden dolayı “Venüs çarığı” deniyor. Baldırıkara’nın bir adı da “Venüs saçı”… SSCB zamanında Rusların Venüs gezegenini keşif için yolladıkları bir dizi uzay aracının genel ismi “Venera”..

VULCANUS : İtalyada volkan püskürmeleri ve yangın gibi yıkıcı etkiler yarattığına inanılan “Ateş tanrısı” idi ve kendini tümüyle ona adamış rahibi (flamen’i) vardı. Her 23.Ağustosda onun adına düzenlenen Volcanalia şenliğinde âyin yapılır; Romalı aile reisleri ateşe küçük balıklar atar; sonra da ateşi söndürmesi için Vulcanus’a dua ederlerdi. Anlamı keşfedilememiş bu ritüel Roma Forum’unun (kent alanı) kuzeybatısında Volcanalia’da (Volcani bölgesi) uygulanırdı. Romalı balıkçılar, Tiber ırmağından avladıkları balıkları satma fırsatı buldukları için meydanı doldururlardı. Roma takviminde bu tanrı için 23. Mayısda düzenlendiği belirtilen bir festival kaydı daha var. Dua edilirken, çoğu kez, şerrini yatıştıracağı sanılan “Quietus – Teskin edici”, “Mulciber – Yumuşatıcı” gibi lâkaplarla ona hitap edilirdi. Mulciber onun alternatif adı olmuştu; yalnız daha sonraları bu ad Şeytan’ın cehennem kenti Pandemonium’un mimarı olarak verildi. İnsanı doğal yapısını sanatına konu edinen XVII. Asrın büyük ozanı John Milton “Paradise Lost – Yitik Cennet” isimli eserinin bir kahramanı da Mulciber’dir; şiirde pagan tanrıları yollarını şaşırmış melekler olarak gösterilerek insan mizacının metamorfozuna, ruhun düalitesine işaret edillir. Vulcanus’un yıkıcılığından korkulduğu için tapınakları kent dışında yapılırdı. Roma, Volcanal’ı da içine alacak kadar genişlediğinde, İ.Ö.214’de kent duvarı dışında ona adanmış bir kutsal alan içinde yeni bir tapınak inşa edildi. Lâtin ozanları onu Yunanlı Hefaystosla özdeşleştirmiştir ama, bu tanrının sanatkâr özelliklerinin Roma inancında bulunduğuna pek ihtimâl verilmemektedir. Buna karşın, ozanlar ona zenaatkârlık da yakıştırmışlar. Vergilius “Aeneid”inde (VII. Kitap) atölyesini ayrıntılarıyla anlatır. Ona en çok önem veren ve birinci kült kabûl eden Ostia kentidir.

Zamanımızda “Yanardağ” anlamı da taşıyanVolkan, bilindiği üzere barı dillerinden Türkçemize de geçmiştir; özel isim olarak son dönemlerde çok tutulmaktadır. Başda madencilik endüstrisinde olmak üzere marka olarak da seçilmektedir.

MARS (Etrüskçe formu “Maris”den çeşitli lehçelere Mavors, Mamar, Marspiter-Marsbaba, Maspiter gibi değişik biçimlerde geçmiştir): Sonradan Yunanlı Ares’le eş tutulan İtalyan “Savaş ve Tarım Tanrısı” olarak bilindi; ancak Yunanda hor görülen Ares’in tersine hiyerarşideki sırası hemen Jüpiterden sonradır ve çok saygındır. Orta İtalyada, Alda, Longa,Falerii, Aricia, Tusculum, Lavinium ile Hernici, Aequi, Peligni kentleri ve Sabinler’in takviminde ay olarak onun ismi vardı; Roma takviminde Martius (Mart) yılın birinci ayı idi. Bu kadar önemli olmasına karşın kökeni net bir şekilde belirlenememiştir. Başlangıçda: “tarlaların ve tarımın koruyuculuğu”nu da kapsayan “Savaş Tanrısı” olduğu; ya da “toprak verimini sağlama” işlevi ile ilgili olarak “chthonian – yer altına girer” karakterde olduğu için “ölüm ve savaşı da denetlemeye girişen”; veya yöre halklarının hem savaşla ilgili hem tarımsal çıkarlarını kollayan bir tanrı olduğu gibi görüşler var. “Fratres Arvales – Arval Biraderler” denen ve çok yüksek rütbeli kişilerden seçilen 12 üyelik bir grubun yönettiği bir dinî kuruma ait çok eski ilâhîde Mars’ın, insanları “ekinlerin ve otların düşmanı” her şeyden, “Lares’in – Evin ve ekili tarlaların koruyucu ruhları”nın işbirliği ile koruduğu anlatılıyor; onun “Savaş Tanrılığı”na hiç gönderme yapılmıyor. Romalı politikacı, hatip ve şair “Censor” ünvanlı Marcus Porcius Cato “De agri cultura” isimli eserinde, (Silvanus’un verdiği isimle) Mars kültü gereği Roma çiftçilerinin tarlalarının yıllık kutsanma festivallerinde, salt tarım ve bitkileri tehdit eden, hastalık, tarımsal afet, kıtlık, verimsizlik gibi belâlara karşı dua edildiğini ayrıntıları ile açıklar, Mars’ın savaş işlevinden hiç söz etmez. Ayrıca, Romalı çiftçinin, Janus* ve Jüpiter’e onuruna içki tadıp tarlaya dökdükden sonra, Mars’a dua etmesini, en değerli varlığını temsil eden domuz, koyun, öküz (souvertaurilla – sürü üstünde sahiplik) kurbanı ritüelini uzun uzun anlatır. Bu açıklamadan çiftçi ailesinin arınma töreninin, “Ambarvalia – Devlet mülkü” üzerinde uygulanan “ager Romanus – yurttaşlık hakkına sahip Romalıların kamusal varlığı”nın kutsanması ritüelinin minyatür örneği olduğu, Mars’ın “Ambarvalia – Kamusal mülk ve alan)”da da baş tanrı olduğu anlaşılıyor. Öyle görülüyorki: Ege bölgesinden yapılan zorunlu göçler sırasında Roma’nın “Ares” kültü ile karşılaşması üzerine Mars’ın “Savaş Tanrısı” olmaya doğru bir evrimleşme süreci başlamıştır. Nitekim, Romanın kurucusu Romulus’un babasının “Mars” ismi taşıdığı söylenir. Bu gelişmeden sonra, Romada Mars festivalleri, tarım ve savaş mevsimlerini içine alacak şekilde, ilkbahar ve güz’de düzenlenirdi. Mart ayı bazıları tamamen onun adına, bazıları ona başka tanrıların da iştirâk ettirerek yapılan törenlerle dolu idi. 1.Mart Roma takviminin ilk günüdür. “Feriae Marti – Mart Bayramları” 14.Martta ikinci “Equirri – At yarışları” ile başlar (birincisi 27.Şubattadır). 19.Martta “Quinquatrus” icra edilir; “beşli, beşinci” anlamındaki bu adın dayanağı üzerinde Lâtin müellifler de farklı görüşde; Varo’ya göre “Ides”in 5. günü olan bu festivalin, Ovidius’un “fasti”sinde 5 gün sürdüğü ifade edildiğine göre uzatıldığı ve daha önce değindiğimiz üzere Minerva adına devredildiği anlaşılmaktadır. Savaş trampetleri ile arınma ezgilerinin icra edildiği “Tubilustrium” 23.Martta idi. Bütün bu etkinlikler savaş sezonuna girildiğinin habercisi olarak yapılıyordu. “Salii – dansçılar” denilen bir papaz grubu, özellikle Jüpiter, Mars ve Quirinus’a ibadet çerçevesinde, eski moda zırhlara kuşanmış vaziyette savaş dansları yapar, ilâhîler okurlardı. Sezon sonu Ekim ayı da Mars kültü için önemli idi. 15.Ekimde Campus Martius’da (Marsın Alanı), ilkel bir kökene dayandığı sanılan, savaş arabaları yarışması yapılır; kazanan arabanın iki atından biri Mars’a kurban edilirdi. 19.Ekim’de ise “Armilustrum – Silahların cilalanması” (lostra sözcüğü Türkçeye de geçmiştir) festivalinde silahların arındırılıp kutsanması ve depoya yerleştirilme hazırlığı törenleri yapılırdı. Ovidius’un “Fasti” yapıtına göre, çok eskiden Palatinus tolumuna girip Romanın kuruluşuna katılmış bir aşiret olan Sabinler Romada “Quirinum ya da Covirium- İnsan topluluğu” denen bir semte yerleşmiş; yukarda anılan tanrıları Quirinus’u (Quirinumlu demek) Romalılara tanıtmışlar. Bu bir savaş tanrısıdır; tarımla ilgisi yoktur. Ancak, 25. Nisanda, bu tanrının flamen’i Robiglia’da, Quirinus’a, ekinlerini küf illetine (robigus) karşı koruması için kurbanlar keserdi. Demek, araya bu kadar çok aktör girince insanlar tanrılarını da şaşırıyorlar.

Augustus zamanına kadar Mars’ın Romada iki tapınağı vardı. Başlangıçda sadece sunak iken mabed yapılan “Campus Martius” ordunun talimgâhı görevini de üstlenmişti. Port Capena dışındaki ikinci tapınak, kente doğru yaplacak yıllık süvari (equites) resmi geçitlerinin başlangıç noktası olmuştu. İki tapınak da, savaş tanrısının gözden uzak kalması için “Pomerium – Post+moerium”da (kent duvarı dışı) kalmıştı. Ama kentin tam merkezinde Mars’ın bir “sacrarium”u (kutsal mahzeni) vardı; burada Mars’a ait kabûl edilen mızraklar (“Hastae Martis” ya da “Mars Hasta – mızrak görünüşlü Mars”) saklanırdı. Savaş açıldığında, Konsül** gelir, “Mars, Vigila – Uyan Mars” diye seslenip mızrak demetini avucuna alıp sarsalardı; bu anda mızrakların uçlarının birbirlerine doğru hareket etmesi hayra alamet değildi; bunun için kefaret vermek gerekirdi.

Augustus yönetimi sırasında Mars’a bağlılık güç kazandı. Augustus, Sezar’ın katillerinin Philippi’de mağlup edilmesinden sonra “Ultor – İntikamcı ” epiteti ile İmparatorun koruyucusu ve Sezar’ın öcünü aldığına inanılan Mars’a “Ultor – intikamcı) epiteti ile Roma Forumunda bir tapınak inşa ettirmiştir. Mars zaman zaman Jüpiter’in saygınlığı ile rekabet etmiş; İ.S. 250 dolaylarında Roma lejyonlarının (de militares) en önemli ibadeti olmuştur.

ABD. de “Mariner” ve “Viking” dizileri uzay araçlarının sürekli araştıma konuları olan Güneşden dördüncü uzaklıkdaki (Merih adı ile de andığımız) büyük gezegene, kızıl kızıl parıldamasından savaş sinyalleri veriyor gibi göründüğü için “Mars” adı verilmiştir. Yunan “Ares” inancında “Korku, Panik” ve “Bozgun” demek olduğundan söz ettiğimiz iki oğlunun yani Fobos ve Deimos’un adları da Marsın iki küçük uydusu’na yakıştırılmışdır. “Fobia”nın psikiatride marazî korku anlamına geldiğini ve bu illetin çeşitli türleri olduğunu biliyoruz. “Divan-ı Harp – Savaş mahkemesi” batı dillerinde “İng. Court Martial, Fr. Cour Martiale gibi” “Mars”a gönderme yapılarak isimlendirilir.

*Janus : Romalıların, ters yönlere bakan iki yüzü olan başlı ev ve kent kapısı tanrısı. Bu isim Satürnün 6. uydusuna yakıştırılmıştır. Batı dillerinde “ocak ayı” anlamında İt. Gennaio, Fr. Janvier, İng. January sözcüklerinin kökeni de budur.

** Konsül : Romada Krallık idaresinden sonra Cumhuriyetin en büyük iki yöneticisinden biri.

VESTA : Romalıların “Ocak Tanrıçası”. Bu adın Yunan “Hestia”dan bozma olduğu sanılıyor; tümüyle aynı kültü temsil ediyor. Çok ilkel çağlardan gelmese bile, iyice eskiye dayanan kültü, aynı işlevlerle, istikrarlı bir biçimde sürdürülmüştür. İlk toplumlarda son derece zor koşullarda yakılan ateş, bir kez yakılınca bir daha söndürülmemeye çalışılırdı. Vesta’nın ailede de Devletde de çok seçkin bir yeri vardı. Her evde, Lares (ailenin koruyucu ruhu – muhtemelen ailenin ölmüş reisi) ve Penates * ile birlikde aile özelinde ona tapınılırdı. Bazı evlerde “lalarium – Lares sunağı” denilen özel köşede tasviri bulunurdu. Cato’nun De Agricultura’sında anlatıldığına göre, Kalendae (her ayın ilk günü), Nones ve Ides günleri “vilica – baş kadın köle” tarafından aile ocağının üstüne bir çelenk yerleştirilirdi. Kamusal Vesta ritüel’i çok daha özenle düzenleniyordu. Kamusal ocağın simgesi olduğu için ona özgülenen binaya tapınak denmezdi; Vesta’nı kutsal yuvası (İtalyan topluluklarının ilk yuvarlak kulübelerine benzeyen) dairesel bir yapı idi ve bu kurumun Romulus ya da Numa’ya** kadar giden çok eski bir geçmişi vardı. Forum olmadığı zamanlarda kamusal toplanma yeri idi. Cumhuriyet ve İmparatorluk zamanlarında çok restorasyon ve tadilat görmüştür. Kamusal ocak ateşi orada Vesta bakireleri gözetiminde sürekli yanar, her yılbaşında (1.Mart) yenilenirdi. Vestal rahibelerin girebildiği “Penus”* denen en içdeki kutsal hücre kamuya açık değildi; sadece yılda bir kez (Vestelia şenliğinin yapıldığı Haziran 7-15 arası) matronların*** (olgun yaşdaki, evli, çocuk sahibi kadınlar) girmelerine izin veriliyordu. Festival günleri, batıl bir inançdan ötürü insanları sıkıntı ve vehim basardı. Şöyle ki; festivalin son günü binanın törenle süprülüp temizlenmesine özgülenmişti; süprüntülerin Clivus**** Capitolinus’da özel bir çöplüğe ya da Tiber Irmağına atılmasına kadar bir uğursuzlukla karşılanacağı korkusu vardı.

Vesta’ya tapınma töreni Vesta rahibelerince hazırlanırdı. Araştırmacılar arasında tartışma konusu olsa da, muhtemelen Kralın evinde başlatılan törenin uzantısı idi ve ilk önceleri Kral kızları olan ve ocağı gözlem altında tutan bu rahibeler töreni de yönetirlerdi. Başlangıçda 2 ya da 4 kişi idiler; ocağa alınma yaşları 6-10 arası idi; Vestal olarak görevleri, evlenme ya da nişanlanma çağına gelinceye kadar 5 yıl sürüyordu; daha sonraları, bakire kalma yemini eden ve 30 yıllık görev taahüdünde bulunan adayların 6’sı, Kral’ın din görevlerinin temsilcisi “Pontifex Maksimus – Büyük Piskapos” tarafından seçiliyordu (Yüksek rahip anlamında kullanılan pontifex sözcüğü Lât. “pons = yol, köprü” ve “facere = yapmak” sözcüklerinden, mazimus ise “magnus = büyük” sözcüğünün süperlativ formu yani “en büyük; bütün bu sözcüklerin benzer biçimlerine zamanımızda çeşitli dillerde rastlarsınız). Ancak, rahibelikden vazgeçip evlenen kızları engelleyecek bir yaptırım yoktu; fakat gelenek ve inanç bağlılığı evlenenlerin sayısını ihmâl edilecek düzeyde tutmuştur. Seçilenlerin belli bir yaşda olması, saygın, özgür ve her ikisi de hayatta olan ana babadan (patriae et matriae – analı babalı) özgür doğmuş, bedensel ve ruhsal bir kusuru olmayan kızlar olması gerekiyordu. Sonradan, azad edilmiş köle kızları da seçilebilir oldular. Pontifex seçilen kızın elini tutar, kabûlü resmî hâle getiren formülü dile getirirdi: “te, Amata, capio – sevgili kızım, seni alıyorum”. Kızın saçı kesilir, kesilen saç belli bir ağaca asılır ve ona eski dönemlerin gelinlik kıyafeti giydirilirdi; bazılarının yorumunun tersine, bu gelenek onun belli bir tanrı ile evlendirildiğini simgelemiyordu; asıl anlamı gelinin de Vesta rahibesinin de bakireliği simgelemesi idi. Vestallerin, başka Romalı kadınlara tanınmamış bir çok ayrıcalıkları vardı; baba ya da koca vesayetinden (manus) arınmış idiler; ancak, görevlerini ihmâl etmeleri hâlinde kendilerini cezalandıma hakkı olan pontifex maximus’un emrinde idiler.

Yükümlülükleri kutsal ateşi sönmeye bırakmamak (sönmesi hâlinde dayakla cezalandırılıyorlardı); bekaret yeminlerini tutmaktı (bunun ihlâli, diri diri yakılmayı gerektiren en ağır suçtu). Ayrıca, kutsal pınardan su getirmek (Vestal kentin su sistemini kullanamazdı), ritüel için gerekli kutsal yiyecekleri hazırlamak (“muries” – salamura yiyecek ve “mola salsa” – tuzlu çiğ et) ve Aenas’ın getirdiğ kutsal eşyanın saklandığı “penus”un* bekçiliğini yapmak onların ikincil görevleri arasında idi.

Bu kutsal bina ile (Foruma bitişik, doğu çukurluk alandaki anıtların bulunduğu) Velia arasında (İtalya güneyindeki Parmanides’in doğduğu “ Velia – Elea” değil), başlangıçda adı, kutsal yuvayı da içeren tüm kutsal alana verilen görkemli “Atrium Vestae”, kusanmış bir koruluk, Regia (Yönetim binası, pontifex maximus’un karargâhı) ve vestallerin evi (sarayı) bulunuyordu. Vestallerin yuvası, çevresinde daha önceki vesta bakirelerinin heykellerinin dizildiği bir revaklı (sütunlu, kemeraltı galeri) açık avlu etrafında özenle inşa edilmiş iki üç katlı bir yapı idi (adı, özellikle çağdaş otellerin lüks alış veriş merkezlerine verilen “Atrium” Roma mimarlığında üzeri kısmen açık orta mekân’a deniyor “Atrium Vestae = Vestaların Atriumu; “ae” eki hem aidiyet bildiriyor hem de “dişil çoğul” eki).

Çağımızda yapılan kazılarda ortaya çıkan muazzam mikdardaki ören varlığının büyük bölümü İmparatorluk dönemine ait görünüyor; pek çok sayıdaki vestal heykeli parçaları, Augustus’un pontifex maximus olup makamını Palatinus’dan Vestallerin Regia’sına taşıdığı tarihden İ.S. III. yüzyıla kadarki döneme ait. Augustus bir ikinci Vesta kutsal yuvasını sarayının ya içine ya da yakınına yapmış; ören yerinin karışıklığından tam alaşılamıyor.

Vesta kutsal yuvasında bir kült heykeli bulunmadığı için Tanrıça Vesta tasvirleri çok nadir bulunmuş. Ele geçenler, tümüyle katlı harmaniye kuşanmış, bazen sevdiği hayvan eşekle birlikde görünen Vesta imgeleridir. Ocak ateşi tanrıçası olarak, Vesta fırıncıların da koruyucusu idi; bazı tasvirlerinde yanında görülen eşek değirmen taşını döndürme aracını simgelerdi. Vesta ile fırıncıların kutsal ruhu “Fornax” arasında da ilişki kurulmuş (bu sözcük aynı zamanda Lâtincede “fırın” demek olup batı dillerine İt. “fornace”, Fr. “fourneau”, ing. “furnace” gibi benzer formlarla geçmiştir). Vesta Kültü, Palatinus’a yerleşme döneminden kalma Cacus ve Caca inancı ile de bağlaşık bulunmuştur. Herakles hikâyesinde anlatacağımız Cacus Aventinus Tepesinde bir mağarada yerleşik olduğuna ve ateş soluduğuna inanılan Roma öncesi ilkel canavar bir tanrıdır. Caca onun kız kardeşi olup, ismi ağabeyininkinin dişilidir. Bu isim “kaka – kötü” anlamında hemen tüm dillerde bugün kullanılmaktadır.

PLUTO : Yunan “Yeraltı Tanrısı” Hades’in tam özdeşi. “Hades” maddesinde yeterli bilgi verilmişti.

Dipnotlarda verilen bilgiler dışında Olimpos Tanrıları hakkında topluca bilgi sunmaya burada son veriyoruz. Okuyucularımızın sabrını tüketmemek için artık küçüklerinden başlamak üzere mitolojik öykülere geçeceğiz; ikincil tanrılar, öteki mitolojik kişilikler, şimdiye kadar anlatmadığımız ritüeller ve geleneksel törenler hakkında öyküler içinde yeri geldikçe açıklama yapacağız. Bu arada, Mükremin Bulut adında değerli bir mimar okuyucumun, yazılarımda bana destek ve şevk veren lûtufkâr ve nazik yorumlarına minnettarlığımı sunarım; özellikle, geçen yazımın “yorum” köşesine yaptığı katkı, interaktif araştırmanın en güzel örneğini oluşturduğu gibi, bir rastlantı eseri olarak, benim bu bölüm için bir bakıma final teşkil edecek bir yanıt vermeme vesile oldu.

* Penates : Yiyecek ihtiyacını dolayısiyle ocağı da gözeten periler ya da ikincil tanrılar; ev içinden, özellikle kilerden sorumludurlar. Etrüsklerin Romalılara tanıttığı bu canları, Troya yangınından Aeneas’ın kurtarıp Romaya getirdiğine, bunların Vesta evine sığındıklarına inanılıyor. Etimolojik olarak “Penus” sözcüğünden türemiş olup “yemeği gözeten” anlamındaki bu sözcük de aynı zamanda kutsal bir yuvanın en iç hücresini ifade ediyor. Latince “Penetrare = içine girmek, sokulmak, nüfuz etmek” fiili (İtalyancası aynı, İng. to penetrate, Fr. Pénétrer gibi biçimlerle) batı dillerine geçmiş. Erkek cinsel organı demek olan “penis” de bu sözcükden geliyor. İngilizce konuşan topluluklarda bu sözcük argoda (öfemik amaçla, fakat istihza ile) “penus” olarak telâffuz edilir.

** Numa Pompilius : Romulus’dan sonraki Roma kralı (Cumhuriyetten önceki yedi kraldan ikincisi).

*** Matron : Şimdi (Mafia babaları da dahil) “işveren” yerine kullanılan “Patron”un dişil karşılığı…
Patron “Pater – baba”dan, Matron “Mater – anne”den türemiştir.

****Clivus Capitolinus : Tiberius Tak’ı yakınından başlayıp, iki taraflı anıtlarla çevrili Capitolinoya götüren yol.


/Ares

Haziran 1, 2007

olymares.jpgsavaş tanrısı

ARES(Romalılarda MARS) :Zeus ve Hera’nın oğulları olan ARES’den, Homerosun yazdığına göre babası da annesi de nefret edermiş. Zaten bir savaş destanı olan İlyada’da bile menfur bir varlık olarak gösteriliyor. Öykünün kahramanları bazen Aresin tezgâhladığı cenk oyunlarının keyfi ile neşelerini buluyorlarmış ama çoğunlukla (bizdeki “gafil ne bilir meydan-ı gazadaki zevk-i safayı” türküsünü anımsatır biçimde) bu acımasız tanrının gazabından bucak bucak kaçarlarmış. Homeros onu cânî, eli kanlı, insan görünümünde somutlaşmış bir belâ, ama aynı zamanda, yaralandığında, acı ile böğürerek bağırıp dört nala kaçan bir ödlek olarak tanımlıyor. Bizim eskiler de “hain olan cebîn (korkak) olur” derlerdi ya… Bununla birlikde, çarpışma alanındaki erlere cesaret ve özgüven telkin etmekle görevlendirilmiş kalabalık bir maiyet erkânı vardı. Kız kardeşi Eris (anlamı “huzursuzluk ve kavga) ve Afroditten doğma oğulları Fobos (panik ve korku) ve Deimos (bozgun) da bu grubun içinde idi. Aresin dişil karşılığı yani “Savaş Tanrıçası” Enyo (Lâtin karşılığı Bellona) ve bazen Aresle özdeşleştirilen Enyalios adındaki ikincil tanrı da Ares’in en yakınında yer alıyordu. Onlar yürüdükçe arkalarından feryatlar yükseliyor, toprak kan selleri ile sulanıyordu. Roma mitolojisine girdiğimizde daha ayrıntılı anlatacağımız üzere, Romalıların “Mars”ı daha saygındır ve Vergilius’un “Eneid” adındaki büyük kahramanlık destanına göre uğruna can vermeye değer bir varlıkdır.

Mitolojide Ares’in figürlerine çok az rastlanır. Bilinen tek kişisel öyküsü Afrodit ile olan aşkıdır; onları “in flagrante delicto – uygunsuz durumda suç üstü” yakalayan Afrodit’in kocası Hefaystos’un şikâyeti üzerine Olimposlu tanrılar tarafından kınanmış, ayıplanmıştır. Bunun dışında, Helenistik ordularca savaşa çıkılırken desteği için tapınılan, bir savaş simgesi olmakdan biraz daha üst konumda olan; ama, Hermes, Hera ya da Apollon gibi seçkin kişiliği olmayan bir tanrı idi. Zaten savaşlarda daha çok onurlu mücadeleyi temsil eden Atena, Artemis, Apollo hattâ (Sparta’da) Afrodit gibi başka ilâhî varlıklar vardu. O savaşın en kötü, en aşağılık yüzü idi. Sık sık mağlup olurdu. İlyada’da Atena’ya mat olmuştu; hattâ bir ölümlü olan Diomedes onu yaralamıştı. Haydutluk yapan oğlu Kiknus’un ölümünün intikamı almağa kalkıştığında Herakles tarafından yaralanıp Olimposdan kovulmuş. Onu kült edinmiş kentler yoktu; sadece Atina’da Aeropagos (Ares Tepesi) eteğinde ona adanmış bir tapınak bulunuyordu. Daha çok eski Yunan’ın kuzey bölgelerinde, Tebai’de, onun adına, toplumsal erdemle bağlantısı olmayan, korku kaynaklı ibadetler yapılıyordu. Spartada ona (tahminen doğum yeri olan İskit ülkesindeki uygulama gibi) savaş tutsakları kurban edilirdi. Ayrıca (kthonik – ölüler diyarına ait bir tanrı sayıldığını gösteren bir uygulama ile) Enyalios’a yapıldığı gibi, geceleri onuruna köpek kurban ediliyordudu. Gerontray’da ona adanan festivalde kadınların kutsal koruya girmelerine izin verilmez ama Ginekotoynas (Kadınların Avutusu) lâkabı ile anıldığı Tegea’da kadın kurbanlarla onurlandırılırdı. Bazılarına göre meşru evlilik yaptığı Afroditten iki oğlu dışında bir de Harmonya isimli, Agloros’dan ise Alkippe adında kızları vardı. Trakyalı Diomedes’in de babası imiş; belki başka çocukları da var. Harmonianin kocası Kadmus’un ve Alkippe yüzünden Aresin muhakeme edilmesi öyküleri ayrıca anlatılacak. Yunanlılar ona köken olarak, Yunanistanın kuzey doğusundaki, halkı kaba ve vahşi yapılı Trakya’yı yakıştırmıştı. Buna uygun olarak simge hayvanı “akbaba” olarak seçilmişti. Bazıları da, Lakonia’daki (Sparta) kurban törenlerine bakarak ona simge olarak “köpek” yakıştırmşlar; ama bu doğrulanmamış.

Sanat eserleri arasındaki tasvirleri de çok değildir. En eskilerinden biri Afroditle yukarda anlattığımız aşk sahnesini canlandıran, İ.Ö.VIII. asra ait Lemnos vazosu parçasındaki resmidir. Bunun dışında, vazolardaki tasviri zırhlı savaşçı görünümündedir. Alkamenes, Skopas ve Leokares’in yaptığı heykelleri vardır. Partenondaki Olimpus tanrılarını bir arada gösteren freskde sivil hâli ile görünür. Bergama sunağındaki büyük freskde de sahne almıştır.

Ares’in sanata katkısı bu kadar; bilimde ise, Arendt’e verdiği dolaylı ilhamdan ibaret. Ama, Romalı karşılığı Mars daha sonra göreceğimiz üzere farklı…


/Artemis

Haziran 1, 2007

olymartemis.jpgavcıların ve hayvanların tanrıçası

ARTEMİS (Romalılarda DIANA): Zeus ve Leto’nun kızı; Apollo’nun ikiz kız kardeşi ve kırsaldaki inananlarca, ilâhî kızların en popüleri olan avcı tanrıça Artemis’in elindeki yay ve okları ile gebe kadınları öldürerek kendi bakireliğini koruduğu kabûl edilirmiş. Kozmik özellikler taşır; bu bakımdan bir gök tanrıçası olarak bilinir. İlk özelliği “vahşî hayvanlar üzerindeki egemenliği” idi (potnia theron). Vahşî nesnelerin Hanım ağası idi; orman ve dağlar gibi yabanıl arazide dolaşırdı; bu bakımdan kült’ü (ona tapınma konusu) başda tanrısal hayvanlar olmak üzere doğa güçleri idi. Ağaç perilerini (Driad’ları) temsil eden genç kızların, Artemis’e adanan törenlerde dans etmeleri yaygın bir ritüeldi; en çok Karya’da uygulaması görülen bu törenlerle ilgili olarak ona “Artemis Karyatis” lâkabı veriliyordu; Karya, efsaneye göre ceviz ağacı nimfası (perisi) imiş. Bazı başka yerlerde Tanrıçayı, sedir ağacını temsil ettiğine inanılarak “Sedratis” diye anarlardı. Söğüt ağacının bulunduğu yerlerde de, bu ağaca aşık olduğu iddia edilerek “Lugodesma – Söğüt tutkunu” diye anılıyordu. Bazen de, muhtemelen, törenler sırasında sureti bir ağaca asıldığı için “Apankomene – Asılı” adını taşırdı. Özetle, çayır, ağaç ve bataklıkların ilâhî ruhu idi. Limnaya, Limnatis (Göllerin Anası) gibi lâkaplar taşıyan Artemis, kaynak ve pınar gibi su perileri (Nayades) ile birlikde sulardaki yabanıl yaşamı korurdu. Bir kadın için yadırganacak bir misyonu yüklenmiş, avcıların ulu’su olmuştu. Her dürüst avcı gibi, genç hayvanlara zarar vermez, onları sakınırdı. Bu özelliği ile, Homeros destanlarında rastladığımız ve Peloponez dışında çok kullanılan “Hayvanların Anası” epitetini almıştı. Bununla birlikde, mitolojik öykülerde sık görülen şaşırtıcı çelişkiler meyanında, kendisine genç bir kız kurban edilmeden Yunan filosunun Troya’ya sefere çıkmasına izin vermemişti. Pek çok başka öykülerde de çok kindar ve acımasız davranışlarına rastlarız (monoteist dinlerde bile bu tür çelişkileri görmüyor muyuz?). Öte yandan, kardeşi Apollon’un okları ile erkeklerin yaşamlarına son vermesi gibi, onun da, gümüş okları ile, ecelleri geldiğinde, kadınları çok anî ve acısız bir ölüme gönderdiğine inanılırdı. Homeros onu sadece, görünmeyen okları ile kadınlara ânî ölüm getiren acımasız bir köylü avcı olarak görmüş; ilgiye pek değer bulmamıştı; Odiseus’da ise, Afrodit gibi, kışkırtıcı kadın güzelliğinin paradigması, modeli olarak göstermiştir. Eskilos’un “Agamemnon” trajedisinde, Artemis, Helen’e yapılan tecavüzü Troya’yı yıkmakla cezalandırmaya kalkan bu Akalı komutana çok büyük bir gazap duyarak, bunu ona pahalıya ödetmek istediği anlatılır. Artemis’in kadınlarla ilişkisi (onlara hem yardım etmesi hem öldürmesi) bağlamındaki adı (anlamı bilinmeyen) “Lokia” idi. Doğumlara yardım ettiği zamanlar “Kalligenia – güzel çocuklar veren” diye nitelendiriliyordu.

Sonraki ozanlarca “Ay”ı temsil ettiğine inanılmaya başlandı. Foebus (Apollon) “Güneş” idiyse o da “Ay”dı. Artemis de dişi Güneş kabûl edilerek bu kimliği ile “Foebe” ve “Ay” kimliği ile “Selene -Lâtincede Luna” olarak anılılırdı; ancak, bu isimler kökenleri bakımından ona ait değildi; “Foebe” eski tanrılardan (Apollon ile ilgisi olmayan) bir Titan’dı. Selene de başka bir “ay-tanrıça”nın ismi olup, ilerde Apollo ile karıştırılmaya sebebiyet verecek olan güneş-tanrısı Helios’un kız kardeşi idi. Artemis’in “Ay Tanrıçası” sayılması, bazı son ozanlara göre, Ay’ın periodik devri ile kadınların âdet dönemleri arasında paralellik bulunmasındandır. Son Klâsik dönemin ozanları Artemis’i Hekate ile aynı kimlikde kabûl ediyorlardı. Onlara göre “üç formda” bir tanrıça idi: 1) Yeryüzünde Artemis, 2) Gökyüzünde Selene, 3) Karanlıklara gömülmüş yer altında Hekate… Hekate “Hilâl”in karanlık yanının, “Ay”ın bulutlar ardına gizlendiğinde karanlık gecelerin tanrıçası idi. Karanlığın gizlediği seyyiatın sorumlusu idi. Bazı yolları belâ ve kötü ruhların etkilerine açılan “Kavşakların Tanrıçası” idi. Ormanda edalı edalı koşuşturan çok sevimli bir avcı kız halinden, ışığını, karanlığın örttüğü yeryüzüne serperek insanlarda huzur verici duygular esinlendiren “Mehtap” halinden; Doğa’dan çiçek, meyve, sebze toplayarak kullarına dağıtan bir bakire bereket tanrıçası halinden korkunç ve tehlikeli bir ilahî varlığa dönüşmesini, gene insanın içindeki düaliteyi temsil etmesi ile mi açıklamak gerek?

İ.Ö. II. Bin yıllarında, Elenes (Yunanlar) denen barbar kabileler Peloponeze göçtüklerinde, yabanıl kırsallığın bakire bir tanrıçasını da beraberlerinde getirmişlerdi. Bu Hanım Ağa, burada “Enodia – Yaya Yolların Tanrıçası”, “Öklia – Muzaffer”, “Agra – Avcı” gibi isimler aldı. Bazı tarihçilere göre Giritte tapınılan (Anadoludaki “Kıbele”ye benzeyen) “Dağların Anası”ndan alınan esinle Yunanlıların kült’ü olmuştur. Attika’da “Halai Araphenides”deki “Tauropolia – Boğa Şenliğinde” “Artemis Tauropolos – Boğa Tanrıça”ya sunulan kan töreni de Artemis kült’ünün Minator (boğa başlı canavar) efsanesinin söylendiği Giritte doğduğunu doğruluyor. Ayrıca, İ.Ö. XIII. Yüzyıl Linear B (B hattı) yazıtlarında tam belirgin olmamakla birlikde “Artemis” adı deşifre edilmiş. Bu Giritli tanrıçanın Britomartis (Tatlı Bakire) diye ikinci bir adı da var (daha başka isimleri de olabilir). Ama, Minos uygarlığından farklı yanları görülmesi bakımından Anadolu uygarlıkları ve Yunanlıların kendi doğa tanrıları ile kimlik karışımından hasıl olduğu belli. İ.Ö. XIII-XII. asırlar boyunca Ege, Doğu Akdeniz ve Anadoluyu altüst eden Völkerwanderug (kavimler göçü) sırasında Deniz Halklarının saldırısına uğrayan Mikenos halkı, Egeyi geçerek Küçük Asyaya göçmesi üzerine orada Sibele (Kıbele) adındaki o yörenin en tanınmış ilâhesi Magna Mater’i (Büyük Anne’yi) bulmuş. Anaerkil Anadoluda bu annenin bir eşi varmış; ama karşısında çok zayıf kalan bu adamın kendisine yaklaşma girişimi ölümü ya da iğdiş edilmesi ile sonuçlanmış. Artemisin simgelerinden geyik ve köpeğin Anadoludaki Miken kalıntılarındaki heykellerde de görülmesinden bu kuram güç kazanıyor. Yalnız, Yunan geleneklerinde ve törensel uygulamalarda bir eş ya da iğdiş edilen rahip yer almıyor. Ayrıca, Artemisle bağlantılı kültler çok çeşitli. Örneğin, Fokis’de ve bazı başka yerlerde, anlamı bilinmeyen “Lofria” epitetli Artemis’e çok sayıda hayvan kurban edilir, bunlar yakılan bir cenaze ateşinin üzerine yığılırdı. “Artemis Agrotera”ya (Vahşetin Tanrıçası) Maraton utkusundaki yardımına karşı duyulan minnetin ifadesi olarak her yıl 500 keçi kurban ediliyordu. İnsan kurbanı uygulaması Öripides’in “İfijenya Toris’de” adlı eseri üzerine kaldırılmış (Hazret-i İbrahim’in insanların kurban edilme adetini, ancak, yerine hayvanları ikame ederek kaldırabilmesi gibi). Çeşitli kaynaklar, Karya’dan Dorların yerleştiği Sicilyaya uzanan hat üzerinde bir çok mevkie, değişik ozanlarca ayrı ayrı onun doğduğu yer olarak bakıldı. Onun onuruna, İ.Ö.VII. yüzyılda yaşamış ozan Alkman’ın lirik şiirlerinin, tanyeri ağarmadan bakireler korosu eşliğinde, okunduğu Sparta doğusundaki kutsal merkezde ona (anlamı bilinmeyen) “Ortia” lâkabı verilirmiş; her halde bu da, kendisinden önce tapınılırken yerini aldığı eski bir ulu ruh…

Doğurganlık tanrıçası olarak çoğunlukla Minoen “Eileithyia” ile özdeşleştirilmiş, “Anne”liği gebeliğe bağlı bir fiilî durum olarak gören bazılarınca “Kourtrophos – Hemşire” olarak anılmıştır. Artemis’in erdenlik ve iffet’i, Ege bölgesinin Deniz Halklarınca istilâ edildiği ve kültürel ve tarihsel karanlığa gömüldüğü dönemde (İ.Ö. 1100-800) ya da bu dönemden hemen sonra bir simge olmakdan çıkarak, bekâretin aile namusunu temsil eden dinî bir değer olduğu şeklinde katı bir inanca dönüşmüş. Kallisto mit’inin kült’ü, Tanrıçanın kendisine bağlanmış rahibelerin bakire olmaları gerekirken, bunlardan birinin hamile kalmasına tahammül edemiyerek, atasözlerine geçmiş ünlü öfkesi ile yay ve okunu yöneltirken, kazaen de olsa oku elinden kaçırarak onu öldürmesini betimler. Bu bağlılık Öripides’in “Hippolitos” adlı eserinde uç noktasına varmıştır; yarı tanrı olan Hippolitos adındaki genç ebedî erdenlik için Tanrıçaya yemin eder; onun bu tavrı Sibele’nin, kendilerini iğdiş eden rahiplerine benzer; yalnız onun iğdişliği fizik değil, manevîdir. Yabanıl arazide hane ve topluluk dışı yaşamı ve cinselliği tadamaması ile Artemis Olimpos tanrıları ailesinden bile sayılmaz. Bazı topluluklarda, özellikle “Artemis Öklia” kültünde, evlenme törenleri, bekaret kaybı öncesi duyulan endişe ve heyecanı yatıştırma amacı ile, onun onuruna icra edilirdi. Mora yarımadasının bir çok yöresinde onun adına yapılan danslar, toplum dışı, yabanıl karakterini yansıtır; vahşî, bazen fallik (erkek cinsel organlarının teşhir edildiği) ögelerle, timpani ve kamış flütler eşliğinde, maskeli katılımcılarca icra edilirdi.

Egemenlik alanındaki mahremiyetini ihlal ettiği için Artemis tarafından erkek bir geyiğe dönüştürülen Akteon’un, çocukları Artemis ve Apollon tarafından oklanarak öldürülen Niobe’nin, Öripides’in trajedilerinde yer alan İfijenya ve Hippolitos’un öyküleri ayrıca anlatılacaktır.

Çok çeşitli kılık ve biçimlere giren Artemis’in, Efes’i ziyaret edenlerin tanık olduğu gibi, bereket ve doğurganlığı simgeleyen çok sayıda memesi olan tasvirleri de var; ancak daha yaygın görüntüleri, sanatın inceldiği dönemlerde yapılan ve en güzel örneği Parisde Louvre müzesinde sergilenen, geyik ve köpek beraberindeki avcı kıyafetli heykelleridir. Bu heykel daha önce Versailles Sarayında teşhir edildiği için “Versailles Artemis’i” diye adlandırılmıştır. Gene Louvre’da, Roma’nın 20 km. kadar doğusunda eski Latium kenti Gabii’de bulunmuş ve Artemis’in drapörili harmaniye içinde, soylu bir tanrıça imajı ile göründüğü heykeli vardır. Efes’de İ.Ö. 560-550 yıllarında inşa edilen (daha çok Diana Mabedi olarak anılan) Artemis Tapınağı (Artemision) Dünyanın yedi harikasından biri sayılıyordu; bu görkemli eserden, geçirdiği talihsiz süreçler sonucu bugün pek iz kalmamıştır. Bunun dışında, Yunanistanda İon adalarından Korfu’da ve ülkemizde, Rahmetli Ekrem Akurgal hocamızın “Ancient Civilizations and Ruins of Turkey” isimli İngilizce eserinde ve Türkiyede uzun yıllar araştırma ve hocalık yapmış George E.Bean’in, İnci Delemen çevirisi dört ciltlik “Eski Çağda Türkiyenin Çeşitli Bölgelerini” anlatan eserinde ayrıntıları görüleceği üzere Salihli ilçemizde Sardis’de (Sart), İzmir Klarosda, Antalyanın Güllük Dağında Termesos’da, Magnesia ad Meandrum’da (Mendres Irmağı üzerinde Magnesia – Manisa dediğimiz Sipilen Magnesia’sından farklı bir nokta) Artemisionlar bulunmaktadır. Keza, aynı Magnesia, Sardis ve Arykanda’da Artemis sunakları vardır.

Kendisine izafe edilen niteliklere uygun olarak “Artemis”isminin bugünün kültüründe kullanıldığı yerlere gelince:
Bekâret ve iffeti simgeleyen Artemis ismi bugün de Yunanlı ailelerce kızlarına verilmektedir. Bunun Lâtin versiyonu Diana adının Batıda daha yaygın olduğunu biliyoruz. Dünyanın yedi harikasından ülkemizde bulunan ikincisi Bodrumdaki anıt-mezara adını veren Karya kralı Mausolos’un eşi de (aynı zamanda kız kardeşi) Artemisia adını taşır. Botanikde, aromatik ve baharat lezzetli bir bitki grubuna, belki de bâkir, kıraç alanlarda 100 türü yetiştiği için “Artemisia” adı verilmiştir. Aya iniş’e yönelik “Apollon Projesi”nden sonra, “Artemis Society International – Uluslararası Artemis Derneği”nce düzenlenen ve Ay’a turistik uzay gezilerini hedefleyen “Artemis Projesi” ortaya çıkmıştır. Genetik biliminde DNA analizlerinin sonucunu gösteren bir tekniğe “Artemis” adı verilmiştir. Java sistemi ile çalışan serbest bir bilişim difüzyonuna “Artemis Yayını” denmektedir. Tasarruflarını değerlendirmek isteyenlere yapılacak rehberlik çerçevesinde “Artemis International Solutions Corporation – Artemis Uluslararası Sorun Çözümü Kurumu” tarafından oluşturulmuş bir “yatırım planlama sistemi” vardır. ABD’nin tüm üniversitelerinde kadın ve çocuk sorunlarını konu edinen “Artemis Kadın Araştırmaları Rehberliği”programı uyglanmaktadır.


/Afrodit

Haziran 1, 2007

olymaphrodite.jpgaşk ve güzellik tanrıçası

AFRODİT : Teogonia’dan naklen Uranos’un kanlı tohumlarından Kıbrısda Baf sahilinde köpükden doğduğunu yani Kronos’un kardeşi olduğunu anlattığımız bu tanrıça, Homeros’un Ilyada destanında, Zeus’un Dione’den doğma kızı olarak tanıtılır.

Afrodit, şuh kahkahalarla gülmeyi seven, “aşk” ve “güzellik” tanrıçasıdır. Tüm tanrıların ve erkeklerin akıllarını çelip onları yoldan çıkarır; kurbanlarına, baştan çıkardıklarına işveli tavırlarla güler, onlarla istihza eder. Hesiodos’a göre, doğrudan doğruya Kıbrıs’da köpüklerden doğan, başka ozanlara göre Sintera adası yakınlarında doğdukdan sonra Kıbrıs’a giden Afrodit, bazen “Sinteralı” bazen “Kıbrıslı” diye de anılır. Ona “VENUS” adını veren Romalı ozanlar da onu aynı niteliklerle tanımış, değişik çeşnideki şiirleri ile onun hakkında benzer öyküleri işlemişlerdir. Güzellik evrene onunla gelmiştir; önünde rüzgârları ve fırtına bulutlarını sürükleyerek denizlerde gezinir; bulutların arasından göz kamaştırıcı ışıklarını gösterir; rastladığı topraklarda rengârenk çiçeklere can verir; deniz dalgalarının coştukları vakit hasıl ettikleri sesin onun şakrak kahkahaları olduğu hayâl edilir. Onsuz bir evren zevk duygusu ve güzellik anlayışından yoksun kalacaktır. Afroditi betimlerken ozanların çizdikleri tablolar böyledir. Ama, kahramanların savaş sahneleri ile yüklü Ilyada’da olduğu gibi farklı görüntüler verdiği de olmuştur; burada, bir ölümlünün ona saldırmakdan korkmadığı yumuşak, zayıf bir yaratıkdır. Daha sonraki şiirlerde ise yaşadığı koşulların etkisi ile, erkekler üzerinde yıkıcı ve ölümcül bir etki yapan kötü ruhlu ve hilebaz kimliği ile tanıtılır. Öykülerin çoğunda “demircilik tanrısı”, çirkin ve topal “HEFAYSTOS”un (Romalılarda Vulkan) karısıdır; başda ADONİS ve ARES olmak üzere başkaları ile aşk yaşar. İffeti temsil eden “Afrodit Urania”dan ayrılması için, bazıları ona görkemli, gösterişli anlamında Pandemos sıfatını vermiştir. Pandemos’un “pan= tüm, bütün; demos= halk” şeklindeki etimolojisinden “popüler”, “tüm halka ait” anlamını da çıkarabiliriz. Sanatta simge olarak “mersin ağacı” ile, sevdiği hayvanlardan güvercin, kırlangıç ya da kuğu ile birlikde betimlenir. Bu tanrıçaya duyulan sevgi nedeni ile Anadolu’da bir çok kent’e “Afrodisyas” adı verilmiştir. Aydın’ın Karacasu ilçesine bağlı Geyre köyündeki aynı isimdeki ören yerindeki Afrodisyas kurulduğunda bir heykeltıraşlık okulunun merkezi olmuştu.

Yeni çağlar edebiyat ve kültürüne etkisine gelince, başda Pierre Louis’nin 1896’da yazdığı unutulmaz “aphrodite” olmak üzere aşk ve şehvet romanlarına esin kaynağı olmuş. Plastik sanatlarda, Atinadaki (öyküsünü sonradan vereceğimiz) ünlü Partenon tapınağının mimarı Faydias ve IV. Asırda yaşamış (aynı isimde gene bir heykeltıraş torunu olan) Praksiteles gibi Yunanlı ustaların eserlerinden başlayarak her çağda “ kadın güzelliği normu” olma iddiası ile yapılan sayısız Afrodit heykelleri müzeleri doldurmuştur.

Afros’un köpük demek olduğunu söyledik; bu anlamı ile zamanımızda kullanılan bazı sözcüklerin terkibine girmiştir: “afro-saç”; köpüklü şarap şişelerindeki gaz basıncını ölçmeye yarayan barometre demek olan “afrometre”, sodyum karbonat çiçeksimesi “afronatron” gibi… Afrodit’in kimliğini ima eden sözcüklerden “Afrodizyak”(cinsel arzuyu kamçılayıcı madde) örnek verilebilir.


DÜNDEN BUGÜNE UNUTULMAYAN EFSANELER

Mayıs 29, 2007

achilles101.gifACHİLLES

atlas051.gifATLAS

midas04.gifMİDAS

pan11.gifPAN

Dönelim Pan’a; “Orpheus” öyküsünde müzisyenliği ile rol alacağı için bu yanından söz edelim. Gene Ovidius’un naklettiği bir öyküye göre, Pan kırlarda dolaşırken “Syrinx” adında bir nimfaya gerçekden aşık olur ve peşine düşer; büyük korku içinde kaçan kız tam yakalamak üzere iken kardeşleri nimfalar tarafında bir küme kamış haline getirilir. Sevgilisine kavuşmak azminde olan Pan “gene de benim olacaksın.” diyerek bu kamışlardan yanyana birleştirilmiş flütlerden (bugün de “Syrinx” adını taşıyan) bir tür armonika icad etmiş ve perinin flütlerden çıkan sesi ile hasretini gidermeye çalışmış. Virtüözü olduğu bu enstrümanla girdiği müzik yarışmalarına çeşitli öykülerde rastlayacağız.

procrustes07.gifPROCRUSTES

prometheus09.gifPROMETHEUS

Prometheus ise “Pro = ön” ve “merimna = düşünce” sözcüklerinden türemiş olup “Ön görüşlü – ileri düşünceli” demektir. Öc alma demek olan “tisis” masdarından geldiğini de söyleyenler var ama bunu da ben pek isabetli bulmuyorum. “Pro” zamanımızda her dilde kullanılyor (doğması olasılığı olan bir sorunun çaresinin baştan düşünülüp önlem alınması anlamına gelen “pro-aktif” gibi). Dizimizin başlarında sanat perilerinin annesi “Mnemosine”yi tanıtırken, bunun Yunanca bellek anlamındaki “mneme” ile ilgili olduğundan söz etmiştik (Lat. memoria, Fr. Mémoire, İng. memory ; “anıt” demek olan Lat. memento, monumentum batı dillerine “monument” olarak geçmiştir). Yunanca “Mne” ya da “me” kökü, salt, belleği değil pek çok zihinsel etkinliği anlatan kavramın türemesine yol açmış (zaten sanat perileri de çok çeşitli zihinsel beceriyi temsil ederler); bu bağlamda Yunanca “merimna”, Latince “mens” düşünce, akıl demektir; “mental = zihinsel” sözcüğü de oradan gelir.

Yunan kültürünün kökenleri ile ilgili bir anektod’a değineyim: İ.Ö. VI. Yüzyılın tanığı olan, çok güçlü belleği ve keskin gözlemcilik yeteneği ile ünlü, tarihçiler piri Bodrumlu Herodotos “Historie’sinde, Mısır’ı gezerken bu ülkeye hayat veren Nil ırmağının her yıl düzenli taşkınları dikkatini çektiğini, bunun nedeni hakkında Mısır yerlileri ve rahiplerinden görüş almak istediğinde kendisine Mısır tanrılarının öykülerini anlatma dışında bir yanıt verilemediğini yazar. Kendi aklını kullanarak taşkınların doğal ve rasyonel açıklamalarını yapmaya çalışır; doğallıkla, hidroloji ve klimatoloji konularında o zamanki bilimsel verilerin yetersiz olması isabetli bir kuram yapmasına elvermez. Ancak, Herbert J.Müller, onun rasyonel arayış yolundaki tavrının Yunan pozitif düşüncesinin ve bilimdeki başarısının çıkış noktası olması bakımından çok değerli olduğunu vurgulamaktadır. Ne var ki, binlerce yıl süren, her bilim dalında göz kamaştıran başarılar kaydeden Mısır uygarlığı sahiplerinin rasyonel düşünceden yoksun olduklarını nasıl düşünebiliriz. Mısır’da bilim ve kültür, Polonyalıların çevirdiği “Firavun” adlı filmin, daha önce hesapladığı “güneş tutulması” olayı ile halkı gizil güçlerine inandıran Amon rahibi pasajında görüldüğü üzere ezotorik (bir zümre tarafından anlaşılabilen, mahrem, kapalı devre) bir etkinlikdi. Bilim, dinle örtülüyor; din, üretimi sağlayacak bir teknoloji olarak kullanılıyordu; savaş esirlerinin, kölelerin yanında, firavunlar ya da rahipler yararına can siperane hizmetin cennet kapılarını açacağı inancına koşullandırılmış büyük kitlelerin istismarına dayanan politik teknoloji… Okur-yazarsız büyük kitleler bir yana, bilim, belli bir zümre dışındaki okumak isteyen insanların da hizmetine açılmıyordu; bu amaçla fonetik (ses simgeleri harflerden oluşan) alfabeler değil, (hiyeroglif, kuneiform-çivi yazısı, çin yazısı gibi) ideogramlar (fikir yazıları) kullanılıyordu ; çünkü bu tür alfabelerin ögelerine farklı anlamlar verilerek aktarılması olanağı vardı. Yoksa, fonetik alfabe icadı düşünülememiş değildi. İ.Ö. 1700-1500 yılları arasında Akdeniz’in doğusunda Kuzey Semitik alfabe ortaya çıkmış, bu İ.Ö.1000 sıralarında Fenikelilerce geliştirilmiştir.

Amon rahiplerinin tekelinde olan Mısır bilim ve felsefesini, bir çok yunanlı filozofun bu rahiplerle bizzat temas ederek öğrendiklerinden söz etmiştik. Mısır’ın büyük merkezî gücü bir noktadan sonra onun zaafını teşkil etmiş; onun binlerce yıl süren uygarlık ve bilimi nerede ise birdenbire çökmüştür. Yunan’ın bilimi geliştirmedeki marifeti, coğrafyasının küçük küçük site devletler oluşmasına yol açmasındandır; irfan sahibi bir adem içinden çıktığı sitede rahatsız edilirse çoğu kez kolaylıkla nakli mekan ediyor, yurt edindiği yeni sitede bağırlara basılabiliyordu. İnançsızlığı nedeni ile canından olan Sokrates tek Yunan filozofu gibi görünüyor. Anaksagoras, Aristoteles sıkıyı görünce başka yerlere sığınıvermişlerdir. Bunlardan ve İ.Ö.V. asırda yaşamış Abdera’lı (Trakyada Nestos ırmağı ağzı yakınında antik kent) erdemci filozof Protagoras’ın “Peri Theon – Tanrılar hakkında” isimli kitabında agnostik tavrını ortaya koyması üzerine kitaplarının halk önünde yakılmasından başka baskı olayına pek rastlıyamıyoruz Yunanda… Fonetik alfabe ve Peripatetiklerin (gezinti sırasında bilimsel sohbet yapanlar) akademia geleneği Ege’nin zaferini getiriyor. Yunan mitolojisinin de tanrısal konulara ironik bakışı ve ibret verici realist allegoriler yaratma gücü bu doğal özgürlük ortamından beslenmiş. Nitekim aşağıda vereceğimiz “Prometheus” sergüzeştinde Tanrı Zeus’dan çok, insanî duyguları ile her hangi bir tiran’ın, mütegallibe’nin köleleri kabûl ettiği varlıklara karşı ihtirası irdeleniyor. Kölelik kurumu Yunanda da vardı ve hatta erdemli filozoflarca bu doğal görülüyordu (Kölelik sebebine dayalı 1861-65 Amerikan iç savaşını bile, insanî duygulardan çok, yeni gelişmeye başlayan teknolojinin Güneydeki karın tokluğuna çalışan köle gücü ile henüz rekabet edememesine bağlayanlar var).

itolojik kişiliklerin, değişik toplumların belli kültlere farklı değerler vermeleri (ör. pro/yandaş ya da anti/karşı olmaları, farklı kökenler göstermeleri) ve ozanlarca kendi mesajları uğruna kullanılmaları sonucu binlerce yıl boyunca ele alınışlarında geçirdikleri evrim kısaca anlatılabilecek gibi değil; aşağıdaki öyküde “Hermes”i felâket habercisi, olumsuz yanı ile göreceğiniz gibi, Prometheus’un serüvenleri hakkında rivayet muhtelif.

PROMETHEUS VE EPIMETHEUS: Zeus, titanların desteğindeki babası Kronos ile savaşını, bir tek titan Iapetos ve onun oğullarından biri Prometheus sayesinde kazanabilmişti. Bu öykümüzde, Prometheus’un uzun süren mutluluk dolu Altın Çağ sonunda Yeryüzünü dolduran erkeklere daha fazla yardımcı olabilmek için ateşi çalıp erkeklerin emrine vermesine karşı olan Zeus’un kadın’ı yaratmasını ve Prometheus’a karşı dinmeyen tanrısal gazabını anlatacağız. Platon, erdemin öğretilebilirliği ve tekliği üzerine Protagoras* dialogiasında, tanrıların arz üzerinde erkekleri ve hayvanları yarattığında, Prometheus’un Atena ve Hefaystos’dan çaldığı ateşi insanların emrine verdiğinden söz eder. Bu bakımdan, erkeklerin yaradılışı mitolojinin karanlık bir noktasıdır; sonradan erkekleri çaldığı ateşle çamuru pişirerek Prometheus’un yarattığına inanılmıştır. Hesiodos’un bir öyküsüne göre Zeus’u ilk kez öfkelendiren Prometheus’un, kurban törenlerinde insanları kayırması olmuşdu. Prometheus büyük bir öküz kesmiş ve yenebilir en iyi parçalarını özel olarak paketlemiş; üstlerine barsaklar gibi sakatatı örterek saklamış; kemikleri ise parıldadığı için cazip görünen yağlarla örterek Zeus’ sunmuş. Zeus beyaz yağları kaldırıp ustaca saklanmış kemikleri görünce tepesi atmış, fakat durumu geçici olarak idare etmeyi tercih etmiş; yalnız insanlara daha fazla hareket olanağı vermemek için onlardan ateşi saklamış. Bu olaydan sonra tanrılar için sunaklarda kemiklerin ve yağların yakılması geleneği uygulanmaya başlamış. Prometheus ateşi çalarak Yeryüzüne getirmeyi başarmış; insanlar bununla etleri pişirip, daha rahat yeyip beslenir olmuşlar; ayrıca madenleri ergiterek (silâh da dahil) pek çok madenî ürün yapmışlar. Doğallıkla, İnsanların ve Tanrıların Babası için bu hazmedilebilecek bir davranış değildi. Önce insanlardan sonra da onların destekçisinden öç almaya yemin etti. İnsanlar için çok tatlı, çok şirin, çok çekici, utangaç görüntülü bir baş belâsını, genç kızı yarattı; tüm tanrılar kıza, aralarında, gümüş iplikden bir giysi, seyretmeye doyulmayacak güzellikde işlemeli bir peçe, nadide çiçek goncalarından derlenme bir çelenk ve ışıl ışıl parlayan bir altın taç bulunan sayısız armağan verdiler. Kızın her türlü olumlu niteliğe sahip olmasını ve aldığı armağan bolluğunu anlatmak için kıza “Pandora – Herkesin bağışladığı” adını koydular (Yun.ca, “pan = tüm, her şey; “Panarabizm”, “Panslavizm” gibi siyasal ideoloji terminolojisine de geçmiştir. “Dora” ise gene Yun.ca “armağan demek olan “doron”un çoğuludur; masdarı: “dorme = hediye etmek” Lâtince ye “donare” olarak geçmiştir. Çağdaş dillerde de hâtta Türkçe tıp teminolojisinde “donatian = bağışlama”, “doneur, donör = bağışlayıcı” kullanılır). Olaganüstü güzellikdeki bu belâ onu bakanların soluğunu keser oldu. Onunla, erkeklerin iblisi kadın ırkı Dünyaya ayakbastı.

Pandora hakkında anlatılan başka bir rivayet, ruhunun kötülüğünden değil, meraklı olması yüzünden belâlara kaynaklık ettiği yolundadır. Tanrılar, her birinin, içine zararlı birer nesne koyup kapattıkları bir kutuyu da ona armağan etmişler; fakat içini kesinlikle açmamasını tembihlemişler ve eş olması için Epimetheus’a göndermişler. Kardeşi Prometheus’un, Zeus’dan gelen hiç bir şeyi kabûl etmemesi gerektiğini ikaz etmesine karşın Epimetheus kızı sevgi ile bağrına basar. Ancak, evlendikden sonra onun kaprisleri ve merakını yenememesinin getirdiği felâketler karşısında kardeş öğütü dinlememenin ne ölümcül bir hata olduğunu anlar (“Epimetheus = sonradan düşünen” yani aklı sonradan başına gelen demek – Astronomide, bu isim Saturn’un en içdeki uydusuna verilmiş). Pandora kutunun içinde ne olduğunu öğrenme tutkusunu yenememişti; bir gün tanrıların talimatını kulak arkası ederek kutunun kapağını açtı; dehşet içinde, insanlık için ölümcül hastalıkların, dayanılmaz kederlerin, ayrılık acılarının, savaş çöküntülerin etrafa yayıldığını gördü. Panik içersinde kapağı kapadı, fakat artık çok geçti; kutuda sadece bir şey kalmıştı: UMUT. Pandora’nın kutusunda bugüne kadar özenle saklanan “umut” verdiği yapay ve geçici huzurla çoğu insanları ayakda tutabilen tek güç oldu. İnsanlar da Zeus ile aşık atılamayacağını öğrendiler.

Hesiodos’un öteki öyküsüne göre, Zeus, erkekleri, kendileri için kadın yaratmakla cezalandırdıkdan sonra dikkatini, en büyük günahkâr olan kendi egosuna çevirdi. Prometheus’un yardımı ile tanrıların yeni hükümdarı olmuş fakat ona karşı gönül borcunu unutmuştu. Onu, hizmetkârları Dinamis (Kuvvet – “dinamik” sözcüğünün kökeni) ve Via’ya (Şiddet – batı dillerindeki “violance”ın kökeni) yakalatıp, Kafkas Dağlarında bir kayaya, kırılması olanaksız zincilerle bağlattı. Tanrının gücü ile eş koşmanın bedelini bu korkunç ağırlıkdaki zincirlerin altında ebediyen inlemeye mahkûm etmekle ödetti. Trajedi yazarı Eskilos’un “Prometheus Desmotes – Zincire vurulmuş Prometheus” isimli oyunu da bu öyküyü konu almış; Zeus’un önce (Dünyanın öteki ucu) İskit ülkesinde, Kafkaslarda zincirlediği, boyun eğmemedeki inadı yüzünden de Tartarus’a (Cehenneme) gönderdiği Titanı insanlığa tüm sanat ve bilimleri getiren, bunları koruyan varlık olarak yüceltmiştir. Zeus, günün birinde, kendisini tahtından indirecek, tüm Olimpos tanrılarını Gökyüzündeki makamlarından atacak bir oğlu olacağı, bu çocuğun annesinin kimliğini sadece Prometheus’un bildiği duyumunu almıştı. Tanrıların iletişimcisi Hermes’i, Kafkas Dağlarında azap çekmekde olan Prometheus’a elçi olarak gönderdi. Hermes, Titandan bu sırrı açıklamasını istedi; Prometheus: “bir okyanusdan dalgalarını durdurmayı istemek, benim bu sırrı size vermemeden daha kolaydır” yanıtını verdi. Hermes, ona inadında ısrar etmenin ızdırabını kat be kat arttıracağı uyarısını yaparak, ağzı kanlı bir kartalın sonsuza kadar gelip bedenini didik didik edeceğini, karaciğerini lokma lokma yiyeceğini söyledi. Ama, hiç bir şey, hiç bir tehdit, hiç bir işkence Prometheus’un azmini kıramadı. Bedeni bağlı fakat ruhu özgürdü. Zeus’a karşı zamanında görevini yapmış, insanlara da yardım elini uzatmıştı: artık, hiç bir zulüm ve baskıya boyun eğmeyecekti. Ona çektirilen işkence son derece haksızdı; her ne pahasına olursa olsun zalim güc’e karşı göğüs gereceğini Hermes’e bildirdi. Hermes: “bu çılgınca lafları daha fazla dinlemeye vaktim yok; müstehak olduğunu gör!” diyerek, ayrıldı. Eskilos’un “trilogia”sından (üçlü eser) sonuncusu kayıp olduğu için onun hikâyesinin sonu bilinmiyor.

Prometheus’un kuşaklar sonra serbest bırakıldığını biliyoruz; ama, bu kurtuluşun ayrıntıları hakkında hiç bir bilgi bulunamıyor. Öyküyü ele alan ozanlar kendi mesajlarını vermeye çalışmışlar. Tuhaf bir söylenceye göre Kentavr’lardan* Kiron kendi ölümsüzlüğünden feragat ederek onun yerine ölmeyi seçmiş. Hermes, zaten, Prometheus’u Zeus’u dinlemesi için iknaa çalışırken, göz dağı vermek niyeti ile, ancak bir tanrının kendi iradesi ile onun yerine acı çekmeye razı olması ve güneşin yerini karanlığa terketmesi, ölümün siyah derinliklerine inmesi halinde kurtulabileceğini söylemişti. Demek, umudu kesmemek gerekmiş; yumuşak başlı Kiron böyle bir özveriyi göstermiş. Başka bir söylence de, Herakleytos’un, Prometheus’un karaciğerini didikleyen kartalı öldürüp, zincirlerinden kurtardığı şeklinde. Fakat saygınlığına halel getirmek istemeyen Zeus’un böyle bir zaafı nasıl gösterdiği, öğrenmek istediği sırrı Prometheus’un açıklayıp açıklamadığı meçhûl. Görülen o ki: iki taraf için de onurlu bir anlaşmaya varılmış. Prometheus’un adı,** antik Yunandan günümüze, asırlar boyunca, geleceği aydınlatmak amacı ile yola çıkan bükülmez iradeli bir karizmanın, adaletsizliğe ve kuvvetin iktidarına yiğitçe başkaldırmanın simgesi olmuş.

Bu hikâye aynı zamanda, çözümsüz görünen kadın erkek ilişkilerine farklı düzeylerdeki bakışların ardındaki psikolojik yapıların ince bir eleştirisidir. Gelecek yazı dizimiz, binlerce yıldan beri yazılmış aşk öykülerinin belki de en duygulusu (Orpheus ve Eurydice) olacak.

* Kentavr’lar : “Lapit”ler kralı İksion’un oğulları, üstü insan altı at yaratıklar. Atları ile ünlü Teselyada yaşarlar. Babaları İksiyon, işlediği bir cinayeti Zeus’un affetmesine karşın ona namkörlük ettiği için Yeraltı ülkesine gönderilmiş; orada, ateş saçarak sürekli dönen bir tekerleğe bağlanma cezasına çarptırılmış. Herakleytos hikâyesinde bunları daha ayrıntılı anlatacağız.

** Prometheus adının “İleriyi gören” anlamına geldiğini bu dizimizin 18. yazısının notunda bildirdik.

sisyphus02.gifSİSYPHOS

SİSİFOS : Hilebazlığı zekanın bir erdemi kabûl eden; kurnazlığın ürünlerini olumlu değerlendiren üç kağıtçılar pîri olarak mitolojide çok popüler olmuştur. Ölüme oyun oynayacak derecede kurnaz olmasından dolayı, Odiseos’a da Sisifos’un oğlu olmayı yakıştırmışlardır. Sisifos yakaladığı hırsız Otolikos’un Attika kralı Leartes ile evlenmek üzere olan kızı Antikleia’yı baştan çıkarmıştı; birleşmelernden Odiseos doğmuştu.. Yaptığı kötülüklere karşı, Yeraltı ülkesinde, koca bir kayayı ite çevire bir tepeye çıkarma cezası aldı. Her defasında tam tepeye ulaşacağı sırada kaya elinden kaçıp aşağı yuvarlanır, o da kayayı yeniden çıkarma zorunda kalırdı. Homeros’un övdüğü Sisifos’un mizacı üzerinde farklı değerlendirmeler yapılmış; (Rumca argodan “fos çıkmak” biçiminde Türkçeye de geçmiş olan) “Sisifos” adı “her girişimde boşa çıkan yararsız ve absürd çaba”lara mesel olmuşken, Fransız yazar ve düşünürü Albet Camus “Le Mythe de Sisyphe – Sisifos Efsanesi” isimli eserinde, tanrılara karşı duruşunu bugün de ibretle ele alınması gereken bir örnek gibi görür; çağdaş nihilizmle açıklayarak, anlamsızca ve umutsuzca da olsa bu cezadan gözü yılmak şöyle dursun mutlu olduğunu; bir gün haksızlığın sona ereceği bilinci ile geçici kaderini umursamadığını söyler. Ona göre “Sisifos” zulme karşı direnci simgeleyen bir kavram olmuştur.
styx08.gifSTYX

tantalus03.gifTANTALUS


TANTALOS : “Odiseos” destanında adı geçecek olan Tantalos’un aslında, İ.Ö.VI. asırda Spilos (Manisa Dağı) eteklerinde yaşamış bir kral olduğu ileri sürülür; mitolojiye göre ise, Zeus ile bir ölümlü kadın olan Plutonun çocuğı imiş. Hem bağ ve bahçelerinin bereketi hem de yeraltı madenlerinin zenginliği yönünden şanslı olan Spilos’da Frigyalılara hükmeden Tantalos tanrıların sofrasına oturan tek insanmış. Ama, tanrıların yiyeceği ambrosia ve içecekleri nektar’dan çaldığını uluorta yeryüzünde anlattıyordu. Bir gün, tanrıların gerçekden her şeyi sezip sezmediklerini sınamak için, onlara verdiği bir şölen’de oğlu Pelops’u kesip önlerine koyar. Bu günâhının cezasını (Odisea’da göreceğimiz üzere) Yeraltı ülkesinde bir göle, çenesi hizasına kadar ayakda tutulmakla çektirilir; başının üzerinde meyveler dolu dallar sarkar; acıktığında yemişlere uzanınca dallar çekilir; susayınca çenesi altındaki suyu içmeye çalışır, bu kez su kaybolur. Bu öykü, zamanımızda da, birisinde bir umut verip, sonradan bu beklentiden yoksun bırakılarak yaratılan düş kırıklığının “Tantalos işkencesi” olarak nitelenmesine esin vermiş.
titan06.gifTİTAN

herc01.gifHERCULES


YUNAN MİTOLOJİK KAHRAMANLARI

Mayıs 29, 2007

bell.gif bellerophon


PEGASOS VE BELLEROPHONTES: Bu öykünün bazı parçalarını, Homeros ve Hesiodos gibi ilk ozanlarda görüyoruz. Iliada’da “Anteia’nın Bellerophontes’e olan aşkı ve öykü kahramanının acı sonu” Hesiodosda ise “Khimaira’nın öldürülüşü” nakledilir. Pindaros bu hikâyeye ilk kez çok tatlı bir anlatımla yeni bölümler eklemiştir.

Sonradan “Korynthos” adını alacak Ephyre’de Kral Glaukos hüküm sürüyordu. Kral, Zeus’un Cehennemde tepeye ağır kaya yuvarlamaya mahkûm ettiğini anlattığımız Sisyphos’un oğlu idi. Glaukos da göksel varlıkların nefretini kazanmıştı. Çok usta bir binici ve ihtiraslı bir at yetiştiricisi idi. Atlarını, savaşlarda düşmana karşı azdırmak için, insan eti ile besliyordu. Canavar atların kurbanlarının öcünü tanrılar, Glaukos’u da arabasından devirip atlarına çiğnetip parçalattırarak aldılar.

Kralın oğlu olarak bilinen Bellerophontes adındaki çok yakışıklı ve yiğit gencin babasının aslında Denizler Hâkimi Poseidon olduğuna dair dedikodular dolaşıyordu. Gencin olağanüstü güzelliği ve gücü, Tanrıça Athenadan ders alarak bilgelik ve zekâ kazanmış annesi Eurynome’nin de tanrılar katında itibarı olması bu söylentilere destek veriyordu. Kısacası, Bellerophontesin, karşılaşacağı mücadelelerde ölümlülerin üzerinde bir avantajı olduğu kesindi. Hayattaki en büyük tutkusu, Perseus’un kestiği Medusa’nın boynundan çıkan kanalı at Pegasos’a sahip olmaktı. Talihi yaver gitti; daha doğrusu, tanrılar dileğini yerine getirdiler; Musa’ların dağı “Helikon” üzerinde Pegasos’un amansız çifteleri ile “ozanların en büyük esin kaynağı, sevgilileri “Hippo-krene – At Çeşmesi” pınarı açılmıştı. Böyle bir nimeti ortaya çıkaran bu tansıklı yaratığı, daha çok yararlı kılmak için kim ele geçirip ehlileştirecekti? Belleropontes hırsla bu işin peşine düştü. Uzun süre sonuç alamayınca Ephyre’in bilicisi Polyeidos’a umutsuz gibi görünen arzusunu açtı. Bilici ona, Athena tapınağına gidip orada uykuya dalmasını öğütledi. Tanrılar, arada bir insanlarla uykuda görüşür, mesaj verirlermiş. Bellephorentes hemen kutsal eve gitti; yatıp uykuya dalmaya çalıştı; tam yakaza geçirirken sunağın yanında, elinde altın bir nesne tutan Tanrıçanın görüntüsü belirdi ve delikanlıya seslendi: “Uyuyor musun? Hayır, kalk, kalk; peşinde olduğun küheylânı sana getirecek tılsım burada. Bunu kullanmadan önce, Pegasos’un babası Poseidon’a bir ak boğa kurban et”. Delikanlı ayakları üzerine sıçradı. Tanrıça kaybolmuş; fakat yerde som altından, görülmemiş güzellikte bir gem göz kamaştırarak duruyordu. Yüreği yeniden umut dolarak gemi yerden kaptı, tapınaktan fırlayıp, evvelâ boğa kurban’ı işini halletti. Sonra hayvanı aramaya başladı; taa uzaktan, Korynthos’un çok ünlü çeşmesi Peirene’den sulanmakta olan atın görüntüsünü yakaladı; ürkütmemeye çaba göstererek yanına yanaştı; zaten at da ona “Hoş geldin” dercesine sükûnetle bakmış; başına gem geçirilirken hiç direnmemiş, hiç huysuzlanmamıştı. Bellerophontes, artık, bu muhteşem yaratığın sahibi ve göklerin efendisi idi. Bronz zırhtan ful aksesuar giysisi ile sırtına atladığı at, ağırlığını hiç hissetmemişçesine keyifli ve muntazam adımlarla tırısa kalkmış, onun yönlendirdiği her yere uçuveriyordu.

Ancak bu mutluluk, öykülerde ayrıntıları bulunmayan bir kaza sonucu, Kahramanımızın, Belleros adındaki bir soylunun (kimi öykülere göre kendi kardeşinin) ölümüne neden olması ile zedelendi (Bellero-phontes de zaten ‘Belleros’u öldüren’ demektir. Çağdaş Yunanca ve Rumcada da “phoneus” ya da “phonikos” öldüren anlamında). Proitos’un egemenliğindeki kent’e giden (bilindiği üzere bu kral önce Argos’da sonra Tiryns’de hüküm sürmüştür. Bu konunun değişik ozanlardan nakledilen versiyonlarında söz konusu kent hakkında mutabakat yoktur; kimi Argos der, kimi Tiryns der). Bellerophontes’e kral konukseverlik göstermiş; usûlen yapılan yargılama ve arındırma merasiminden sonra sarayına kabûl etmiş. Fakat yaşlı kralın eşi Anteia (bazı müelliflere göre “Sthenaboia”) yakışıklı gence aşık olmuş. Bu sevdasına karşılık görmeyip reddedilince, onurlu genci, tecavüze kalkıştığı iftirası ile kocasına şikâyet etmiş. Masasında yemek ikram ettiği konuğunu öldürmeye gönlü kail olmayan, Zeus’un konuklara sevecen davranılması yolundaki kesin emrinden de korkan kral, aynı sonuca varacak bir düzenin planını hazırlamış. Kentten ayrılma hazırlığındaki Bellerophontes’in eline, Anadolu’daki, kayın pederi olan, Lykia kralı Iobates’e verilmek üzere bir kapalı mektup (kılıf geçirilmiş tablet) verdi. Bu kadar uzun mesafeyi kat etmek Pegasos’un sırtındaki Bellerophontes için işten değildi. Iobates, eski insanlardaki gönül zenginliği ile kahramanı, Xanthos ırmağı kenarında karşılayıp, dokuz gün boyunca görkemli biçimde ağırladıkdan sonra, mektubu görmek istedi; öldürülmesi istenen gencin infazını, Proitos’u engelleyen aynı duygularla göze alamadı. Ama Bellerophontes’in başını belâya sokacak bir maceraya sürüklemenin, tanrıların muhalefeti ile karşılanmayacağını düşünerek, ondan, kentin çok yakınlarındaki (Hephaistos bahsinde değindiğimiz ve bizim Yanartaş ya da Çıralı adını verdiğimiz) Olympos Dağının tepesindeki (Lykia dilinde “sönmeyen ateş” anlamındaki) “Khimaiara”yı öldürmesini rica etti. İfrit Typhon ile Ekhidna’nın evliliği ürünü olan bu canavar, önden aslan, arkadan yılan biçimli, ağzından ateş püskürten, alt edilmesi olanaksız, korkunç bir yaratıkdı. Fakat kanatlı atıyla kahramanız ona üstünlük sağlamıştı. Havadan hareket etme avantajını kullanarak, dağın tepesine süzüldü; isabetle attığı çok sayıda okları ile onu mecalsiz düşürdü; sonra ateş fışkıran ağzına bir kurşun külçesi tıktı; eriyen kurşun canavarın iç organlarını dağlayarak canını aldı. Onun bu canavarı alt ettiğini gören Iobates, Antalyadaki Solyma (Güllük) kentinin yaman savaşçıları Solimlerle mücadele etmesini istedi. Bu savaşı kolaylıkla kazanan Bellerophontes bu kez Amazonların üzerine sürüldü. Bu seferden de utku ile dönen gence artık Kralın kanı ısınmıştı; Glaukos’dan aldığı mektubu ona gösterdi; onun savunmasını alınca inandı ve artık çok sevdiği bu gence kızı Philonoe’yi verdi.

Lykia tahtının varisi ilân edilen Bellerophontes’in bu evlilikden üç çocuğu olur; kızı Laodameia’nın Zeus ile sevişmesinden doğacak ve Minos’un kardeşi kabul edildiği için Giritle de bağ kurulan Sarpedon Lykia kralı olarak Troya savaşına katılıp, yararlıklar gösterecektir. Bu mitos, Anadolulu Lykialılar ile Yunanlı Akaların (her ne kadar Lykialılar Troya savaşı esnasında, Troyalılar tarafında savaşa katılmuşlarsa da), genellikle ittifak içinde ve dost oldukları, çok yakın akrabalık ilişkileri kurdukları tarihsel gerçeğine ışık tutmaktadır. Mısır yazıtları, Deniz Halkları içindeki “Luku” diye andıkları Lykialıların, Akalılarla birlikte, Mısırı istilâya gelen müttefik barbarlar içinde bulunduklarını kaydeder. Gene ilerde değineceğimiz üzere, Homeros, Lykialı kahraman Glaukos’un (buradaki Bellerophontes’in Argoslu kayın pederi değil, Lykialı torunu) Akalı kahraman Diomedes ile savaş alaında karşı karşıya geldiklerinde atalarından duydukları bazı söylencelerden birbirleri ile akrabalık bağları olduğunu fark ettiklerini anlatır. Mısırdaki kayıtlarda, ülkeyi Kral Akrisios’un Tiryns kentlinin devasa surlarını inşa ettirdiği Kyklops’lar da Lykia’dan getirilmiş ustalardı. Asırlarca sonra, Helenistik kültürün yayılması ile Lykia iyice Yunan tarihinin içine yuvarlanacaktır. Doyulmaz güzellikteki Ksanthos (Kınık) ırmağı vadisinde aynı isimle kurulan başkent, bugünkü ören yeri ile açık havada sergilenen bir hazinedir. Burası ile birlikte Khimaira’nın alevinin püskürdüğü Olympos tepesinin bulunduğu Beydağlarını ziyaretinizde “Bellerophontes” efsanesinin anılarını buram buram koklarsınız.

Bellerophontes Lykia’da uzun süre mutlu yaşadı; fakat sonunda o da tutkularına yenildi. Pegasosun sırtında bu kez Olymposa çıkmaya kalkışmıştı; ölümsüzlerin yanında yer alabileceğini sanıyordu. Pegasos ise sahibinden daha dirayetli idi; Olympos’a tırmanacağına onu sırtından fırlattı. Bunun üzerine tanrıların nefretini kazanan kibirli Bellerophontes artık insan içine çıkamaz olmuştu; ölene dek yalnız başına serseriyane yollarda kendi kalbîni yiyerek dolanıp durdu. Başka lejandlar ise, onun, at sırtından düşer düşmez Zeus’un şimşeği ile öldüğünü nakleder.

Daha çok itibar kazanan Pegasos; Zeus’un küheylânlarının bakıldığı tanrısal ağıla kabul edildi. Ozanlar, gök gürleyip şimşek çaktığı zamanlar, Pegasos’un Zeus’dan mesaj getirdiğini söylemişlerdir.

Eskiler büyüklenmenin getireceği felâketleri durmamacasına anlatmışlardır ama nafile, insanlık bir türlü hisse çıkaramıyor.

Khimaira da, taşıdığı zengin mecazî anlamlar nedeni ile, deneme, müzik, görsel vb. gibi sanatın her dalına alabildiğine ilham vermiş; hattâ, Tolga Özdemir adındaki kompozitör yurttaşımız, bestelediği “Khimaia Ritüel’i” adındaki senfonisini, çok yakın bir tarihde (Mart.2007’de) ABD’de Mamphis School of Music’de icra etmiştir. Khimaira’yı betimleyen en eski eser, İ.Ö.VII. yüzyılda yapıldığı sanılan bir Yunan tabağı Louvre’da sergilenmektedir. Başka bir göz alıcı arkaik eser, 1553’de, İtalya –Aeronzo’da bulunduğu için “Arenzo Khimaira”sı adını alan bronz heykelcik Floransa Arkeoloji Müzesinde saklanıyor. Bellerophontes’i Pegasos’u sularken gösteren bir kabartma eser Romada “Plazzo Spada”da, Khimaira ile mücadelesini gösteren terracotta bir tabak Taso Arkeoloji Müzesinde sergilenmekte.

theseus.gif theseus

THESEOS: İlkokul üçüncü sınıfda tarih bilimine başlangıç olarak “Tarih Öğreniyorum” adında, pedagojik değeri çok yüksek bir kitap’dan, görsel yöntemle ilk tarih zevkini tadmışdık. Bu kitabın her sayfası bir tarih kesitini, boydan boya, altında sadece bir kaç cümlelik bir açıklama bulunan sanat eseri bir resimle sunuyordu. Bu illüstrasyonlardan biri, hatırlayabildiğim kadarı ile, başındaki miğfer ve elindeki kılıç dışında tamamen üryan genç bir adamın, yerde can çekişmede olan yarı boğa yarı insan bir yaratığın yanından geçmede olduğunu gösteriyordu; resmin atında da, sadece “Teseos Minotor’u öldürdü” ibaresini hatırladığım bir açıklama vardı. Öğrenim müfredatı çerçevesinde bu anı mitoloji’ye ilk ve tek girişimiz oldu; bunun dışında çocuk dergilerinden parça parça mitolojiyi tanımıştık. Meğer “Theseos” Atinalıları büyüleyen en büyük kahramanları imiş ve onların ağzında “Hiç bir şey Theseos’suz olmaz” sözü mesel olmuş. Sayısız macerada baş rôl alan bu bahadıra karşı gösterilen ilgi salt Arkaik dönem ozanlarında kalmamış; Lâtin olsun Yunanlı olsun Ovidius, Apollodoros, Plutarkos gibi Milâd sonrası yazarlara varıncaya kadar bu kahramanın menkıbelerini daha da zenginleştirmişler. Onu üç oyununda başkarakter yapan Evripides’in de favorisi imiş. İsmi eski Yunanca “thesmos- kurum, kuruluş”dan geliyor; buna göre “kurucu” olsa gerek. “Afrodit Pandemos-Tüm Halkın Afroditi” kültünü tesis ederek, Attika’nın siyasal birliğinden (synoikismos-birilikde ikamet) sorumlu Atina Krallığı yapmış. Yazdığım dizinin girizgâhının kendiliğinden sevkettği istikamet beni ondan bir süre uzak tuttu. Ne ise bu büyük kahramanın önce kendisini, sonra onuruna düzenlenen “Theseia”yı yakından görelim.

Atina Kralı Aegeos’un, eski karıları Melite ve Kalkiope’den kendine bir varis doğmamıştı. Bir umutla Delphoi’a gitmiş, oradaki kâhin’in, Atinaya varmadan açmamasını tembihleyerek eline tutuşturduğu bir şarap tulumu dışında olumlu bir sonuç elde edememişti. Dönüş yolunda Korintos’da ünlü büyücü Medea’ya uğradı. Serüvenlerini Altın Post öyküsünde anlatığımız Medea başındaki sıkıntılardan dert yanarak Atinaya dönmekde olan Kral’dan destek istedi; karşılığında onun oğul sahibi olması için elinden geleni yapacağına söz verdi. Dönüş yolunda, Pelops ve Hippodamia’nın oğlu Pitheos’un hükümdârlık ettiği Troizen’de mola verdi. Pitheos’un kızı Aithra, Bellerofontes ile evlenecek iken damadın kaçması üzerine evde kalmış, kısmet bekliyordu. Babası bu umutla verdiği bir şölende Aegeos ile kızını yakınlaştırdı. Kafayı bulan Aegeos o akşam Aithra ile birlikde oldu. Fakat, Pallas Atena’nın yönlendirmesi ile kız, hemen o gece Sferos Adasına gidip Poseidon ile de yattı. Poseidon, bu birleşmeden doğacak çocuğun Aegeos’un babalığına terkedilmesini istedi (herhâlde Aegeos’un evlenme konusunda çamura yatabileceği ve çocuk üretmede de bir kusuru olabileceği düşünülerek iş sağlama bağlanmış); ve Aithra hemen Atina Kralının yattığı odaya döndü. Aegeos, Troizen’den ayrılmadan bir çukurluğa bir kılıçla bir çift kundura bırakarak üstlerini çok ağır bir taşla örtmüş ve kadına, çocukları oğlan olduğu takdirde büyüyünce bu taşı kaldırıp altındaki eşyayı alma gücünü gösterirse sarayına gelip kendisini tanıtması gerektiğini bildirmiş ve Atinaya dönmüş. Gerçekden çocuk erkek olarak doğuyor; daha küçük yaşlarda yürekliliğini ve gücünü gösteriyor. Bir gün Sarayı ziyaret eden Herakles’in sırtındaki aslan postunu gören tüm çocuklar korkup kaçıyorlar; fakat yedi yaşındaki Theseos eline küçük bir balta alıp kuzeni olduğunu bilmediği Herakles’in üzerine yürüyor. Yetişip geliştiğinde akranından kıyas edilemez ölçüde bileğine kuvvetli oluyor. Rüşt çağına gelince annesi onu emanetin bırakıldığı noktaya götürüyor; delikanlı hiç güçlük çekmeden kayayı kaldırıp kılıç ve pabuçları alıyor. Kadın da ona babasını arama zamanı geldiğini söylüyor. Dedesi yolculuk için ona bir gemi hazırlayıp emrine vermek istiyor; fakat, Heraklesle aynı yaradılışda olan ve en kısa zamanda korkusuzluğu ile ün yapma beklentisindeki, macera düşkünü Theseos, deniz yolculuğunu, güvenli olduğu, bunu rahatına düşkün ana kuzularının tercih edeceği gerekçesi ile reddediyor. Troizenden Atinaya doğru karadan yola koyuluyor. Seyahat uzun ve tam bir can pazarı yolculuğu oldu; Herakles’in Lidyada Omfale’nin sarayında bulunmasından fırsat bulan eşkiya yörede cirit atıyordu. Theseos üstüne saldıran haydutların hepsini öldürdü; sonraki gezginlere bir zarar gelmesin diye tek bir soyguncu bırakmadı. Adalet anlayışı çok yalın fakat çok etkindi; “göze göz, dişe diş”. Örneğin; Epidoros’da, Hefaystos ile Antiklea’nın oğlu topal Perifetes babasının verdiği demir sopa ile karşılaştıklarını öldürürmüş; Theseos elinden aldığı bu sopa ile haydudu öldürdü. Korintos ve Atina arasındaki sahil üstü bir yalıyarda pusu kurmuş Skiron yakaladığı ve soyduğu insanlara diz çöktürüp ayaklarını yıkatır ve tekme ile onları yalıyardan denize atar; aşağıdaki dev yamyam bir kaplumbağaya yedirirdi. Theseos da bu acımasız haydudu kendi usûlü ile kayalardan aşağı attı. Poseidon’un oğlu “Pityokamptes-Çam Eğici) ünvanlı Sinis adlı şâki, iki esnek çam ağacını ucuca yere yatırır, kurbanın iki bacağını ayrı ayrı bu ağaçlara bağlardı; ağaçları serbest bırakınca zavallı adam feci şekilde parçalanırdı. Theseos aynı usûlü bizzat Sinisin üzerinde uyguladı. Bu zaferi kazandığı yerin az ötesinde ağlamakda olan çok güzel bir kız gördü. Sinis’in kızı “Perigoune” olduğu anlaşılan bu zavallı belki bir paranoya eseri peşinden gelenler olduğunu söylüyordu. İki gencin birbirini cezbetmesi üzerine Theseos yolculuğuna ara verdi; bazı küçük mitlerin konusu olacak Melanippos adında bir oğulları oldu. Fakat, her hızlı çapkın gibi hayırsız olan Theseos, Perigoune’yi Deioneus’a eş vererek Atina yolculuğuna devam etti; Koridallos’a geldi. Orada, Sinis’in babası “Prokrustes-geren, uzatan” lâkaplı Polipemon kendi boyuna göre imâl ettiği, ortasındaki mafsaldan uzatılabilen demir bir yatağa tutsaklarını bağlar; boyları yatağa göre kısa gelenleri, boy ayarı için yayları açıp gererek organları koparırdı. Boyu fazla gelenlerin ise organlarını doğrardı. Bu yöntemin Prokrutes’in kendisine nasıl uygulandığı mit’de yer almıyor ama Theseos ile karşılaşması kariyerinin ve yaşamının sonunu getirmiş. Elevsis kentinde, Poseidon’un oğlu olaganüstü güçlü dövüş tutkunu Kerkionla karşılaşmıştı. Bu zorba her karşılaştığını Greko-Romen güreşe davet eder ve muhakkak öldürürdü. Theseos, kendinden güçlü bu azmanın bacaklarına ustalıkla tekme atarak devirdi ve onu yerde haklayarak serbest güreş tekniğini ortaya çıkardı. Gezginlerin baş belâlarını temizlemiş bir kahraman olarak ünü zaten Yunanistanda yayılan Theseos Attika topraklarına vardığında Elevsisli Fitalos adında konuksever bir adam onu çok sıcak bir kabûlle karşıladı; ayrıca haklı da olsa çok adam öldürdüğü için “katharsis-arındırma” törenini yaptırdı.

Kahramanımız Atinaya ulaştığında çok coşkulu bir merasimle karşılaştı. Kral da onun onuruna mükellef bir şölen verdi; ama bu kahramanın kendi oğlu olduğunu henüz bilmiyordu; davetin asıl amacı bu büyük başarıları kazanan genci, halkın kendi yerine kral seçme olasılığına karşı, zehirlemekti. Ancak, bu fikri ona veren, kanatlı sema arabası ile Korintos’dan Atinaya gelip Kralla evlenerek Medeios adı verilen bir çocuk doğuran, büyücü yetenekleri ile de Theseos’un kim olduğunu keşfeden Medea idi. Kral’ın gerçek varisinin çıkagelmesi ile durumunun sarsılmasına dayanamazdı; işi sağlama bağlamak için şölen sırasında zehirli kupayı kendisi uzatacaktı ki, aynı esnada Theseos, kendini Krala tanıtmak amacı ile onun emaneti olan, kabzası özel işlemeli kılıcı kınından çıkarıp gösterdi. Kılıcı tanıyan Kral yerinden fırlayıp kupayı kaptı ve yere çarptı. Kargaşadan yararlanan Medea Medeios’u yanına alarak ortadan yokoldu, kimi öyküye göre kanatlı arabası ile kimine göre bulut haline gelerek Anadoluya kaçtı.

Aegeos, Theseos’un oğlu ve varisi olduğunu ülkeye ilân etti. Veliahd tüm ülkeyi gezerek kendisini halka sevdirdi. Onun Atinaya gelişinden yıllar önce, Kent’in başına büyük bir felâket gelmişti. Herakles’in getirip Marathon’a bıraktığı çok azgın vahşi boğa kendisini yakalamak isteyen yüzlerce kişiyi öldürmüştü. Girit’in kudretli hükümdarı, Knossos Sarayı mukimi “Minos”un tek oğlu “Androgeos” Atinayı ziyareti sırasında bu boğayı avlamaya heves etti. Kral Aegeos basiretsizlik yaparak misafir genci bu çok tehlikeli av partisine yolladı. Civara korku salmış canavar bir boğayı yakalayıp öldürmeyi umut eden misafir veliahd bu karşılaşmada kendi canından oldu. Bir öyküye göre, Theseos da bu boğayı altetmek için seferber olmuş; Marathon’a gitmiş; ilk gününü Hekale adında iyi kâlpli bir kadının evinde dinlenerek geçirmiş. Sabah gücünü toplamış hâlde boğayı bulup boynuzlarından yakalayarak yere çökertmiş ve burun deliklerinden çekerek peşinden Atinaya kadar sürüklemiş. Hayvanı orada Delphoi Apollonuna kurban etmiş. Şükrânlarını sunmak için evine tekrar gittiği Hekalenin öldüğünü öğrenince onun anısına “Hekale Ritüellerini” başlatmış.

Fakat öte yandan oğlu Yunanistanda Marathon Boğası tarafından öldürülen Minos, Aegeos’un ülkesini istilâ edip Atinayı ele geçirmiş; ve her dokuz yılda bir kendisine yedi genç kız, yedi delikanlı haraç verilmezse Kent’i yerle bir edeceği ultimatomunu vermişti. Girit’e giden bu gençleri, “Minotoros” adında bir yaratığın midesine gitmek gibi korkunç bir kader bekliyordu. Minotoros, yarı boğa yarı insan bir canavardı; Minos’un karısı Pasiphae onu doğurmuştu; bu doğum öyküsü de şöyle: Poseidon Minos’a kurban edilmek üzere olaganüstü güzel bir boğa vermiş; Minos bu güzel hayvanı öldürmeye kıyamamış; buna kızan Poseidon Pasiphae’ı Boğa’ya aşık etmiş. Onların birlikdeliğinden dünyaya gelen “Minotoros”u da öldürtmeyen Minos, mimarların, sanarkârların ve mucitlerin pîr’i Daedalos’a (yapma kanatlarla ilk uçurduğu insan Ikaros’un babası) içinden hiç çıkılamıyacak bir labirent inşa ettirmiş ve Minotoros’u* oraya kapamış. Bu labirent’e giren bir kişi sonsuza dek dönüp dolaşır, bir daha çıkış yolunu bulamazmış. Her dokuz yılda bir Atinadan getirilen ondört genç de bu labirent’in içine salıverilirmiş. Çılgın gibi oraya buraya koşan zavallılar sonunda Minotoros’un eline geçermiş. Theseos’un Atinaya gelişinden bir süre sonra gene 14 kişilik bir grubun Girite gönderilme zamanı gelmiş. Theseos bunu öğrenince, derhal bu gruba katılmaya gönüllü olmuş. Herkesin gözdesi olan bu kahraman’ı Minotoros’a teslim etmeye kimse kıyamıyormuş. Fakat canavarı öldürmek niyetinde olan genç kararında ısrar etmiş ve bunu başarırsa, grubu götüren siyah tekne yerine beyaz bir gemi ile dönmek suretiyle Yunanistan sahillerine varmadan zaferini müjdeleyeceğini babasına söz vermiş.

Bakalım bunu nasıl başaracaktı?

*Minotoros: Sözlük anlamı “Minos’un Boğası”dır. İspanyada halâ revaçda olan “Tauromachia= Boğa Güreşi” de etimolojik olarak Yunanca “toros = boğa” ve “make = muharebe, savaş” sözcüklerinden geliyor. Latince yolu ile dolaylı olarak ve bir zamanlar ülkede kurulmuş Yunan kolonileri le doğrudan Yunan dili ve geleneklerinden etkilenmiş olan İspanyol kültürünün ürünlerinden biri “Boğa Güreşi” de belki “Knossos Boğası” da denilen Minotoros efsanesinden kaynaklanıyor. Ülkemizin güneyindeki “Toroslar”ın Boğa Sıra Dağları demek olduğunu hepiniz bilirsiniz.

Kurban gençler Girit’e vardıklarında, etrafa sıralanmış yerli halkın önünde Labirent’e kadar yürüyüş yapmışlar. Seyircilerin içindeki prenses Ariadne önünden geçmekde olan Theseos’a görür görmez âşık olmuş ve Daedalus’u çağırıp, Labirent’den çıkış tekniğini öğrenmiş; bu bilgiyi, Atina’ya dönerken kendisini de beraberinde alıp evlenmesi koşulu ile Theseos’a ulaştırmış. Theseos Ariadne aracılığı ile Daedalos’dan alınan çözümü uygulayarak, bir iplik yumağının bir ucunu mağara girişinin içinde gizli bir köşeye tutturmuş ve yürüdükçe ipliği boşaltarak geri dönüşte izleyeceği yolu belirlemiş ve dolambaçlı alanda güvenle ilerleyip Minotoros’u aramış; onu uyur durumda bulunca hemen üstüne çullanıp yere yatırmış ve bazı öykülere göre, labirente silâhla girilmesine izin verilmediği için, yumrukları ile ölümüne darbelemiş, başka öykülere ve illüstrasyonlara göre kılıcı ile öldürmüş.

Bu dehşetengiz mücadele sonunda, Theseos iplik yumağını bıraktığı yerden alıp koparmamaya özen gösterek onu çekip, peşinde diğer gençler olduğu hâlde gün ışığının göründüğü labirent kapısına kadar ilerlemiş. Kral Minos’un kızı Ariadne’yi kendisini bekleyeceği yerden alarak gemiye koşmuşlar; Atina’ya doğru yelken açmışlar. Yol üstünde uğradıkları Naxos Adasında başlarına gelenler farklı farklı anlatılır. Bir öykü: Theseos’un, uyuyup kalmış Ariadne’yi yalnız başına terk ettiğini söyler. Bu terkediş; gûya, kıza aşık olan Dionizos’un onu rüyasında tehdit etmesi üzerine gerçekleşmiş. Sabah uyanan kız Adada yapayalnız bırakıldığını görünce bunalıma girer; fakat Dionizos gelip onu kurtarmış ve bakımına alıyormuş gibi yapar; bu andan itibaren kızın kaderi bu tanrıya bağlanacaktır.

Theseos’un lehindeki bir öykü ise: deniz tutmasından dolayı şiddetle rahatsızlanan Ariadne’yi istirahat etmesi için mahfuz bir köşede yatağa bırakan kahramanın bazı gerekli işleri halletmek için geçici niyetle gemiye çıktığını; fakat şiddetli bir rüzgârın gemiye demir tarattığını, önlem alma telâşındaki Theseos’un oraya buraya koşarken fırtınanın etkisi ile denize uçtuğunu; korkunç dalgaların onu ıssız bir adaya sürüklediğini; çok uzun zaman kalarak yaşam mücadelesi verdiği bu adadan sonunda sakin bir havada Naxos’a dönerek Ariadne’yi* aradığını; ancak, büyük bir elem içinde kızın öldüğünü öğrendiğini nakleder. Dönüş yolunda Delos’a uğrayan Theseos, Apollo ve Afrodit’e kurbanlar sunar; ayrıca, Ariadne’nin Girittten gelirken beraberinde alıp gemide bıraktığı nefis bir Daedalos heykelini Tapınağa hediye eder. Her iki öyküde de gemiye beyaz yelken çekilmesinin unutulduğu kaydedilmiştir; ancak birisine göre büyük utkunun ve Ariadne’den kurtulmanın verdiği insanı mayıştıran hazdan, ötekine göre Ariadne’yi kaybetmenin derin eleminden Theseos’un içi geçmiş. Akropolis tepesinde gergin sinirleri ve endişeli gözleri ile günlerce oğlunu getirecek gemiyi bekleyen Kral Aegeos “siyah yelkenli”yi görür görmez kendisini tepeden kayalık sahile atıyor ve can veriyor. Atladığı denize onun anısı olarak “Aegeos’un Denizi” anlamında “Aegean – Ege Denizi” adı veriliyor.

Tahtın varisi olarak Theseos Kral olur; ilk işi, Minos’un tutsakları gençleri Girit’e götürüp, geri getiren otuz çifte kürekli geminin kaptanı Salamis hükümdarı Nausithoos’un** adına bir anıt dikmek olmuştur. Siyasal cinayetler işlediği savı ile ters görüşde olanlar varsa da, Atinalıların inancına göre, tahta geçen Theseos Atina’nın gördüğü en dirayetli, yansız kral olmuştur.; Halka, hükmetmeyeceğini, herkesin eşit yetkilerle katılacağı bir halk yönetiminin kurulacağını ilân etmiş. Krallık yetkilerini terk etmiş; yurttaşların toplanıp, birlikte siyasal kararlar alacakları bir danışma toplantı salonu inşa ederek ulus yönetimini örgütlemiş; Yüksek Mahkemeyi kurmuş. Demek ki bunun için “kurucu, müessis” anlamında “Theseos” adı almış (efsane kahramanlarının ilerde ne yapacakları bilindiğinden ona göre isim alıyorlar). Elinde sadece tek yetki olarak Başkomutanlık görevini tutmuş. Her yıl kutlanan “Federasyon Bayramı”nı ve Tüm Attike halkının katılabildiği “PanAthenaea – Tüm Atina Oyunları”festivalini ihdas etmiş. İlk kez para bastırmış; üzerine boğa resmi işletmiş. Yabancıların Atina’ya gelmesini teşvik etmiş; bunun sonucu toplum: egemen sınıf “Eupadrid’ler – Babadan soylu – Asiller”, “Georgios – Çitçi, Çoban” gibi üreticiler ve “Demiourgos – Emekçiler” olarak üçe ayrılıp örgütlenerek modernleşti. Böylece Atina, o çağda, tüm Dünyanın en mutlu, en gönençli, halkın kendi kendisini yönettiği ve özgürlüğün tek yuvası kent olmuş. Bunun içindir ki: Thebai’ye karşı savaşan Yedilerin ölülerinin gömülmesine izin vermeyen muzaffer Theblilerin bu tavrına karşı, mazlumlar, Theseos gibi bir adil adamın önderliğindeki özgür düşünceli halkın böyle bir haksızlığa karşı çıkacağını düşünerek Atina’ya başvurdular. Gerçekden Theseos bu vicdansızlığa isyan ederek ordusu ile Thebliler’in üzerine yürüdü ve onları savaşta ölen düşmalarını öldükleri yerde gömdürmeye zorladı. Fakat, mükemmel bir şövalye olduğunu göstererek, bu vesile ile istilâ ettiği ülkeyi istismar etmeyerek geriye döndü. Onunla ilgili başka öykülerde de aynı erdemli tavrı sergiler. Sefalete düştükden sonra herkesin aşağılayıp dışladığı ihtiyar Oedipos’u kabûl edip bağrına basmış; o öldükten sonra çaresiz kalan iki kızını himaye ederek yurtlarına güvenlik içinde dönmelerini sağlamıştır. Herakles cinnet geçirip karısını ve çocuklarını öldürdükden sonra kendi canına da kıymak üzere iken onu engelleyip teskin etmiş; intiharın korkakların harcı olduğunu söyleyerek ona yaşam gücü vermiş; başkalarının tepkisine ve uğursuzluk getireceği korkusu ile ondan kaçmalarına karşı onu Atina’ya getirerek destek olmuştur. Mücadeleleri, salt korkusuz tanınma uğruna macera aşkı için değil, çaresizlere, mağdurlara el uzatmadaki samimî gönül güzelliğindendir.

Ama serüven peşinde koşmaktan bir an vazgeçmemiş. Altın Postu arayan Argonotlar arasına katılmış. Yunanistan’ın en soylu hükümdarı Kalidon Kralının düzenlediği av partisine katılarak, bu ülkenin başına belâ olan vahşi ayının öldürülmesine yardımcı olmuş. Av sırasında, çok yürekli olmakla birlikte kendini her zaman düşüncesizce tehlikeye atan, beceriksiz arkadaşı Lapithae Kralı Piritus’un canını defalarca kurtarmış. Arkadaşlıkları, gene Piritus’un saçma bir cüretkârlık gösterisi vesilesi ile olmuş; Theseos’un ününü duyduğunda gerçekten onun çok büyük bir kahraman olup olmadığını bizzat denemek istemiş; Attika’ya gidip ona ait bir sürüden bir grubu çalıp götürmeye başlamış. Olayı duyan Theseos peşine düşünce kaçacağına dönüp onunla yüz yüze gelme cesaretini göstermiş. Onu görünce onun zeki kişiliğinden etkilenerek hayran olmuş; elini uzatarak “Vereceğin cezaya razıyım!” demiş. Theseos da onun cesaretini ve açık yürekliliğini takdir ederek “Bütün istediğim benimle yaşam boyu dost olmandır” demiş.

İksion’un karısı Dia’nın Zeus’dan olma oğlu Piritus’un evlilik törenine Theseos da katılmış; büyük aksiliklerin çıktığı bu düğünde çok yararlıkları olmuş. Düğüne, vücutları at, göğüs ve yüzleri insan şekilli yaratıklar olan Kentavrlar gelmişler; alabildiğine içip sarhoş olmuşlar; kadınlara saldırmaya başlamışlar. Theseos gelini de kaçırmaya kalkan “Eurytion” isimli Kentavr’ın üstüne atılarak savunmaya geçmiş ve Kentavrlarla Theseosun yönettiği Teselyanın savaşçı halkı Lapith’ler arasında müthiş bir mübareze geçmiş; sonunda tüm Kentavrlar ülkeden kovulmuş (Parthenon’da bu kavgayı temsil eden bir metop vardır); Eurytion’un burnu ve kulakları kesilmiş.

Bir ara, iki kafadar, Amazonların ülkesini ziyaret etmişler (bazı öyküler Theseos’un Piritusla değil Heraklesle birlikde, bazıları ise yalnız başına bu ziyareti yaptığını söyler). İki yakışıklı genci gören bu savaşçı kadınlar önce onları dostça karşılamışlar. Hatta “Antiope” (bazı kaynaklara göre “Hippolita”) adındaki Kraliçeleri limana kadar gelerek onlara armağanlar vermiş; ancak gemiye girer girmez ona aşık olan Theseos derhal demir alma emri vererek gemiyi ülkesine döndürmüş. Atina’ya kaçırdığı Antiope’den (Evripides’e, İ.Ö. 428’deki yarışmada en büyük ödülü kazandıracak aynı isimdeki oyununun baş kahramanı) “Hippolitos” adındaki oğlu olmuş. Antiope’nin kız kardeşi Oreithia güçlü bir ordu ile Attika’ya gelerek Atina kapılarına dayanmışlar. Çok şiddetli çatışmalardan sonra yenilerek dönmüşler. Theseos’un yaşamı boyunca bir daha da Attika’yı işgâl edecek bir düşman çıkmamış.

Bu arada Piritus’un gözü kara tutkuları sona ermemiş; talihsiz düğün gecesinden sonra ölen gelin yerine yeni bir eş arayışında Persefon gibi tüm evrende ihtişamı ile göz kamaştıran bir hanımefendiyi aklına takması Dünyadaki yaşamının sonunu getirmiş. Kendisinden yardım istediği Theseos ise bu çok tehlikeli girişimden önce, henüz çocuk yaşta olan Troya Prensesi Helenin kaçırılıp büyümesinden sonra onunla düğün yapmak gibi büyük bir macera keyfi yaşatacak olmakla birlikte nispeten daha kolay bir yolu önermiş ve küçük Prensesi kaçırmış; nasıl kaçırdığının mit’de açıklaması yok. Helenin olağanüstü güçleri olan Kastor ve Polluks adında iki erkek kardeşi peşinden gelip çocuğu geriye almışlar; bereket ki Theseos’u bulamamışlar. Bu kez kahramanlarımız, Persefon’u bulma amacı ile Yeraltını ziyarete çıkmışlar. Keza, Yeraltına inişlerinin ayrıntıları bilinmiyor; ancak, Hades’in Efendisi, asıl niyetlerinin farkında olduğu için onlara korkunç bir plan hazırlamış. Zaten “Ölüm Dünyası” sınırlarına girdikleri için onları öldürmesi söz konusu değilmiş; onları sıcak bir kabûlle karşılamış; huzuruna almış. Gençler oturdukları yerde sabit çakılıvermişler. Ayağa kalkamamışlar. Oturdukları divan’a “Unutma Koltuğu” denirmiş; oraya oturanın belleği çalışmaz, her şeyi unuturmuş. Yeraltına girip çıkma yetisi olduğundan söz ettiğimiz Herakles, kuzeni Theseos’u o koltuktan alarak tekrar Dünya yüzüne çıkarmış; bunu hoşgörü ile karşılayan Hades’in Efendisi, Persefona’a asıl göz dikenin Piritus olduğunu bildiği için onun ayrılmasına şiddetle karşı koymuş. Piritus’un basiretsizce macera düşkünlüğü onu oturduğu koltukdan ebediyen kaldırtmamış.

* Ariadne: Sözlük anlamı “kuşkudan uzak, belirli” demek. “Ariadne’nin ipliği” bir düzen’in örülmesi anlamında “mantık”ı ifade eden mecazî bir deyimdir. Gene mitolojik konulardan çok esinlenen Venedik Okulu büyük Rönesans ustalarından Vecellio Tiziano’nun, Londra “Ulusal Galeride sergilenen “Dionizos’un Ariadne’yi Naxos’da bulması” tablosunda gökde “Ariadne”nin adını taşıyan yıldız kümesi de resmedilmiştir. Roma’da Vatican Müzesinin bie parçası sayılan ve küçük Belvédère Sarayında yer verilmiş “Pio Clementino Müzesi”nde sergilenen “Ariadne” heykelinin ünlü gravürcü Catenacci tarafından gravürü yapılmıştır.

Yıllar sonra, Theseos, Ariadne’nin kız kardeşi Phaedra ile evlenecek; fakat hem ikisinin hem de Amazon Hippolita’dan olan oğlu Hippolitos’un (sözlük anlamı “başıboş at) başına büyük felâketler gelecektir. Atinalılar, yurttaşlarının bir yabancı ile evliliklerinden olan çocuklarını neşru saymaz; onlara piç muamelesi yaparlardı. Theseos da, bu oğlunu, güneyde, kendi gençliğini geçirdiği kente, Troizen’e, dedesi Pittheos’un yanına gönderdi. Pittheos da, ayrıca öyküleri anlatılacağı üzere önce Sparta’ya sonra Troya’ya kaçırılan kızı Aithra’nın torunu olduğu için sevgi ile bağrına bastığı çocuğu Troizen tahtının varisi ilân etti. Böylece, Attika Federal yasalarına göre Phaedra’nın çocukları Akamos ve Demofon’un Atina tahtı üzerindeki olası talepleri de berteraf edilmiş oluyordu. Hippolitos mükemmel bir erkek, atlet ve avcı olarak yetişti. Lüks ve refah içinde yaşayanlardan, yumuşak tabiatlılardan ve kendini hemen aşka kaptıran budalalardan nefret ederdi. Fettan Kıbrıslı diye anılan Afrodit’i hor görür; sadece, avcılığına, iffetine ve güzelliğine hayran olduğu Artemis’e ibadet ederdi. Kendisini erkeklerin en erdemlisi olarak görüyordu. Ona yasa dışı çocuk olduğunu dokunduranlara “keşke sizin meşru çocuklarınız da benim kadar değerli olabilselerdi” diyerek narsisizm’ini* açıkca belli ederdi. Bir gün Theseos, yeni eşi Phaedra ile birlikde, gençliğini geçirdiği yurduna çıka geldi. Baba oğul birbirlerini derin bir sevgi ile kucakladılar. Daha fazla içli dışlı olup, kişiliklerini yakından görünce birbirleri ile daha fazla kıvanç duymaya başladılar. Bir mit’e göre, Theseos bir ara, Atinanın nüfuzlu kişilerinden Pallas ve oğullarını öldürttüğü için bir yıllığına Argolid’e sürülmüştü. Üvey annesi ile yalnız kalan Hippolitos onunla hiç ilgilenmemişti. Oysa, bu uğursuz birlikdelik Phaedra’yı üvey oğluna çılgınca aşık etmişti; kendinden çok utanıyor fakat benliğini kâbus gibi saran bu şiddetli duyguyu engelleyemiyor; umutsuzluğa düşüyordu. Bu azap verici bağlılığı, Hippolitos’a öfkelendiği için ona en ağır cezayı vermek azminde olan Afrodit tezgâhlamıştı.

Evripides bu öyküyü, kendisine Dionysia büyük ödülünü kazandıran ve yazarın özet yaşamı ve edebî kişiliği ile birlikde kısaca çözümlemesine gelecek yazımızda gireceğimiz oyununda en etkili biçimde dramatize etmiştir. İradesine egemen olamayıp derdine çare bulamayan Phaedra, sırrını kimseye açmadan ölmeye karar verdi. Ancak, ona bütün kâlbi ile sadık yaşlı nedimesi, canından çok sevdiği hanımının gizli tutkusunu keşfetti. Hanımı için bir zarar gelebileceğini hiç aklına getirmeden, sırf onu selâmete çıkarmak niyeti ile, doğruca Hippolitos’a gitti. “Senin aşkından ölecek. Ona hayatını bağışla. Aşkına karşılık ver” dedi. Hippolitos kadınların aşkından nefret ederdi. Bu yasak aşk ise iyice midesini bulandırdı ve onu dehşete düşürdü; tiksinti ile kadının yanından bina avlusuna kaçtı; kadın da onu izleyerek yalvarıp yakardı. Phaedra da avlunun bir köşesinde oturuyordu; fakat genç çocuk onu hiç görmedi; öfke ile yaşlı nedimeye dönerek: “Bırak beni, sefil cadı! Babama ihanet etmemi mi istiyorsun? Bu sözlerin işitilmesi bile benim ruhumu kirletiyor. Ah kadınlar, habis kadınlar. Bu evi terkediyorum; babam gelmedikçe buraya dönmeyeceğim”dedi ve uzaklaştı. Nedime Phaedra’ya döndüğünde onun yüzünün aldığı ifadeden çok korktu; sesi titreyerek “Merak etme, ben sana gene yardımcı olacağım” diye mırıldandı. Phaedra “Artık sen karışma; kendi işimi kendim halledeceğim” dedi ve peşinde titremekde olan nedime ile eve girdi.

Birkaç dakika sonra avluda sesler işitildi. Dönüşü kutlanan Theseos eve girdiğinde hıçkıra hıçkıra ağlayan kadınlar kendisini karşıladılar; Phaedra’nın intihar ettiğini haber verdiler. Henüz ruhunu teslim etmiş olan kadın, elinde kocasına yazılı bir tablet tutuyordu. Theseos “Artık bana gülen yüzünü göstermiyecek misin?” diye feryat ederek cesedin üzerine atılır. Son isteklerin yazıldığını zannetttiği tableti eline alarak okur; yüzü mosmor kesilir. Avluyu dolduran hizmetkârlara dönerek: “Bu mektupda çok korkunç gerçekler var. Kendi oğlum, zalim ellerini karıma uzatmış. Oh Poseidon, oh Tanrım! Lânetimi duy ve bu lâneti yerine getir!” diye bağırır. Babasının eve geldiğini öğrenen Hippolitos da dönmüş; avludaki karışıklığı görünce şaşırmıştır. “Ne oldu? Üvey annem nasıl öldü? Söyle baba; azabını benden gizleme” der. Theseos gürler: “Gerçek sevgi ve sadakati ölçebilmek için sağlıklı bir denek taşı bulamamışım. Senin nasıl rezil bir zalim olduğunu bu mektup tüm açıklığı ile anlatıyor. Defol, artık bu ülkeden sürüldün. Meşum kaderinle başbaşa kal”. Hippolitos yanıtlar: “Baba, kendimi savunacak hitabet gücüm olmadığı gibi masumiyetimi kanıtlayacak delillerin de bulunmadığı anlaşılıyor. Beni suçlamak için bir ölüye ait bu yalan dolu mektuba dayanıyorsun. Yeminlerin muhafızı Zeus üzerine yemin ederim; senin karına hiç dokunmadım; böyle bir düşünce aklımın ucundan geçmedi; böyle habis bir duyguya asla kapılmadım. Suçum varsa en sefilâne bir ölüme hazırım”. Theseos: “Ölüm gerçeği kanıtlıyor. Defol; ülkeden sürüldün” der.

Hippolitos yola çıkar; fakat sürgün yerine ölüme gidecek; babasının lâneti gerçekleşecektir. Babasından ebediyen uzaklaşmak üzere sahil boyunca arabası ile yol alırken, (asıl babası Poseidon’un kışkırttığı) bir deniz canavarı dalgaları arasından fırlar; atlar ürkerek gemi azıya alırlar. Gencin kontrolunu kaybettiği araba bu çılgın koşu sırasında yuvarlanarak parçalanır. Hippolitos aldığı ölümcül darbelerle mutlu olmadığı yaşamdan ayrılacaktır. Oğlunun kazaya uğradığı haberini almasına rağmen hiç umursamayan Theseos’un karşısına Artemis çıkar ve gerçeği ona anlatır. O sırada son soluklarını alan ağır yaralı Hippolitos onu bulan devriyelerce içeri taşınır. Hırıltı ile konuşan genç Artemis’e “Sevgili Tanrıçam; senin avcın ölüyor. Ama benim masum olduğumu babama anlatın, değil mi?” Tanrıça: “Senin yerini hiç kimse dolduramaz; erkeklerin en yüce ruhlu olanısın. Senin mahvına çelik iraden ve ruh asaletin sebep oldu” diyerek ona şefaat eder. Genç, yüzünü kâlbi parçalanan babasına çevirerek “Baba, bu senin hatan değildi” der. Theseos feryat eder: “Keşke senin yerine ben ölseydim!” Tanrıçanın dingin tatlı sesi onların ızdırabını dindirmeye çalışır: “Oğlunu kollarına al, Theseos; onu öldüren senin değil, Kıbrıslı Afrodit’in gazabı idi. Bil ki, oğlun unutulmayacak; şarkılarda ve öykülerde yaşatılacak.”

Artemis gözden kaybolduğunda Hippolitos da ruhunu teslim etmiştir.

Theseos’u da acı bir son bekler. Bir kaç yıl sonra, arkadaşı Kral Likomedes’in sarayında konuk iken bu dostu tarafından öldürülecektir. Bunun öyküsü şöyledir: bu arada Piritus’la birlikde yaptığı uğursuz Tartaros (Yeraltı) gezisinden Herakles sayesinde “Avernus”** yolu ile yeryüzüne çıkıp ülkesine döndüğünde Atina halkı arasında bir çok hiziplerin ortaya çıkıp siyasal çatışmalarla ortalığın karıştığını görür. Kışkırtmalar sonucu kendisine karşı da düşmanlıklar oluşmuş, otoritesini kaybemiştir. Bu evre hakkında öykülerde ayrıntılar bulunmadığı için olayların tam dokusu anlaşılamamaktadır. Bazı öyküler, çocuklarını Evboia kralı Kalkadon’un oğlu Elefenor’a emanet ederek canlarını güvenceye aldığını; ancak kendisinin (kaçarak mı yo hükümdarı Likomedes’e sığınır. Ancak, yakın dost bildiği Likomedes mal ve paralarına t ksa sürülerek mi katlandığı bu deniz yolculuğu sırasında) Skiron’da karaya çıkarak arkadaşı olan oranın amaen tuzak kurarak onu Skiron yalıyarından itip öldürür; belki bu kader Skiron’un ruhunun Theseos’dan bir mukabele olarak aldığı intikamdır.

Karizmatik krallarının ölümüne neden olan Atinalılar, başka hiç bir hükümdara yapmadıkları görkemli bir merasimle onun anısını onurlandıracaklardır. Savunmasız kimselerin daima koruyucusu olmuş bu büyük canın anısına burayı köleler ve tüm yoksul, kimsesiz kişilerin sığınağı bir kutsal mahfil yaparlar.

Evripides zamanında Hippolitos’un da bir kültü vardı. Gelinlik çağa gelmiş genç kızlar saçlarından birer tutam onun kabrine armağan ederlerdi. Ondan 6 asır sonra Posanias, Troizen’i ziyarete geldiğinde ona Hippolitos’un evini, onun adını taşıyan bir stadı, Afrodit tapınağını ve Phaedra’nın, yanı başındaki bir mersin ağacının döktüğü yapraklarla örtülü, melânkolik titreşimler dağıtan mezarını göstermişler. Bu öykü kahramanlarından hangisinin haklı olduğunun yorumunu yapmada çok güçlük çıkaran bir manzara. Evripides trajedilerini Fransızcaya çeviren Mme.Marie Delcourt-Curvers, Verona’da kendisine “Juliette’in evini gösterdikleri vakit, aşkı karşılıklsız kalan Phaedra’nın mezarını görenlerle aynı duygulanmayı yaşamış.

* Narsisizm: özseverlik, kendi kendine tutkun olma. Mitoloji’deki “ırmak Tanrısı” Narkissos’un (Lât. Narcissus) adından türetilmiştir; bunun öyküsü de anlatılacaktır.

** Avernus: İtalya, Kampanyada ünlü krater gölü. Dumanları kuşları boğarak öldürdüğü için Yunanca “a-ornos – kuşsuz” adını almış. Bu adın Lâtince versiyonu : “Avernus”. Burasının aynın zamanda, ayrıcalıklı kişilerin Tartaros’a girip çıktıkları yer olarak biliniyor

ody.gif odysseus

ORPHEUS VE EURYDIKE: İnanca göre ilk müzisyenler tanrılardı. Atena’nın müzik yapma becerisi yoktu ama flüt’ü o icat etmişti. Hermes “lir”i yapmış Apolla’ya vermişdi. Apollonun lirden çıkardığı sesler öylesine duygulu idi ki; onun müziğini dinleyen tüm Olimpos tanrıları kendilerinden geçiyorlardı. Hermes, kendisi için de bir “çoban kavalı” imâl etmiş, onunla büyüleyici sesler çıkarmaya başlamıştı. Pan ise kamışlardan kaval yapmış; bahar mevsimini bülbül sesleri ile doldurmuştu. Musalar, kullandıkları müzik aracı olmasa da, erişilmez güzellikteki sesleri ile bu orkestral ortama egemen olmuşlardı. Sırada, pek az sayıda olmakla birlikde müzikde ilahî icracılara yaklaşan ölümlü müzisyenler vardı. Bunlardan Orpheus açık ara birinci geliyordu ve tanrılarla başa baş güreşecek yetenekte idi. Zaten Trakyalı prens Oeagros ile musalardan Kalliope’nin oğlu olduğu için ölümlü olmanın ötesinde bir varlıkdı (babasının Apollo olduğunu ileri süren mitler de vardır). Annesi ona, müzik yeteneğini ve bu yeteneğini geliştireceği, Trakya’yı bağışlamıştı. Trakyalılar, Yunan halkları içersinde müziğe en yatkın olan insanlardı. Kimisi de onun aslında “Dionizos ritüelleri”nin kurucusu Pire’li bir Dionizos rahibi olduğunu; bazı arkeologlar da mezarının Bulgaristan’da Tatul yakınlarında bir yerde bulunduğunu iddia etmişlerdir. Gerek enstrümantal icrada gerekse kendi sesinde Orpheusla baş edecek kimse yoktu. Ozanlara göre, müzik yaparken canlı cansız her şey peşinden gelir, dağlardaki kayalar yerinden oynar, ırmakların yatakları yön değiştirirdi. Tamamen müziği ile ilgi çektiği için, kadersiz evliliğinin öncesi hakkında fazla bir şey bilinmemekde; ancak Jason’un Argo* gemisine katıldığı, yorgun düşen mürettebatı büyüleyici müziği ile onları şenlendirip dinlendirdiği için en yararlı sefer üyesi olduğu söylenir. Tayfa arasında kavga çıktığında da, yumuşatıcı müziği ile onların sinirlerini teskin eder, öfkelerini geçiştirir; habis ruhlu Sirenlerin sesleri işitildiğinde, onların büyüsüne kapılmamaları için derhal lir’ini çıkarır, etkili tonlamaları ile sirenlerin baştan çıkarıcı, belâlı seslerini denizin derinliklerine gömermiş.

Aşık olduğu (bir adı da “Agriope-Yaban yüzlü” olan) Eurydike’yi nerede görüp ona kur yaptığı bilinmiyor; ama kızın, Orpheus’un büyülü müziğine direnemediği muhakkak. Evleniyorlar; Trakyalı bir kabile bireyleri canavar Kikon’lara yakın bir yere yerleşiyorlar; ne var ki, mutlulukları çok kısa sürüyor. Düğünden hemen sonra, Eurydike nedimeleri ile birlikde çayırda gezinti yaparken, tarım tanrısı Aristeos’un** saldırısına uğruyor; ondan telâşla kaçmaya çalışırken bir engerek yılanına basıyor; Ayak bileğinden aldığı zehirle ölüyor. Orman nimfaları Dryad’lar yas tutuyorlar. Evlilik tanrısı Himenaos (Lât. Hymenaeus) sarı giysileri ile göklerden inip, adı geleceğinin simgesi olan “karanlık” anlamındaki “orphne”den gelen Orpheus’a bu acı haberi veriyor. Dayanılmaz bir kedere kapılan Orpheus yer altına gidip Eurydike’yi geri getirmeyi aklına koyuyor. Kendi kendine şu şarkıyı söylüyor: “Bu şarkımla – ezgilerimle kâlplerini yumuşatarak – Demeter’in kızının (Persefon) kâlbini fethederim – Ölüm tanrısını kandırırım – sevdiğimi Hades’in kucağından kurtarırım”. Aşkı için için kimsenin cüret edemeyeceği bir şeyi, Tartaros’a dehşet verici bir geziyi göze alır. Ovidius’a göre, Herakles’in indiği yerden, Taenarus kapısından (Yun. Tenaron***) Styx ırmağına, oradan da Hades’e indi. Orada lirinin tellerine vurmaya koyulunca o âlemin engin kalabalıkları sessizliğe gömüldü. Ahret kapısının bekçisi köpek “Cerberus” gerilerek gardını aldı; cezalandırılmakda olan Yeraltı sakinleri, müziğin büyüsü ile ebedî ceza eylemlerini kesiverdiler. İksion’un tekerleği durdu; Sisifos, tepelere çıkarmaya çalıştığı kayayı bir kenara bırakarak, kendini müziğin verdiği huzura terketti; Tityos’un (Leto mit’inde tanıtılacak) karaciğerini kemirmekde olan akbabalar zalim görevlerini kestiler; Tantalos susuzluğunu unuttu; ilk kez olarak canavar tanrıçalar Erinyalar’ın gözleri yaşlarla doldu; Danaus (Danaid’ler mit’inde tanıtılacak) taşımakda olduğu su dolu küleri bir yana bırakarak kendinden geçti; Hades’in kralı, ecesini alarak Orpheus’un yakına geldi, ilgi ile onu dinlemeye başladı. Orpheus müziği ile büyülediği Yeraltı tanrılarından aşkını kendisine bağışlamalarını niyaz ediyordu. Sesindeki tılsım kimsede onu reddetme mecali bırakmamıştı. Eurydike’yi çağırdılar ve tek bir koşulla onu teslim ettiler; Yeryüzüne çıkıncaya kadar, yol boyunca dönüp onun yüzüne bakmayacaktı. Aşıklar, Hades’in büyük kapısını aşıp, karanlıkda zorlu bir tırmanışa geçecekleri patikaya vardılar. Orpheus, öncülük ettiği eşinin, arkasında olduğuna emin olmak için dayanılmaz bir duygusal baskı altında idi. Kapıya gelmek üzere idiler; ortalık aydınlanır gibi olmuştu; Orpheus adımını eşikden dışarı attı, biraz ilerleyip sabırsızlıkla döndü; oysa acele etmişti; ayak bileğindeki yaradan ötürü ağır yürüyen kız henüz mağara sınırının içinde idi; alaca karanlıkda onu gördü; yakalamak için kollarını uzattı; ama Eurydike geriye kayarak kayboldu; ancak çok zayıf bir “Elveda” sözü işitildi.

Orpheus geriye dönüp çılgınca sevgilisini takibe koyuldu; fakat tanrılar, onun henüz hayatta iken ikinci kez Yeraltı dünyasına inmesine izin vermediler; Kharon onu Styx’den geçirecek kayığa almadı; derin bir yas içersinde geriye Trakyaya dönerek bu diyarın vahşi yalnızlığına kendini terketti; yedi ay boyunca Strymon ırmağı yakınında bir mağarada kaldı. Sevgilisinin kesin ölümü üzerine başka hiç bir kadını sevemediği; fakat genç oğlanlarla vakit geçirdiği; Trakyaya ilk kez pederasti’yi (eros paidikos – oğlan aşkı) getirdiği söylenir. Mecnunlar gibi çaldığı lirini ağaçlar, ırmaklar kayalar dinliyordu. O sıralarda Dionizos, Satiroslar, Silenoslar ve Maenadlardan oluşan eğlance grubu ile Trakyaya gelmişti. Matem tutmada ısrar eden Orpheus onun alemlerine katılacağına Panggeia Dağına gidip, huşu içinde Heliosun Güneş tanrısı) yükselişini seyrediyordu. Bu saygısızlığa içerleyen Dionizos Maenadları öc almakla görevlendirdi. Sapkınlaşmış Orpheus’un kadınlara yüz vermemesine zaten gazaba gelen Maenadlar bir gün ağarması sırasında üzerine çullanarak bu nazik müzisyeni parçaladılar; koparılmış kafasını Hebrus ırmağına bıraktılar; ırmağın ağzından çıkan baş Midilli Adası sahillerine vurdu. Onu bulan Musa’lar bir kutsal mevkie götürerek gömdüler. Öteki beden parçaları da toplanıp Olimpos Dağının eteğnde bir mezara yerleştirildi; bu ulu ruhun verdiği esinle oradaki bülbüllerin her yerden daha güzel öttükleri söylenir.

Ayrılık acısının, hüsranın kâbusları, duyarlı bir insana çektireceği çileler Orpheus mit’inden daha güzel anlatılamazdı (pederasti bölümü hariç). Bunun içindir ki, binlerce yıl boyunca bu mit bütün sanat dünyasına sonsuz esin kaynağı oldu.

Orpheus mit’i üzerine yaratılan sanat yapıtlarından: Klâsik dönemde “Orpheus ressamı” diye anılan bir sanatçının çanak üzerine çizdiği “Orpheus ve Traklar” resmi; Chicago Northwestern University Library Art Collection’da muhafaza edilen Orpheus, eşi Eurydice ve beraberlerinde Hermes’in göründüğü taş üstünde kabartma; Floransa okulundan Rönesans ressamı Jacopo dell Sellaio’nun yaptığı “Ariteus’un saldırısına uğrayan Eurydike’nin yılan tarafından sokulurken betimlendiği” tablo; Orpheus’un Yeraltı gezisi ile ilgili olarak, Jan Bruegel, Baroque ressam François Perrier, Jules Marchard’ın yarattıkları eserler; “Eurydike’nin son vedaı” ile ilgili olarak Jean Baptiste Corot’nun, Bergamo’nun tabloları ve Auguste Rodin’in heykeli: hüsran içindeki Orpheus’un Trakyaya dönerek kır sakinlerine verdiği müzik ziyafetleri ile ilgili Baroque ressam Roelandt Savery ve Briton Rivière’in tab1oları; Maenad’ların Orpheus’a saldırısını betimleyen klasik dönemin kırmızı boyalı vazo resmi, Albert Dührer’in gravür tarzı çini mürekkeple yapılmış resmi (Hamburg, Kunsthalle’de) ve Emile Levy tablosu; Gustave Moreau’nun “Orpheus’un kesik başı ve liri”ni gösterdiği tablosu; keza, J.W. Waterhouse’ın “kesik başın gösterildiği mistik sahne” resmi ve Baroque dönemin, sanata sayısız mitolojik resim kazandıran Fransız ressamı Nicolas Poussin’in, Paris Louvre müzesindeki “Orpheus ve Eurydice” tablosunu sayabiliyoruz.

Edebiyatta, klasik dönemden beri, sufî âyinlerde ve arınma (catharsis) törenlerinde okunan “Orfik” şiir türü ortaya çıkmıştır. Platon, Orpheus’un yaşam tarzını (Orfikos Bios) örnek gösteren bir takım haneberdûş, dilenci rahiplerin varlığından söz eder. Vejetaryenlik, cinsel yaşamdan imsak ilkelerini esas almaya ve mecnun gibi dolaşmaya “Orfik yaşam tarzı” deniyor; ancak, Gilbert Murray’ın çözümü ile “Orfizm” Yunan klasik döneminin mistisizm’idir. İslâm sufîliğindeki “Fena fillâh mertebesine” Budizm’de “Nirvana’ya ulaşılması gibi Orfikler de, her türlü yaşam kaygısından uzak, yıldızlarla başbaşa kalmanın gerçek özgürlüğü, hattâ özgürlükden öte bir kazanımı, Tanrı ile nihaî buluşmayı sağlayacağını inanmaktaydılar. İlahî yaşam ışığı için insan ruhunun iradesi yeterli değildi; “aporroya ton astron – yıldızların etkisi” gerekti.

Orta Çağ sonu Avrupa, özellikle Kelt ve İngiliz yazınında Orpheus mit’i yerli masallarla karıştırılarak çocuklara sunulmuştur.

Bu öykü çağımızda da, en ünlüsü Jaques Offenbach’ın “Orpheus Cehennemde” opereti olmak üzere burada sayamıyacağımız çoklukda müzik eserlerine ve filmlere de ilham vermiştir; hatta, Orpheus adının kökeninin kara olması ve öykünün daha çok karanlıklar dünyasında geçmesinden olacak, “Orfeu Negro” adı kullanılarak zencilerin rol aldığı film ve müzikallere konu olmuştur.

Gelecek yazımızda Orpheusu Lâtin ozanlarından önce tanıtan Rodoslu Apollonios’un yaşam öyküsünü ve onun büyük eseri “Argonotlar destanı”nı özetleyeceğiz.

Argo: ilerde “Altın Post” ya da “Argonotlar” efsanesinde anlatacağımız; altın postu getirmek için Kolkis’e sefere çıkan gemi; kaptanı “Jason”…

** Aristeos : Apollo ve Kirene’nin oğlu; hayvan gütmenin, zeytin ve arı yetiştiriciliğinin tanrısı…

*** Taenarus (Yunanaca Tenaron) : Yunanistan güneyinde Sparta’nın Mataban burnundaki Taenarum kasabasından Elatus’un oğlu (Penelope öyküsünde anlatılacak)persanim.gif perseus

İşte eski Yunanlıların uyutuldukları (ama ozanlarının genellikle gırgıra aldıkları ya da çeşitli insan tiplerinin ve davranışlarının örneklerini görerek ibret dersleri çıkardıkları) masallar içinde en uyutucusu ve abartılısı Perseus mitos’udur. Peri masalına benzeyen öyküde, belirleyici ögeler tümüyle sihirli oyunlar’dır. Bu bakımdan, Perseus efsanesi Psikiyatri araştırmalarında marazî hâl ve davranış örneklerini en çok bu masallardan ve mitoloji kahramanlarından alan, rüyaların ve fantastik öykülerin nevroz’un gizli tatmini olduğunu ileri süren Freud’a olduğu kadar, XX. yüxyıl başındaki “Sürrealizm – Gerçeküstücülük” denilen sanat akımına da en çok malzeme taşıyan mitoslardan biridir.Ancak birkaç dizesi bulunan, kayıp “Phorkides – Phorkys’in Kızları” isimli trajedinin yazarı Aiskhylos da dâhil, pek çok ozan bu konuya el atmıştır ama öykünün tümü Ovidius ve hemen hemen onun kadar bol eser bırakmış bir mitoloji yazarı olmakla birlikde zevk verici bir kalem sahibi olmayan, yaşamı hakkında da bilgi bulamadığımız ve İngiliz bilgini Frazer’in İ.S. I. ya da II. yüzyılda yaşamış olabileceğini ileri sürdüğü Apollodoros tarafından anlatılmıştır. Ancak, Edith Hamilton, bu öykünün Apollodoros versiyonunun, Ovidiusun tumturaklı dizelerinden çok daha yalın ve kolay izlenebilir olduğunu naklediyor. Daha önce adını andığımız Kios’lu (Sakız Adası) Simonides bu konuyu kısmen terennüm ettiği ünlü şiirinin en ünlü pasajı da Danae’nin tahta sandık içindeki betimlenmesidir.

Ülkedeki tüm kadınlarının en güzeli Danae, Argos kralı Akrisios’un tek çocuğu idi. Öykümüze başlamadan önce Akrisiosun köklerine özetle inelim. Argosda yaşayan Yunanlıların Danaos soyundan geldiğine inanılırdı; bu nedenle Homeros da Vergilius da tüm Yunanlıları Danaalılar olarak anarlar. İlk Argos hükümdarı çok başarılı bir asker olan “Abas”dı. Abas’ın Aglae adındaki eşinden “Proitos” ve “Akrisios” adlı ikizleri oldu. Birbirleri ile hiç geçinemeyen ikizler büyüdüklerinde şiddetli taht kavgalarına giriştiler; hatta bu
arada Proitos kardeşinin kızı Danae’ye tecavüz etmiş. Sonunda ülkeyi paylaşmakdan başka çare bulamamışlar. Argos Akrisios’a, yedi Kiklops’un surlarla tahkim ettiği Tiryns Proitos’a düştü. Kardeşinden nefret eden Akritios bir erkek evlât beklentisinde idi. Bu konuyu araştırmak için Delphi Tapınağındaki kadın kâhine gitti. Ama rahibeden aldığı haberler berbattı: bir oğul sahibi olmayacağı gibi, kızının doğuracağı torunu onu ilerde öldürecekti; bu kaderden kaçmak için en güvenli yol kızını derhal öldürmekti. Ne var ki, Akrisios’un babalık şefkati üstün geldi. Yeraltında tümüyle bronzdan bir ev inşa ettirdi; içine kızını kapattı. Hava ve ışık için damında bir aralık açtırdı ve başına bir nöbetçi dikti.

Günler dayanılmaz sıkıntı içinde geçerken, bir gün kız tepesindeki delikten bulutların toplaştığını ve gökten odasına bir altın sağanağının yağdığını gördü. Bu kez, Zeus’un hangi kılığa girerek kızın yanına yanaştığı bilinmiyor; fakat Danae, zamanı geldiğinde doğurduğu ve “Perseus” adını verdiği oğlan çocuğun babasının Zeus olduğundan emindir. “Perseus”un anlamı uzun süre lingüistler arasında tartışmalı kalmış; Başlangıçta, Helen öncesi bir kaynaktan gelebileceği düşünülmüş; sonra (aslında kendilerine “Fars”
diyen) Perslerle ilgisi olduğu sanılmış. Oysa kökeni “Argos” olan bir kişiye Fars orijini vermenin isabetsizliği kabûl edilmiş ve son olarak, Robert Graves, “Homeros”da bu ismin kullandığı epitetlerin anlamını çözerek eski Yunancada “perthein”in “tahrip, yağma etmek, ziyan vermek” demek olduğunu keşfetmiş.

Danae, bir süre sırrını sakladı ama sonunda Akrisios evde bir küçük çocuğun varlığından haberdar oldu. Çılgınca bir öfke ile kızına: “Kim bunun babası?” diye bağıdı. Kız gururla: “Zeus!” dedi. Küçük çocuğun kendi yaşamı için ölümcül bir tehdit olduğunu öğrenmiş olan Kral, Zeus’un baba olduğuna inanmamakla birlikde, kendisini Eryns’ler (Yeraltı ülkesinin intikam tanrıçaları, Lât. Furia’lar) aracılığı ile takip edip cezalandırmasından korktuğu için kızını ve torununu doğrudan doğruya öldürmekden çekindi. Yaptıracağı büyük bir sandığa koyup, denize açmanın onları mutlak ölüme götürecek bir maceraya terk etmek demek olduğunu, ama direkt öldürme günahından arındırabileceğini düşündü. Küçük oğlu ile bindikleri acayip teknenin sürekli dalgalarla tokuştuğunu hisseden Danae korku içinde bir gece geçirdi. Sabah olmasına karşın, kapalı sandıkta etrafını göremiyor; sadece dalgaların etkisi ile yukarı kalkıp yeniden suya çarptıklarını duyumsuyordu. Nihayet, sandık hışırtı ile bir zemine sürünüp bir süre kaydıktan sonra hareketsiz kaldı. Bir kumsala çıktıkları anlaşılmıştı; ama sandığın içinden nasıl çıkabileceklerini bilinmiyordu. Artık kader mi yoksa küçük çocuğun babası Zeus mu yardım etti, bilinmez; fakat Diktys adında iyi kalpli bir balıkçı varlıklarını fark edip, sandığı kırarak onları kurtardı. Genç anne ile oğlunu evine götürdü, kendisi gibi iyi kâlpli ve sevecen karısının himayesine bıraktı. Kendi çocukları olmayan çift biçare kazazedeleri bağırlarına bastılar. Uzun yıllar bu evde kalan Danae, yetişmekde olan oğlunun balıkçıya çıraklık etmesinden hiç yüksünmedi. Ne var ki, bu sakin ve huzurlu yaşam sürüp gitmeyecekti. Seriphos adındaki bu küçük adanın zalim hükümdarı Polydktes (çok konuk ağırlar anlamında), Diktys’in kardeşi idi ama uzun zaman onun evinde olan bitenle ilgilenmemişti. Bir gün balıkçıyı ziyaret etmek aklına gelince Danae ile karşılaştı ve ondan çok etkilendi. Perseus ergin yaşa gelmiş fakat annesi hâlâ çekiciliğini yitirmemişti. Polydektes kadına evlenme önerdi fakat kendini oğluna adamış kadından red yanıtı aldı. O zaman Perseus’u adadan uzaklaştırmak için bir hile düşündü, Pelops’un kızı Hippodameia’yı alacağı yalanını uydurarak yakınlarına evlenme şöleni çağrısı yaptı. Bu şölene katılanların “eronos” denen armağan vermeleri gerekiyordu. Kral, Perseus’un yiğitlik ruhunu tahrik ederek, kimilerince Batıda, Hesperislerin bahçesi yakınlarında yaşadıkları söylenen “Gorgonlar” denilen ölümcül güçde canavarlardan birinin başının, hazırlığını yapmakda olduğu düğün için en makbul armağan teşkil edeceğini söyledi. Bir yandan, Kralın davet ettiği yakınları ona birbirinden güzel ve değerli armağanları getirmeye başlamışlardı. Varlığı olmayan saf genç bu görkemli düğün hazırlıklarının altında kalmamak için Gorgonlardan Medusa’nın başını getirmeye karar vererek yola çıktı. Gorgonlar, ilkel bir deniz tanrısı olan Phorkys’in (Troya Savaşına katılan bir Frigya kralı da aynı adı taşıyodu) Keto’dan olan Stheno, Euyale ve Medusa isimli kızları idi. Medusa, bir ara Athena tapınağında Poseidon ile birlikde olmuş; Athena onu, ceza olarak, bedeni pullarla kaplı, çok uzun dişleri, mor dili, altın kanatları, pirinç elleri, ıslıklar çalan yılanlardan saçları olan korkunç, ölümlü bir yaratığa dönüştürmüştü. Yüzünü gören aniden taş kesiliyordu; onun yanına yanaşıp öldürmek olanaksızdı..Fakat Perseusun ihtiraslı gururu onu yolundan döndürmeyecekti. Bereket, bu delice cesaretin belâlı sonuçlarından yiğit genci siyanet edecek iki büyük ilahî varlık ona kanat germişti.

Perseus Kralın divanından çıkar çıkmaz sahilde bekleyen tekneye gitti. Kendisini engellememesi için annesine uğramamıştı. Önce, Gorgonların nerede bulunabileceğini öğrenmek için Yunanistana yelken açtı; Delphi’ye gitti. Karşılaştığı tüm bilici rahibeler, Selli adındaki halkın yaşadığı ve Demeter’in altın tanelerini (tarım ürünü tahıllar kasdediliyor) değil de, yalnız palamut meşesi yedikleri ülkeye, yani konuşan meşe ağaçlarının bulunduğu Dodona’ya gitmesi gerektiğini, Gorgonların nerede olduklarını kendilerinin de bilmediklerini söylediler.

Perseus bu ülkeye yola çıktı ama umutsuzluğa düşmüştü; kırgın bir ruh hâli içinde dolaşırken karşısına son derece güzel yüzlü fakat acayip kıyafetli bir genç adam çıktı. Bu adamın elinde kanatlı altın bir asa, başında kanatlı şapka, ayaklarında kanatlı sandaletler vardı. Onu görür görmez, insanları selâmete çıkaran rehber Hermes’den başka bir kimse olmayacağını bildiğinden sevince kapıldı. Işıldayan yüzü ile Haber Tanrısı onu, Medusa’ya saldırmadan önce bazı bilgi ve önlemlerle donanmış olması gerektiği hakkında uyardı; en önemli yardımı Kuzeydeki Styks’li Nymphalardan alabileceğini; nymphaların meskenlerinin de Graia’lar (Gri Kadınlar) denilen gruptan öğrenilebileceğini söyledi. Çok ileri yaşta ve çok acayip üç ihtiyar olan bu kadınlar, her şeyin alacakaranlığa gömüldüğü bir diyarda yaşıyorlardı. Ortaklaşa kullandıkları bir tek göz vardı. Görmek istedikleri nesneyi bu tek gözü sıra
ile birbirlerinin elinden alıp alınlarına yapıştırarak inceleyebiliyorlardı. Bütün bunları Hermes Perseus’a açıkladıktan sonra rehberliğine devam edeceği güvencesini verdi. Salt, Hermes değil, Medusa’ya öfkesi geçmemiş olan Athena da Perseus’a desteğini verecekti.

Hermes, Perseus’a, Medusa’yı bulabilmesi için ayrıntılı planını açıkladı. Buna göre, gerekli sırrı vermeleri içi Graia’iarın zorlanması gerekiyordu. Perseus, önce kendini gizlediği bir aralıkdan gözleyeceği cadı kadınların birbirlerine göz devri sırasındaki görme olanaksızlığından yararlanarak yerinden fırlayacak, gözü kapacak ve onlara, Kuzeydeki Nymphalara nasıl ulaşılacağı bilgisini almadan gözü geri vermeyeceğini söyleyecekti. Hermes, Medusa’nın titantum madeni kadar sert balık pullarına kırılmadan dayanabilecek güçde olan orak biçimindeki kılıcını verdi. Yanı başlarında onları dinlemekte olan Athena da, Medusa’nın karşısındaki canlıları taş haline getiren bakışını hatırlatarak, delikanlıya cilâlı bronzdan kalkanını verdi ve canavarı, yüzüne doğrudan bakmayıp, ayna gibi kullanacağı kalkanın parlak yüzünden izlemesini ve yapacağı hamleyi öyle hesap etmesini tembihledi. Böylece canavarın ölümcül gözleri etkisiz kalacaktı. Ayrıca, Perseus’a yapacağı mücadelede atiklik kazandırmak için ayaklarına geçireceği kanatlı botları; keseceği Medusa başını muhafaza etmek için gerekli olacak gümüşten, büyülü çuvalı ve başa geçirildiğinde insanı görünmez yapan Hades başlığını da Styks’li Nymphalardan tedarik edebileceği bilgisi verildi.

Neşesini bulan delikanlı, Hermes rehberliğinde “Alacakaranlık Ülkesi”ne yola çıktı; Okeanos Irmağını aşarak Kimmerîlerin yaşadıkları “Kara Ülke”ye geldiler. Atlas Dağında ikamet eden “Gri Kadınların” görüntüsünü yakaladılar. Bu yaratıkların bedenleri kuğuya, başları insana benziyordu; kanatlarının altında kol ve elleri vardı. Perseus, Hermes’in tembihatını dinleyerek, Graia’ların kullandıkları tek gözü, birinden diğerine nakli sırasında yerinden fırlayarak kaptı. Zavallı yaratıklar gözün nereye gittiğini birbirlerine sorarken Perseus konuşmaya başlayarak, gözün kendisinde olduğunu, Kuzey Nymphaları hakkında onlardan bilgi almadan iade etmeyeceğini kesin bir dille açıkladı. Çaresiz kalan Graia’lar “Kuzey Rüzgârı”nın ötesindeki kutsal Hyperborea”lıların ülkesinin rotasının tam tarifini verdiler, tek gözü geriye aldılar (yalnız, bu öyküleri nakleden ozanlar rotaları çok karıştırmışlardır; Kuzey Rüzgârları ülkesi, Atlas Dağları, Sisam Adası gibi coğrafî mekânların birbirlerine ulaşım hatların içinden çıkılamaz). Normalde, hiçbir taşıt aracı, ne denizden ne karadan bu ülkeye ulaşamıyordu. Fakat Perseus, iletişim tanrısı Hermes refakatinde, güler yüzlü, konuksever bir halkın her gün neşeli toplantılar, şölenler düzenlediği ülkeye geldi. Büyük bir nezaketle karşılandılar, şölene konuk edildiler. Flüt ve lir eşliğinden dans eden genç kızlar, bir ara dansı kesip Perseus’a, kanatlı botlar, taşınacak eşyanın büyüklüğüne göre istenildiğinde boyutları değişebilen sihirli bir torba ve en önemlisi başına giyeni görünmez yapan bir şapkayı armağan olarak verdiler. Artık, Perseus, pür teçhizat Gorgonlarla karşılaşmağa hazırdı. Bu kez yol gösteren Athena oldu, onun rehberliğinde, mutluluklar ülkesini geride bırakıp, Okeanos’u aşarak Sisam dolaylarındaki “Korkunç Kız kardeşlerin” adasına vardıklarında, büyük şans eseri, onları uykuda buldular. Aiskhylos’un ele geçen trajedi parçasında Perseus’un, Gorgonların uyudukları mağaraya boğalar gibi çılgınca girdiği yazılıdır. Aslında, büyük kanatlı, altın balık pulları ile örtülü bedenli ve kıvranıp duran yılanlardan oluşan saçlı canavarları, kalkanının ayna yerine kullandığı parlak yüzündeki yansımalarından dikkatle izlemesi gereken kahramanın temkinli davranması gerekti. Hermes ve Athena uyuyan canavarlardan hangisinin Medusa teşhis ettiler. Medusaya doğrudan bakamayan Perseus, Athena’nın da yönlendirmesi ile canavara yaklaşarak, kanatlı sandaletleri sayesinde tepesinde çevik hareketlerle dolanmaya başladı. Birden ani bir dalışla, orak biçimindeki kılıcı ile tek darbede onun boğazını biçti. Düşmekte olan kelleyi yakalayıp, beline sardığı gümüşten dokunmuş çuvala soktu. Gorgon’un kesik boynundan biri Pegasos adındaki ölümsüz kanatlı at, diğeri (Herakles bahsinde adını andığımız) Khrysaor (Altın Kılıç) hâsıl oldu. Ölümsüz olan öteki Gorgonlar da uyanmış, kardeşlerinin başsız cesedini görünce dehşete düşmüşlerdi. Katilinin hemen peşine düşmek istediler. Fakat Perseus kendisini görünmez hale getirecek şapkayı başına geçirmiş, bazı mitlere göre Pegasos’un sırtına atlamış, diğerlerine göre kanatlı botları ile Hermesle birlikde güven içinde uçuyordu (Mitler, çoğunlukla Pegasos’u ehlileştirenin öyküsünü sonra anlatacağımız Bellerophontes olduğunu nakleder). Yol üzerinde Perseus, kendisine daha önce kaba davranan, barındırmak istemeyen Atlas’ın karşısına çıktı; ona bir oyun oynamal istiyordu. Atlas ondan, gümrük yoklaması havasında, yanındaki gümüş torbayı açmasını istedi; torbayı keyifle açan Perseus’un gösterdiği Gorgon kafasına bakan Titan anında taş kesildi; kitlesiden Kuzey Afrikanın Atlas Dağları oluştu. Daha sonra uğradıkları Habeşistanda mola verdiler; Hermes burada veda ederek yolunu ayırdı. Perseus, sahilde bir kayalığa zincirle bağlanmış çok güzel bir genç kız gördü. Yanına yanaşarak neden böyle bağlı olduğunu sordu. Andromeda adındaki bu kızın babası, ülkenin kralı Kepheus imiş. Annesi Kassiopeia ise güzelliğine kibirli, düşüncesiz bir kadınmış; Deniz tanrısı Nereus’un kızlarından (Nereidlerden) daha güzel olduğunu iddia ederek, düzenlenen bir güzellik yarışmasına onlarla birlikde katılınca ölümlülerin kendileri ile şirk koşmalarına tahammül edemeyen tanrıları öfkelendirmiş. İlahî güçler, Keto adındaki dev bir deniz yılanını ülke halkının başına bela etmiş. Yılan her gün birkaç kişiyi yakalayıp yutarmış. Kitlesel kıyımdan korkan halk Ammon bilicilerine (Zeus ya da Lâtinlerde Jüpiter, Mısırın aş tanrısı Ammon ile özdeşleştirilir ve bazen bu isimler birlikde anılırdı) başvurarak bu afetin hikmetini sormuş. Kraliçenin tanrılara karşı küstahlığının cezasının halka çektirilmemesi için kızı Andromeda’nın bu dev yılana kurban edilmesi gerektiği yanıtı alınmış. Halk, tehalükle Kral Kepheus’u kızını feda etmeye zorladı. Çaresiz kalan Kral, kızının sahilde bağlanıp canavara kurban edilmesine rıza gösterdi. Bağlanıp kaderine terk edilen kıza, olayın hemen akabinde Pegasos’un sırtında gelen Perseus, görür görmez âşık oldu. Yanı başında bekledi. Deniz canavarı göründüğünde, Medusayı öldürürken kazandığı atiklik ve meharetle onun da kafasını uçuruverdi (yıllar sonra torunu Herakles, Troya kralı Laodemon’un kızı Hesione’yi, aynı biçimde kurban olmakdan kurtaracaktır). Andromeda’yı ailesine götürdü ve onunla evlenmek istediğini açıkladı. Ailenin, kızlarını memnuniyetle, hemen, onun canını kurtaran kahramana verdiğini nakleden ozanlar varsa da, sonradan bu mitos’un da çok değişik versiyonları olmuş; ozanlar geçmişden taşınan öyküleri ve öykü kahramanlarını birbirine harmanlamışlardır. Bazı, öyküler, gene Kassiopeia’nın entrikası ile kızın eski nişanlısı Agenor’un (Belos hükümdarının kardeşi olarak tanıtılır ama genellikle “Belos” efsanelerde düş ürünü bir ülkedir) düğüne davet edildiğini, ikiyüz savaşçı ile birlikde gelen bu zorbanın şenliği karıştırdığını, buna karşı Perseus’un Medusanın kesik başını göstererek karşıtlarını taş haline getirdiğini nakleder. Hele, mitoslarına zenginlik ve daha fazla edebî tad katmak isteyen Ovidius, yukarda da değindiğimiz üzere, bir çok başka efsane kahramanlarını bu maceraya karıştırarak çok ayrıntılı biçimde anlatmıştır. Perseusla Andromeda’nın düğününe isyankâr bir kalabalığın müdahale ettiğini, aralarından Phineus adlı birinin (aynı isimdeki, bugün ülkemizde, Trakya’da Midye olarak bilinen Salmydessos kralının öyküsünü ayrıca anlatacağız) Andromeda’nın eş olarak kendisine verileceği vaadini ilere sürerek, çeşitli ülkelerden gelmiş ünlü komutanların yönetimindeki kıtalardan oluşan bin kişilik bir güçle saraya saldırmaya kalktıklarını; Perseus, önce bunların önemli bölümünü konvansiyel savaş taktikleri ile bertaraf ettiğini, tümüyle başa çıkamayınca “Medusa Başı”nı teşhir yöntemine başvurduğunu, fakat bu arada kendi tarafındaki cengaverlerden Akontios’un da kazaen Gorgon başını görerek kurban olduğunu, kurnaz ve korkak Phineus’un ise Gorgon’a bakmaktan kaçındığını, Perseus’un, kayın babasının yuvasını daha fazla kana bulamaktan kaçınarak onu affettiğini, tatlı fakat abartılı bir üslûpla nakleder.

Eşi ile birlikde, annesinin bulunduğu adaya dönen Perseus evde kimseyi bulamadı. Komşular, balıkçı Diktys’in eşinin çoktan öldüğünü, annesi Danae’nin ise, evlenme önerilerine devamlı red yanıtları verdiği Polydektes’in tehditleri karşısında, balıkçı ile birlikde kaçıp bir tapınağa sığındığını söylediler.

Tam o sırada Kralın, sarayda düzenlediği şölende, davet ettiği dostları ile birlikte eğlenmekte olduğunu da öğrenen Perseus bu fırsatı kaçırmak istemedi; doğruca saraya koşup, şölen salonunun kapısında durdu. Parlaklığı göz alan kalkanı, gümüşden torbası ile dikkatleri çekmemesi olanaksızdı. Torbadan “Medusa”nın başını çıkarıp hazır bulunanlara gösterdi. Bir anda herkes taş oldu; bir dizi mermer heykele dönüştü. Seriphos Adasının aşırı kayalık olmasının nedeni bu imiş.

Bütün adalılar, yaka silktikleri müstebit hükümdarın akıbetini öğrenince çok sevindiler; Danae ve Dictys’in saklandıkları yeri buldular. Perseus, Dictys’i adanın kralı ilân etti. Kendi de, anası ve karısını alarak Yunanistan’a dönmeye karar verdi. Yaşlanmış dedesi Akrisios’un (öfkesi her ne ise) yüreği yumuşayarak kendilerini bağışlayacağını umuyordu. Argos’a vardıklarında, Akrisios’un kent’ten sürüldüğünü öğrendi. O anda nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Argos’a yerleştikten bir zaman sonra Kuzey kentlerinden Larissa kralı Teutamides’in geniş katılımlı bir atletizm yarışması tertiplediğini duyunca bunu fırsat bilerek bedenî formunu tekrar denemek istedi. Yarışmaya katıldı. Disk atma yarışında, bu çok ağır metali o kadar uzağa ve falsolu fırlattı ki; disk, Kralın konuğu olarak tribünde bulunan Akrisios’un başına isabet ederek ağır yaralanmasına ve kısa süre içinde ölümüne sebebiyet verdi. Apollo bilicisinin kehaneti gerçekleşmişti. Perseus, dede acısı ile dedesinin annesi ve kendisinin ölümü için elinden gelen zulmü yapma günahını tartma ikilemi arasında kaldı. Öyküyü belki, dev romancı Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeşler” eserindeki hayırsız babaya, kardeşlerden İvan ve Alyoşa’nın bakışları ile kıyaslayabiliriz. Bu romandan farklı olarak dedesinin cezasını bilmeden veren Perseus, her ne koşulda olursa olsun büyüklere sevecenliği ve saygıyı emreden eski geleneklerin idealize edilmiş temiz yürekli evlât tipini temsil etmektedir. Bunun ödülü olarak da ailesi ile huzura ermiştir. Argos tahtı ona kaldı; fakat öldürdüğü dedesinin yerine geçmeyi içine sindiremedi ve büyük amcası Proitos’un oğlu Megapenthes’in egemenliğindeki Tiryns’e giderek onunla krallıkların takası üzerine anlaştı. Onu Argos’a yolladı, kendi Tiryns kralı oldu; Hephaistos’un çırakları dev inşaatçı Kyklopslar’a hem bu kentin hem de yeni kurduğu Mykenai kentinin, 8 metre kalınlığında, 20 metre yüksekliğinde taşlardan oluşmuş surlarını yaptırdı. Sonradan görkemli Mykenai uygarlığının merkezi olacak bu kentin adı, güya, Perseus’un çorak bir alanda susadığı bir anda birden mucize eseri bir mantardan akarsu (mykes) fışkırmasından gelirmiş. Perseus’un Andromeda ile evliliklerinden yedi oğlu (Perses, Alcaios, Heleos, Mestor, Sthenelos, Elektryon, Kyniros) ve iki kızı (Gorgophone-Gorgon öldüren ve Autukhthoe-Toprakda doğmuş) oldu; bunlardan Elektryon’un Herakles’in dedesi olduğunu söylemiştik.

Efsaneye göre, Medusa’nın kesik başı Athena’nın kalkanına yapıştırılmış; Zeus’un Athena’ya armağanı olan bu kalkan heykel ve resimlerde de bu süsleme ile betimlenir. Perseus efsanesi, sanata ve astronomiye çok fazla materyel kazandırmıştır. Elinde Medusa’nın başını taşıyan Perseus’a benzetilen takımyıldız’a onun adı verilmiştir. Eşi Andromeda’nın (erkekler üzerinde egemenlik kuran anlamındaki) adı da, kuzey yarı gök küresindeki, oluşturduğu geometrik biçime “Pegasus Karesi” denilen galaksiye verilmiştir. Kuzey Amerikada ve Asyada yetişen çiçekli bir bitkiye de “Andromeda” deniyor. İnanca göre, Poseidon, kaprisleri ile facialara sebebiyet veren Kassiopeia’yı tepetaklak ederek gökyüzünde bir takım yıldıza dönüştürmüş.

XVII. yüzyıl Avrupasında, klasik mitosların tiyatro ve hatta opera konusu olmaları çığırını açan, trajedide Jean Racine’e, operada Philippe Quinault’ya esin veren Pierre Coeneille’in “Androméde” adlı trajedi-operası bu konuyu işlemiştir. İkonografi sanatında ise, vazo resimleri, Lakon bronzları, Selinus tapınağının ön cephesi, Capitolino müzesinde, Andromedanın Perseus tarafından kurtarılışını betimleyen bir alçak kabartma (bas-relief) gibi antik dönem eserlerinden başlayarak her devirde Perseus mit’i işlenmişdir. Benvenuto Cellini’nin Floransa-Loggia di Lanzi Galerisinde, Antonio Canova’nın Vatikan Müzesinde “Perseus’u kılıcı ve Gorgon başı ile gösteren çıplak heykelleri (Canva’nın aynı konuda grafik çalışması), Salvador Dali’nin meydanlarda sergilenen aynı pozda, kendi tarzındaki stilize heykeli, Korfu arkeoloji Müzesinde “Perseus”u Gorgonu öldürürken betimleyen alınlığı (pediment), Ufizzi Galerisinde Piero di Cosimo’nun “Perseus”u kanatlı botları ile Andromeda’yı kaçırırken gösteren tablosu ve daha Signorelli, Palma, Cesari, Saraceni, Rubens, Rembrandt, Lemoyne, Coypel gibi ressamlarla, Puget, Fremin, Thierry’e varıncaya kadar yontucular bu mit’ten esinlenmiştir.jasonanim.gif jason

APOLLONİOS (Rodoslu) : Antik Yunanın aynı isimdeki pek çok şöhretinden ozan ve dil bilgini biri olup “Argonautika” (Argonotlar Destanı) adlı yapıtı ile ünlüdür. Yaşamöyküsü , biri Floransa’daki Lorenzo Kitaplığında (Laurentian Library) bulunan “Argonautika” yazması içinde, diğeri, “Suda Lexicon”da* yer alan metinlerden öğrenilmiş. Bunlara göre: İ.Ö.295 doğumlu bir İskenderiye okulu şairidir. Naucratis ya da İskenderiye doğumlu olduğu sanılıyor. Hamasî destanlardan hoşlanmayan, gerçekçi ozan Kallimakhos’un öğrenciliğini yapmış.

Altın post destanının “Iason ve Pelias”ın karşılaşmaları bölümüne geldiğimizde, belki, bu bölümü en geniş biçimde hikâyelendiren Pindaros’u tanıtmamız gerekirdi ama, öykünün cereyanını daha fazla kesmemek için Pindaros’un ve keza bu öyküye katkısı olan öteki tragedya yazarlarının tanıtımını Dionizos ritüelleri ile koro ve tragedya geleneği bahsine bırakmak uygun ve daha da anlamlı olacak.

Iolkos adındaki Yunan kentinin kurucusu Kreteos ölünce oğlu Eson ile üvey kardeşi Pelias arasında taht kavgası başlamıştı. Kreteos’un eşi Tyro “Irmak Tanrısı” Enipeos’a aşıkdı. Suların büyük tanrısı Poseidon kendisini Enipeos gibi göstererek, Atamas’ın kardeşi Salmoneos’un kızı olan Tyro’yu iğfal etti; bu birlikdelikden piç Pelias doğdu; dolayısiyle, Eson ve Pelias, “altın postu” kayınpederi Etes’e veren Friksos’un kuzenleri oluyorlardı. İktidar rekabeti sonunda Pelias baskın çıktı; tüm Teselyanın egemenliğini ele geçirdi; Eson’u Iolkos zindanlarında zincire vurdu; öteki kardeşleri Feres ve Neleos’u sürgün etti. Eson, daha önceden henüz çok genç olan veliahd oğlu Iason’u eğitim yapması için hekimlik bilen bilge bir Kentavr* olan Kiron’a göndermişti. Pelias ise onu annesi ile birlikde öldüğünü sanıyordu. Iason rüşt çağına gelince büyük bir cesaretle yurduna dönecek gasıp amcasına karşı taht üstündeki iddiasını ileri sürecekti.

Bu arada bir kâhin, Pelias’a, falında bir akrabası tarafından öldürüleceğinin göründüğünü; bu sondan kurtulmak için, tek ayağında sandalet bulunan bir kişiden kendini sakınması gerektiğini söyledi. Kâhinin verdiği vade içinde iri bedenine gösterişli giysiler, omuzlarına leopar postu kuşanmış, dalgalı uzun saçları sırtına dökülen, (Iolcus yolu üzerinde Anavros ırmağını geçerken sandaletlerinden birini düşürüp çamurlara kaptırdığı için) tek ayağı çıplak bir adam geldi; fütursuzca pazar yerine daldı. Şaşkınlığa düşen ve etrafını saran kalabalık bu yabancının tanrılardan biri olduğu sanısına kapılmıştı. Poseidon onuruna düzenlenen Olimpik oyunlarını izlerken haberi alıp telâş içinde agoraya gelen Pelias tek sandaletli adamı görünce korkuya kapıldı; ancak duyduğu dehşeti saklamaya çalışarak yabancıya hangi ülkeden geldiğini sordu. Muhatabı yumuşak bir tonda: “Şu anda kendi ülkemdeyim. Zeus’un babama verdiği yönetim yetkisini geriye almaya geldim. Senin yeğeninim. Adıma Iason derler. Seninle kılıç ve mızraklarla değil tanrıların yasalarına göre kozumuzu paylaşalım; yani adalete göre anlaşalım; eline geçirdiğin servet, sürüler, tarlalar sende kalsın; ama egemenlik tahtını ve asasını bana terket ki aramızda meşum bir savaş çıkmasın” dedi. Buna karşı Pelias, keza nazikâne bir tonda: “Peki, dediğin gibi olsun; ama, bir şartım var. Kâhinin dediğine göre, ölmüş olan Friksos (ölümü ile ilgili mit’i ayrıca anlatacağız) bizden kendi ruhunu taşıyan Altın Post’un bu ülkeye geri getirilmesini istemiş. Benim gibi kocamış bir adamın yapamıyağı bu işi senin gibi aslan yürekli bir gencin kolaylıkla kotaracağına inanıyorum. Bu görevi üstlenip, başarırsan, sana Zeus adına yemin ediyorum, bu krallığın egemenliğini tümüyle sana terkedeceğim. Pelias bunu söylerken, Iason’un bu belâlı seferden geriye dönebileceğine asla ihtimâl vermiyordu. Ama, böyle büyük bir macera düşüncesi, krallık liyâkatini kanıtlama fırsatı verdiğinden, coşkulu genç Iason’a çok çekici gelmişti; öneriyi kabûl etti. Yunanistan’ın bir çok seçkin ve soylu genci bu sefer’e keyifle katıldı. Yiğitlerin yiğidi Herakles (Lât. Hercules), Müziğin büyük üstadı Orpheos, Dioskurlar diye anılan ikiz kardeşler (binicilik ustası Kastor ve boksörler şahı Polidevkes-Lât. Pollux)**, Akilevs’in babası Peleos ve pek çok başka gözü pek serüvenciler bir araya geldi. Kendisine borçlu olduğu kurban törenlerini ihmâl ettiği için Peliasa öfkeli Tanrıça Hera da Iasona yardımcı oldu; hem yoldaşlarının geride bırakacakları yakınlarını gözetme güvencesini verdi, hem de yolculuğa yılmadan dayanacakları metanet ve bahadırlık iksirinden içirdi. Hera bahsinde değindiğimiz üzere, Teselya Argos’u tersanesinde gemi inşasına izin verdi; bu bakımdan gemiye “Argo”, mütettebatına.da “Argonotlar” dendi. Bazıları ise “Argo” isminin geminin yapımcısı “Argus”dan geldiğini ileri sürerler.

Gemi yola çıktığında, Iason eline aldığı altın kadehdeki şarabı yudumladı ve artanını, Zeus’un mızrağının yollarını aydınlatması dileği ile denize döktü. Fakat önleri dehşet verici tehlikelerle dolu idi; tayfaların bazısı içtikleri bahadırlık iksirinin bedelini canları ile ödeyecekdiler.

İlk önce, sadece kadınların yaşadığı Limni adasına uğradılar. Bu kadınlar, ibadet görevlerini yerine getirmediklerinden Tanrıça Afrodit tarafından “halitosis”le (çok kötü kokmakla) cezalandırılmışlardı (halitosis: “nefes kokması” olarak zamanımız tıb terminolojisine geçmiştir); hiç bir erkek yanlarına yanaşamıyordu (bazı lejandlara göre de Trakyaya savaşa giden erkekler yanlarında baş kadınlarla dönmüşlerdi). Buna gücenen kadınlar erkeklere saldırıp biri dışında hepsini öldürdüler. Ada kralı Toas’ın ve kraliçe Mirinna’nın kızı Hippisil*** babasını gizlice Sakız adasına kaçırdı. Ama, bu vahşileşmiş kadınlar, adaya ayak basan Argonotları sıcak karşıladılar; onlara yardımcı oldular; armağanlar, yemek, şarap ve giysiler verdiler. Bu arada tüm kadınlar hamile kaldı; Iason’un da Hippisil’den Öneos ve Nebrofonos (ya da Deifhilius ve Thoas) adlarında iki çocuğu oldu; Hippisil’e ebedî sadakat yemini etti ise de yola çıktıkdan sonra bu yemini kısa zamanda unutacaktır.

Limni terkedildikden sonra, Herakles’ın grup içinde bulunmadığı farkedildi. Onun zırh taşıyıcısı olan Hilas adında çok sevdiği genç bir çocuk, karada iken testisini bir pınara uzatmış, pembe yanaklı bu çocuğun güzelliğine kapılan bir su nimfası onu öpmek için kaynağın içine çekivermiş; çocuk bir daha ortaya çıkmamıştı. Herakles deli gibi onu her yerde aradı; ormanın derinliklerine girdi; denizden çok uzaklaşmış; Hylas’dan başka her şeyi, Altın postu, Argonotları unutmuştu. Denizciler de çaresiz kalıp, onsuz yelken açmak zorunda kaldılar. Bundan sonraki maceraları, kanca gagalı ve pençeli, iğrenç kokulu korkunç uçan yaratıklar Harpilerle olacaktı. Argonuotların bir gece teknelerini sahile çektikleri yerde yapayalnız ve sefil görünüşlü ihtiyar bir adam yaşıyordu. Her şeyin bilicisi Apollon ona kehânet yetisi bağışlamıştı. İhtiyar, her olacağı önceden hiç yanılmadan görüyor ve söylüyordu. Bu durum yapacaklarıı sır olarak saklamak isteyen, özellikle yaptığı çoğu şeyi karısı Hera’dan saklayan Zeus’ un keyfini kaçırıyordu. Bu nedenle ihtiyar’a korkunç bir ceza verdi. Zavallı adam ne zaman yemek yemeğe otursa, “Zeus’un Köpekleri” diye anılan Harpiler üzerine saldırır, yemeğini darmağın eder, parçaları kendileri yer, yutar, adamcağız bir iki lokma ile yetinmek zorunda kalırdı. Argonotlar (Fineos adındaki) ihtiyarı gördüklerinde içleri sızlamıştı; ayaklarında dermanı kalmadığı için yerlerde sürünen, derisine yapışmış kemikleri tek tek görünen, her yanı titreyen hayalet görünüşlü zavallı onları bir kurtuluş umudu olarak sevinçle selâmladı; onlara yardımcı olmayı önerdi. Öngörü yetisi olduğu için, bu grup içinde, özellikle iki kişinin, Boreas’ın (Kuzey Rüzgârı-Poyraz) iki oğlunun kendisine Harpilerden koruyacağını bilmişti. Nitekim, kendisini acıyarak dinleyen grupdan ikisi ona kesin yardım sözü verdi; diğerleri önüne yemek getirdiler. O anda gökde o menfur yaratıklar belirdi; hızla üzerlerine pike yaparak adamın önünde ne varsa yutup kaçtılar; arkalarında dayanılmaz berbat, kokular bıraktılar. Kuzey Rüzgârının oğulları kılıçlarını çekip, uçarak bu canavarların peşine düştüler. Sonunda yetişip kılıç darbeleri ile onları parçalamaya girişmişlerdi ki; tanrıların habercisi Gökkuşağı “İris”**** semalardan inerek araya girdi; Zeus’un koruyucularını öldürmenin onu kızdıracağı konusunda uyardı; fakat, Fineos’un bir daha rahatsız edilmeyeceğine Styx Irmağı üzerine yemin etti. Çocuklar dönerek bu habei Fineos’a muştuladılar. O gece çok keyifli bir ziyafet düzenlendi. Fineos, Argonotlara, kendilerini bekleyen tehlikeler konusunda öğütler verdi; özellikle, Pontos Eukseinos’un (Karadeniz) ağzında bulunan (kimi mitlerde Hellespont-Çanakkale Boğazı ağzı olarak geçer) “İkiz Çatırdayan Kaya’dan – Symplegades”den kendilerini sakınmaları için uyardı (Romalıların “Cyanae Insulae-Koyu mavi Adalar dedikleri çifte kayalık grubu; Finike-Kaş yolu üzerinde, Kaş’a 23 km. uzaklıkda, şimdi Yavi ya da Yuva köyü üzerindeki antik dönemde Cyanae – Kiaynay denen sarp kayalıkla karıştırmamak gerek). Efsaneye göre bu iki kaya etraflarında kaynamakda olan denizde yanyana yüzer halde iken aralarına bir şey girdi mi, bazen birbirine gürültü ile çarpar, Karadeniz yolunu kaparmıış. Fineos, Argonotlara, boğaza girmeden bir güvercin uçurarak kayaların sakin zamanlarında olup olmadıklarının test edilmesini öğütlemiş; güvecin selâmetle geçerse yollarının açık olduğunu, aksi hâlde “Altın Post” sevdasından vazgeçerek geri dönmeleri gerektiğini söylemiş. Ertesi sabah gemiciler yanlarına bir güvercin alarak yelken açıp yola koyuldular.

Öykünün buraya kadarki bölümünden, sanata geçmiş sahnelerin belli başlı olanları işaret etmek istersek: 1) Argonotları çeşme başında görüntüleyen ve Romada, Guilia Villasındaki Ulusal Etrüsk Müzesinde sergilenen “Cista Ficoroni” tabir edilen (yani Francesco Ficoroni adındaki arkeologun bulduğu silindirik biçimli) vazolardan biri üzerindeki resim, 2) Gene bir Cista Ficoroni’den, Roma, Galleria Borghese’de sergilenen ve Argonotları bir av öncesi gösteren, muhtemelen Herakles ve Hylas’ın resmedildiği oyma işli Etrüsk ritüel vazosu, 3) Lorenzo Costa’nın, Padua, museo Civico’da sergilenen “Argonatlar kıyıya yanaşırken tablosu, 4) Paris, Louvre Müzesindeki İ.Ö.350-340 arası yapılmış bir Yunan Kratera vazosundaki “Iason ve Pelias’ın karşılaşmaları sahnesi, 5) John William Waterhouse’ın Manchester’de Manchester Kent Sanat Galerisinde sergilenen “Hylas ve Su nimfaları” yağlı boya tablosu, 6) Ercole Grandi d’Antonio de’Roberti’nin Padua’da Roberti Okulundaki “Argonotlar” yağlı boya tablosu sayılabilir.

* Kentavr’ların, İksion’un Nefele’den olan yarı insan yarı at çocukları olduğundan söz etmiştik.
** Bu ikiz kardeşlerin adları Astronomide, Lârin dillerinde “Gemini” denilen görkemli “İkizler” burcunun en parlak iki yıldızına verilmiştir; “Pollux” daha parlaktır.
*** “Hyppisyle” adı Güneş’in küçük bir uydusu olan gezegene verilmiştir.
**** Gökkuşağının yedi renginden alınan esinle, göz merceğinin önündeki göze renk veren tabaka da “İris” olarak isimlendirilmiştir.

Argonotlar* Bosporos (İstanbul Boğazı) yönünde yola çıktıktan fazla süre geçmeden “Çatırdayan Kayalar” tüm haşmetleri ile ortaya çıktılar. İlk görünüşlerinde hareket eden hiç bir cisme geçit vermeyecek gibi idiler. Fakat güvercin serbest bırakıldı, gemiciler onun uçuşunu izlediler. Kuş iki kaya arasından selâmetle geçti; yalnız, birbirine doğru gelip çatışan kayalara kuyruk tüylerinin ucunu kaptırıp kopartmıştı. Gemiciler, vakit yitirmeden küreklere asılarak, yeniden birbirinden ayrılma sürecine girmiş kayalar arasından Argo’yu süratle geçirdiler. Tam iki kaya arasından sıyrılmışlardı ki, bu alâmetler korkunç bir gürültü ile tekrar birbirlerine çarpmışlar, dev gibi dalgaların oluştuğu bir su kaynaşmasına neden olmuşlardı; bu arada Argo, sadece pupasının ucunu kayalara kaptırdı.

Karadeniz’de Tinusların adası Orkinos’da kendilerini karşılayan Apollon’un heybeti ile büyülendiler. Orfeos’un şarkıları onların heyecanlarını teskin etti, duygularını yumuşattı. Daha sonra uğradıkları Mariandyn’lerin ülkesinde Kral Lykos tarafından hararetle ağırlandılar. Sinoba yanaştıklarında Herakles’in dostu üç adam gemiye bindi. Ünye kıyılarında yaşayan ve Yunanlılara çelik yapımını öğreten zenaatkâr kavim Khaliblerin toprağından sonra ufukda, kendisi barış ve huzuru en çok seven munis nimfa Harmonia’nın, ne garipdir ki acıma bilmez savaşçılar olan kızları Amazonların ülkesi vardı. Amazonlar Harmonia’nın değil (“Armoni” çağımızda da uyum, ahenk demek), babaları savaş tanrısı “Ares”in yolunu seçmişlerdi. Argo’nun bahadırları, savaşmayı da göze alarak, bu ülkede mola verip, onları tanımakdan çok keyif alacaklardı; ne var ki, önce Ares’in adasında Stimfalid kuşlar (Ornithes Stymphalides) denen canavar kuşların saldırısına uğradılar. İ.Ö.V. asırda yaşamış ve aslında resimde devrim yapmış bir sanatçı kabûl edilen Apollodoros’un, bir mitoloji özeti olan “Bibliopoleion – Kütüphane” isimli eseri ilki olmak üzere bir çok kaynağa göre göre, bu insan yiyen kuşlar, Yunanistanda, Arkadiada Stimfalis gölü dolaylarında yaşarken, günün birinde Heraklesle yaptıkları bir mücadele sonucu onun tarafından Karadenize, Aretias’a (Ares Adasına sürülmüşler); bu nedenle “Ornithes Areioi – Ares’in Kuşları” adını almışlar. Argonotlar, başlarına tolga geçirip ellerine kalkan aldılar ve acayip sesler çıkararak kuşları korkutup kaçırdılar. Artık, rüzgâr tam uygun yönde estiği için, Amazonlarla oyalanıp bu fırsatı kaçırmak istemediler; Kafkasya kıyılarına yola devam ettiler.

Yolda, denizde, bitkin, canlarını yitirmek üzere olan dört kişi gördüler. Bunlar Friksos’un, Argos, Kitossoros, Frontis ve Merlas isimli oğulları idi. Boiotia’ya, dedeleri Atamas’ın mirasını almaya giderken kazaya uğramışlardı. Onlar da mürettebata katıldı. Gemi, Kheiron’un anası ve Kronos’un sevgilisi ola nimfa “Filira”nın adını taşıyan adayı geçip, sonunda Kolkis’de, Fasis Irmağı ağzına demir attı. Artık, Prometeos’un kayaya bağlandığı tepe şimdi tam üstlerinde idi; onun ciğerlerini yiyen kartalın kanat çırpışlarının rüzgârı hissediliyor; yiyecek artıklarının ve kan damlalarının aşağı düştüğü görülüyordu. Daha ilerleyip aynı günün batımında “Altın Post”un ülkesi “Kolkis”e vardılar. Artık kendi cüret ve dirayet değerleri dışında bir şeyin kendilerine yardımcı olmayacağını biliyorlardı. Onların akıbetinden kaygı duyan Olimpos sakinleri arasında da bir danışma trafiği başlamıştı. Hera, Afrodit’in ayağına, onun yardımını istemeye gitti. Aşk tanrıçası, kendisine karşı hiç dostluk hisleri beslemediğini bildiği Heranın ziyaretine şaşırmıştı. Olimpos Hanımefendisinin bu seferki içten ve hayırsever tavrı karşısında elinden geleni yapmaya söz verdi. Oğlu aşk tanrısı Eros’u (Lât. Cupid)**, Kolkis kralı Etes’in kızı Medea’yı Iason’a aşık etmekle görevlendirdi (Kralın öteki kzı Kalkiope’yi Friksos’a verdiğinden söz etmiştik). Afrodit, Eros’a gidip, istediğini yaparsa ona, üstü parlak altın ve derin mavi mine bezeli top gibi çok değerli ve eğlenceli bir oyuncağı armağan edeceğini söyledi. Eros sevinçle yay’ını ve ok sadağını kapıp, Olimpos’dan Kolkis’e kadar uçtu.

O sıralarda kahramanlarımız da, Kral’dan altın Post’u istemek üzere Aiaia Kent’ine hareket etmişlerdi. Hera onları korumak için çevrelerini yoğun bir sisle örtmüştü. Heliıos ile Perseis’in oğlu, Girit kraliçesi Pasifay’ın ve büyücü Kirke’nin kardeşleri olan Kent kralı Etes, Hefaystos’un yaptığı göz kamaştırıcı bir sarayda oturuyordu. Sis yüzünden görülemeyen saray, Argonotlar yaklaşırken sisin dağılması ile meydana çıktı. Saraya gelen genç Argo grubunun heybetli görünüşünden etkilenen muhafızlar onları saygı ile karşılayıp, ziyaretlerini Krala duyurdular. Kral onları büyük bir nezaketle ağırladı. Yıkanmaları için sular ısıtıldı, yemekleri hazırlandı; onurlarına meşaleler yakıldı. Prenses Medea da ziyaretçileri çok merak etmişti; gözlerini Iason’un üzerinden ayıramıyordu. Eros, görünmeden, yayını gerekek aşk okunu kızın tam yüreğine göndermişti. Medea kızarıp bozarıyor; şaşkınlık ve mahcubiyet duyguları arasında bocalıyordu; sonunda odasına kaçtı.

Konukların gereksinimleri giderilmeden, onlara sıra dışı bir soru sormak büyük nezaketsizlik olduğu için, kahramanlarımız banyolarını alıp karınlarını doyurdukdan sonra Kral Etes nereden geldiklerini ve buraya seyahat amaçlarını sordu. Iason, bütün gemi personelinin asil soydan geldikilerni, tanrıların çocukları ya da torunları olduklarını, Yunanistandan buraya kadar kendisinden Altın Postu istemeye geldiklerini, mukabilinde kendilerinden, düşmanları ile savaşmak dahil, ne hizmet dilenirse yapacaklarını söyledi. Onları dinlerken Aytes’i öfke basmıştı. Aslında o da, Yunanlılar gibi, yabancılardan hoşlanmazdı; “şunları soframa almamış olsaydım, öldürürdüm!” diye düşündü; sessizce yapacaklarını planlamaya koyuldu. Iason’a: “yürekli insanlara hayranım; ancak gücünüz hakkında bana daha çok güvence vermeniz için, sizden istediğim şudur” dedi ve ayakları bronzdan, ağızlarından alev çıkan, zincirlerinden boşanmış iki boğayı yakalayıp çift’e koşmasını, süreceği tarlaya, öldüreceği bir ejderhanın dişlerini mısır tohumu gibi ekmesini önerdi. Bunun ürünü olarak ihtiyacı olan silâhlı savaşçıların yetişeceğini; bunu gerçekleştiremiyenlere “Altın Post”u emanet edemeyeceğini söyledi. Iason, gerçekde olanaksız ölçüde riskli bu test önerisi karşısında durumu müzakere edeceğini söyleyip, gecelemek üzere gemiye gitti. Topladığı danışma kurulununda adamları kararı tümüyle kendisine bıraktıklarını söylediler; ama onların canlarını tehlikeye atmaya gönlü elvermiyordu. Tam bu sırada, Kralın torunlarından biri gemiye geldi. Daha önce yaşamını yitime tehlikesinde iken Iason tarafından kurtarıldığı için ona can borcu olan bu prens, Medeanın, onları koruyacak büyü gücüne ve bilgisine sahip olduğunu ifşa etti. O zaman, Medea’yı ikna etmesi için rica ederek genci geri yolladılar.

Medea aşkı ile babasına sadakat seçenekleri arasında dayanılmaz azap verici bir karar alma süreci içinde idi. Bir ara zehir içip yaşamına son vermeyi düşündü. Uzun nefis murakabesi sonunda hayatı sevdiğini farketti, iyimser duygularl zehir kâsesini bir yana bıraktı. Prometeos’un kan damlalarının düştüğü toprakda yeşeren bir bitkiden hazırlamış olduğu merhemi ortaya çıkadı. İlâcın bedenine süren her insan tüm belâlara karşı bağışıklık kazanıyordu. Argonotlarla görüşen prensle karşılaştığında, Iason’a gidip, kendilerine her türlü yardımın yapılacağı haberini iletmesini söyledi.

Iason ve Medea lejandı, Öripides’in ölümsüz tiyatro eseri ile binlerce yıl insanlarrn ibret ve beğenisine sunulmuştur. Öykümüzü, Öripides’i özetle tanıtarak ve bu eseri ile kıyaslamalar yaparak sürdüreceğiz.

Öykünün bu aralığındaki pasajlar hakkındaki sanat eserleri arasında: İngiliz Pre-Raphelite ressam’lar Evelyn De Morgan’ın “Medea”, John William Waterhouse’ın “Medea ve Iason”, Fransız sembolist sanatçı Gustave Moreau’nun “Medeaé, Fransız Romantik sanatçı F.V. Eugène Delacroix’nın Medea ve Çocukları, Alman Sembolist-Empresyonist ressam ve yontucu Franz Von Stuck’un “Medea, çocuklarını öldürmeyi dşünürken”, İngiliz yağlı boya ve illüstrasyon ressamı Herbert James Draper’in “Medea’nın Iasonla kaçışı” tabloları, British Museum kolleksiyonları arasındaki ön arkaik dönemden kalma bir amfora üzerindeki “Herakles’in Simfalid’lerle mücadelesi” tezyinatı sayılabilir.

* Argonot’lar; Argos (ya da öykümüzdeki gemiye verilen isimle “Argo”) gemicileri demek. Yunanca “navtes” = gemici (navs = gemi’den türeme – Lâtincesi “nauis”); çağdaş dillerdeki “naval” = “gemiye, denize ait” sıfatı (attaché naval – deniz irtiabat görevlisi gibi) bu kökden gelir. “Astronot – Astronaut” – “Yıldız gemicisi”, Rusların “Kozmonot”u “Evren gemicisi” hep aynı kökden… İlk kez hava seyir aracı olarak kullanılan balonun pilotuna “Aeronot” denmiş. Halen, uçakların vb. uçan araçların tasarımı, yapımı ve işletme teknikleri ile uğraşan bilim dalına “aeronautics – havacılık” deniyor.

** Ayrıca tanıtımını yapacağımız Eros adının, zamanımızda da aşk, cinsiyet ile ilgili pek çok sözcüğe kök oluşturduğuna daha önce değinmiştik (erotik, erotisizm, erotika, erotomania gibi). “Cupid” ise Lât. “Cupido = Arzu, Cupere = Arzu etmek”den gelir; bunun da kökü Sanskritçe “Kup = Coşmak”dır. Çağdaş İng.de “Cupidity” ve Fr.da “Cupidité” “hırs, tamah, açgözlülükdir.

İskenderiye’de topluluk önünde okuduğu “Argonotlar Destanı” ilgi çekmemiş; hattâ, bu eseri kendi estetik öğretisine başkaldırı gibi gören hocası Kallimakhos’un “İbis” isimli polemik şiiri ile sert eleştirisini almış (Türkçe “aynak” da denilen “ibis” sığ sularda dolaşan leyleksi bir kuş olduğu için bu benzetme yapılmış olacak). Rodos’a göçüp orada ikamete başlamış; Rodoslu yakıştırmasını bundan almış. Eseri orada beğenilince İskenderiye’ye dönmüş; baş kütüphaneciliğe atanmış; belgelere göre İ.Ö. 260-247 yılları arasında yürüttüğü bu görevi Suda sözlüğü Eratostenes’den devraldığını yazar; ancak, İskenderiye Kitaplığında İ.S. II.asırda hazırlanan bir listede bu görevde Zenotodos’dan sonra, Eratostenesden önce bulunduğu kayıtlıdır ki kendisinin başkütüphaneciliği aldığı tarihde 16 yaşında olan Eratostenes’in ona selef olması düşünülemez. Ptolemios Euergetes’in kral olması ile Rodosa döndüğü sanılıyor. Romalı ünlü eleştirmenler Quintilianus ve Longinus onu övmüştür ama çağımızda değeri daha fazla anlaşılmıştır. Anılan dört ciltlik eserinde Homer’in uslûbunu ustalıkla kullanarak romantizmdeki başarısını gösterir. Medeia’nın Iason’a duyduğu aşkı daha önceki Yunan yazınında görülmeyen duygulu bir yorumla anlatır. Eski öyküleri yeni bir solukla, haşyet uyandıran doğa betimlemeleri ile, etki gücünü yükselterek anlatır. Dilbilgisi konusunda iddialı tartışmalara girişmiş; bazı Yunan ozanları hakkında yorumlar yapmıştır. Site’lerin kuruluşu (ktiseis) hakkında da epigram (nükteli yergi) ve şiirler yazmış ise de bunların çoğu kaybolmuştur.

Pindaros’un daha geniş anlattığı Iason ve Pelias bölümü dışında öykünün tümünü Apollonios’un, klasik dönemde çok popüler olmuş uzun şiirinden öğreniriz. İ.Ö. V. asrın ilk yarılarında, Pindaros’un en ünlü od’ları içinde yer alan bu maceranın kahramanlarının Yunanistan’a dönüşlerini Apollonios da hikâye eder. Iason ile Medea lejandı ise, gene İ.Ö.V. asır tragedya ozanı Öripides’in en iyi oyunlarından birine konu olmuştur. Bütün öykünün tamamlayıcıları bu üç yazarın edebî kişilikleri ise hiç birbirine benzemez.

ALTIN POST SEFERİ : Avrupa’da bilinmeyen diyarlara açılmak için çok uzun bir seferi göze alan ilk kahraman Argonotların kaptanıdır. Ovidius da, Apollonios’un bu görüşünü, Metamorphosis kitabında (Boreas ve Orythia öyküsünde), Boreas’ın oğulları Kalais ve Zetes’in Minyanlarla birlikde bilinmeyen diyarlara açılmak üzere yapılmış ilk gemi’ye Altın post’u arama seferine katıldıklarını söyleyerek teyid eder. Sefer komutanı Iason’un, Odisea destanının kahramanı olan ünlü Yunanlı gezgin’den bir kuşak daha yaşlı olması gerek. Kuşkusuz gemicileri bekleyen tehlikeler salt denizde değildi; denizde seferin mümkün olmadığı gecelerde sığınılan koy ve limanlarda, karanlığı seven canavar ve büyücülerin yaratacağı şeâmet fırtınanın getireceği belâlardan daha korkutucu idi. Hele bilinmeyen diyarlarda geziye çıkmak çok geniş yürek isterdi. İşte, Altın Post’u bulmak için “Argo” gemisi ile ile yelken açan denizcilerin karşılaştıkları tehlike ve sıkıntılar hiç bir başka yolculuk öyküsünde rastlanmamıştır.

Öykümüze, Gaius Iulius Hyginus’un “Masalları – Fabulae”ında** “Altın Post”un kökenini açıklayan 188. maddesindeki ek bilgi ile başlayacağız. Theophania, Bizaltes’in, olaganüstü güzellikdeki kızı idi. Onun çekiciliğine dayanamayan Neptunus (Poseidon) onu alıp Krumissa adasına kaçırdı. Kızın ailesi efradı ve talipleri peşlerine düştülerse de adada sadce sığır ve koyun sürüleri gördüler. Poseidon adada herkesi hayvana dönüştürmüş; Theophania’yı koyun, kendisini de koç haline getirmişti. Bu hayvan bolluğunu görünce adada yerleşip hayvanları öldürmeye başlayan yabancıları ise kurt haline soktu. Theophania ile birlikdeliğinden postu altından çok güzel bir kuzu doğdu (Lâtincesi ile “Aries Chrysomallus”, eski Yunanca karşılığı “Krios Krisomallos” – “Altın postlu koç”; zamanımızda da “koç burcuna Batı dillerinde “Aries” denir). Zeus bu kuzuya ölümsüzlük bağışladı. Altın postla ilgili
olarak Hyginus’un verdiği bilgi bu kadar; öykünün bunu izleyen kısa bir pasajı da Eskilos’un “Oresteia” tragedyasından alıntılanmıştır. Altın post’un dünyaya geldiği sıralarda, günahkâr Tantalos’un kazanda kaynattığı oğlu Pelops tanrıların iradesi ile dirilmiş, kendi adı verilen geniş bir ülkenin (Peloponesios) kralı olmuştu. Ölümünde mirasını oğulları Atreus ve Thyestes’e bırakmıştı; aynı günlerde, Peloponez’de Pelops’un krallığı dışında bağımsız tek kent Mykenai’ın hükümdarı Eyrytheos da vefat ettiğinden onun tahtı da boş duruyordu; tüm ülkeyi kimin yöneteceğine karar vermek için halk önce Delphoi kâhinine başvurdu. Kâhin, altın postlu koç’un içinde bulunduğu sürü sahibinin krallık hakkı olduğu yanıtını verince koçu elinde bulunduran (adı ‘korkusuz’ anlamlı) Atreus iktidara geçti. Ancak karısı Aerope’nin kayın biraderi’ne zaafı vardı; kocasından çaldığı koçu zina yaptıkları Thyestes’e teslim etti. Thyestes, ağabeyinin halkı aldattığını, koçun kendisinde olduğunu iddia ederek postu herkese gösterdi ve Mykenai tahtına geçti. Halk tarafından sorgulanan Atreus’un hırpalanması tanrıların tanrısı Zeus’un adalet duygusunu incitti ve halka yanlış yaptıklarını kanıtlamak için tansık göstereceğini söyleyerek akşam vakti Güneşi batı yerine doğudan batırdı. Korku içindeki ahali hemen Thyesyes’i kentten kovup tahtı Atreusa geri verdiler.

Öykünün “Argonotlar Seferi”ne geçiş evresine de Apollonios’dan devam edelim.Bu olaydan sonra Atreus koç’a büyük bir sevgi gösterir ve ona özenle bakar. Fakat birgün Zeus ona gönderdiği Hermes aracılığı ile koç’un, Boeotia’nın Orkhomenos kentinde zor durumda olan iki genç için gerekli olduğu haberini iletir. Bu kentteki tarih öncesi bir topluluk olan Minyanların kralı (ve rüzgârlar tanrısı Eolos’un oğlu, Sisifos’un kardeşi) Atamas, daha önce, günahkâr İksion’un tasallûdundan Hera’yı korumak için ona benzer bir bulut olarak yaratıldığını söylediğimiz Nefele ile evli idi (“Nefele” Yunanca bulut demektir); ancak bu acayip yaratıkdan bıkmış, Thebai kralı Kadmos’un kızı Ino’ya aşık olmuş; onu Nefele’nin kuması olarak saraya getirmişti. Onunla ilişkisinden Learkhos ve Melikertes adında iki oğlu oldu. Bu bu durum karşısında Nefele, iki çocuğunun akıbetinden, özellikle, kendi oğlunu veliahd yapmak isteyecek Ino’nun, oğlu Friksus’u öldürme olasılığından endişelendi; Yeni kraliçe annesi ve üç kız kardeşi her kötü şeyi yapacak tıynette sorumsuz kadınlar oldukları için Nefele endişesinde haklı idi. Zaten Ino da, ailesinden bir yardım istemeye de gerek görmeden, kendisi küçük oğlanın ölümü için ince bir plan hazırlamış; çiftçilere verilecek tohumluk mısırları kavurdukdan sonra dağıtımını yaptırmıştı. Bunun farkına varmadan tohumları eken çiftçiler doğallıkla ürün alamadılar. Kral, bu korkunç afet karşısında ne yapılması gerektiğinin öğrenilmesi için kent kâhinine bir ulak göndermeye karar verdi. Ulak yola çıkarken Ino, onu rüşvetle, çocuk Prens Friksos’un kurban verilmedikçe yeniden ürün alınamayacağı kehânetinin alındığını söylemeye ikna etti.

Bu haberi alan halk, açlık korkusu ile Krala oğlunun ölümüne izin vermesi için baskı yaptı. Arkaik
dönemdeki kurban adeti daha sonraki Yunan halkları için, şimdi olduğu gibi, son derece vahşî ve ilkel bir uygulama kabûl ediliyordu; bu bakımdan kurban olaylarının cereyan ettidiği eski mitlerdeki böyle sahneler yeniden nakledilmeleri halinde daha az yürek burkucu hâle getirilirdi; bu masal da Apollonios’a gelinceye kadar bazı revizyonlardan geçmiş olsa gerek ki, onun destanında kurban vahşetine tanık olmuyoruz (Ayrıca başka metinlerde öykü farklı anlatılmış; ör. Nefelenin Friksos ve Helle dışında Levkon adında üçüncü bir çocuğu vardır. Kentin başına gelen bereketsizlik afeti de, yardımına başvurduğu tanrıça Hera’nın önerisi ile onun çiftçi kadınları kışkırtarak tohumların kurutulmasından kaynaklanmış). Her ne ise, Friksos kurban sunağına getirilir getirilmez gökten saf altın posta bürünmüş bir koç başı inerek çocuğu ve kız kardeşi Helle’yi kaparak uzaklara kaçırıyor. Bu kurtuluş, annenin yakarılarını işiten Hermes’in lûtfu imiş. Altın post üzerindeki çocuklar Avrupa ve Asya’yı ayıran boğazı aşarken Helle suya düşüp boğuluyor; bunun için Yunanlılar Çanakkale boğazına “Hellespont – Helle Denizi” adını vermişler. Çocuk ise, azgın dalgaları ile tehlikeler yaratan Karadeniz’in güney doğusundaki Kolkhis ülkesine selametle iniyor. Kolkhisliler sert ve yırtıcı insanlardı; ama Friksosa sevecen davrandılar. Kralları Etes kızlarından birini onunla evlendirdi. Gariptir; Friksos hayatta kalmasına minnettarlığını ifade için Zeus’a, asıl kendisini kurtaran koçbaşını kurban etti ve paha biçilmez altın postu da, armağan olarak Kral Etes’e verdi.

Öyküyü, Pindaros’un, Öripides’in eserlerine ve Vergilius’un “Dido”suna referanslar yaparak sürdüreceğiz.
* Suda Sözlüğü : İ.S. 950-976 yılları arasında Bizanslı Photius’un derlettiği, pek güvenilir olmayan ansiklopedik sözlük. Bizans Yunancasında “Suda” kale, istihkâm demek. XII.asırda yaşamış olan Eustathius, müellifinin ön ismi ve Teselya orijinli “Suidas” sözcüğü ile karıştırmış; onun etkisi ile bir süre bu sözcük kullanılır olmuş. Sözlüğün büyük bölümü İstanbulun 1204 Lâtinlerce yağma edilişinde ve 1453 Osmanlı işgâlinde kaybolmuş. Danimarkalı bilgin Ada Adler, Leipzig’de 1928-38 arası yaptığı çalışma ile sözlük üzerine (eleştiri’ye yol açan) bir yayın ortaya koymuş.

** Gaius Iulius Hyginus :İ.S. 17-64 yılları arasında yaşamış, Roma İspanyası kökenli olup Augustusun azadlı kölesi olduğu söylenen bir Lâtin yazardır. Olasılıkla okul notları olarak hazırlanan biri mitoloji diğeri astronomi üzerine, zamanımıza kadar gelmiş iki kolleksiyonu vardır. “Hyginus Fabulae – Hyginus’un Masalları” isimli, mitoloji konulu kolleksiyonu 300 dolayında özet ve sade dille yazılmış öykülerden oluşmuştur. Bu eserin Mary Grant tarafından İngilizceye çevirisi Kansas Üniversitesince 1960 yılında yayınlanmıştır.

EVRİPİDES: Yunan tragedyasının üç büyüklerinden en genci olan Evripides’in (ötekiler: Eskilos ve Sofokles) yaşamı hakkında zamanımıza çok az bilgi kalmasına karşın edebî kişiliği bu yazının formatına, ayrıntılı olarak sığdırmaya olanak vermeyecek kadar zengin ve renkli olduğundan, yazdığı 92 eserin günümüze kalan 19’undan, burada yalnız, nakletmekde olduğumuz öykü kahramanlarından “Medeia” adına yazılmış olanı değerlendireceğiz. Diğer eserlerini ilgili öykülerle birlikte anacağız. Doğumu İ.Ö.485–480 arası tam belirlenemeyen bir tarihtir. Tiyatro oyunlarının müsabakaya alınması için Dionizos festivallerine ilk davet edildiği tarih İ.Ö. 454 yılı olarak kayıtlı ise de bu bilgiye güvenilememektedir. Ölümü ise Makedonya’da İ.Ö.407 yılını 406 yılına bağlayan bir kış günü olmuş; bu haber, 90 yaşındaki Sofokles’in Dionizya festivaline hazırlık olmak üzere iki gün önce yapılan “Proagon”* töreninde koroyu düzenlemesi sırasında Atinaya ulaşmıştır. Evripides için Proagon çerçevesinde bir yas töreni de yapılmıştır (aynı yıl içersinde Sofokles’in yaşamı da sona erecektir). Babası Mnesarkos (ya da Mnesarkides), annesi Kleito isimli kişilerdi. Varlıklı bir aileden olmasına karşın, Salamisdeki ikametgâhları yakında deniz kenarında bir mağaraya sığınıp, oradan ufukları seyretmek gibi, yakınlarını yadırgatan çok eksantrik bir âdet edinmişti. Aristoteles, onun tüm varlığını bir kütüphane ile takas (antidosis) ettiği bilgisini verir (“antidosis” = mübadele; “anti = karşı, dosis = verme; zamanımızda bir ilaç olan “antidot” da aslında Yunanca bir maraza karşı verilen, reçete, merhem demek). Evripides devlet işleri ile pek ilgilenmedi; sadece Atinalıların Siraküza yenilgisi üzerine onları motive eden bir epitaf**(ağıt) yazmıştır. Bu kent’e elçi olarak gönderildiği de söylenir. Tahminen İ.Ö.416 yılındaki Olimpiad oyunlarında araba yarışını kazanan Alkibyades’in utkusunu öven “od” çok ünlüdür. İ.Ö.408’de Perikles’in ölümünden sonraki karışık ortamı ile artık çekilmez olan Atinayı, ileri yaşına karşın, terkederek, Makedonyanın sanat koruyucu kralı Arkelos’un davetine uyup, onun sarayına gitti. Dionizos festivallerinde sahnelenen oyunlarının değerini Atinalılar pek anlamamışlardı. Periklesin eski düşmanı, yeni Arkhontos Kleon onun hakkında “inançsızlık” isnadı ile takibat açtırmıştı. İki evlilik yapan Evripides aile yaşamında da mutlu olamamıştı.Oyunlarının belirgin özelliği koroyu giderek daha az kullanması, bunun yerine başda ve sonda kullandığı monologlarla oyunun ibret verici özünü vurgulamasıdır. İnsan çözümlemeleri, Sofokles ve Eskilos’a göre daha realisttir; önlenemeyen doğal tutkular, kusur ve zayıflıklar; özellikle kadınların kaprisleri, ihanetleri olduğu gibi ortaya konur. Bu yüzden kadın düşmanı olarak tanınmıştır. Komedi yazarı Aristofanes’in bazı oyunlarında, bu ünü alay konusu olmuştur.

İleri yaşlarında sahnenin filozofu diye anılmaya başlandı. Her hangi bir felsefî akıma mensubiyeti bilinmemekle beraber, çağdaşı (fakat hiç karşılaşmadığı) Anaksagoras’dan etkilendiği sanılıyor. Protagoras’ın agnostik (din hakkında bilmezlik kuramı) eseri “Peri Theon – Tanrılar Hakkında”yı ilk kez onun evinde bir gruba okuduğu biliniyor.

Gelelim, en büyük tragedyalarından biri olan “Medeia”ya… İ.Ö.431’de yazılan bu eserin konusu haksızlığa ve aşağılanmaya uğrayan kadının aldığı tüyler ürperten intikamdır. Drama, oyunun protagonista’sının* karakterine ve duygularına bağlı olarak şekillenir. Iason, utkusunu borçlu olduğu Medea ile bağlılık yemini ederek evlenmiştir. İki oğlu ile bir süre mutlu olan Medea, kocasının Korintos prensesine gönül kaptırması üzerine pek çok kadın gibi öc alma duygusuna kapılır. Çoğu kadın böyle hâllerde rakibesini ya da kocasını öldürmeyi düşünür. Medeanın planı daha korkunçtur. Zorlu bir nefis mücadelesi sonunda çocuklarını ve Korintos prensesini öldürerek kocasını yalnızlıkla cezalandırma kararı alır. Kişiliği çiğnenerek ağır yaralanmış bir kadının köpüren gazabının nerelere kadar gideceğini gösteren bu tablo ibret alınacak evrensel bir örnek olduğu için bu oyun, Yunanistanda başda olmak üzere, çağımız tiyatro repertuarlarının içinde de sık sık yer alır. Kadın erkek eşitsizliğine karşı meydan okuyan Medea’nın duygularındaki haklılığın oyunda vurgulanarak seyircide Medea’ya sempati uyandırması Evripides’in kadın düşmanı ilân edilmesindeki haksızlığı göstermektedir.

Öykümüze devam edelim. Prensin verdiği haber üzerine, Iason, Medea ile buluşacağı yere gitti; onunla karşılaştığında kızın gözlerindeki bulutlanmayı fark etti; artık hiç hareket etmiyeceklermiş gibi, sert rüzgârla uğuldayan ağaçların altında, uzun süre büyülenmiş gözlerle birbirlerine bakakaldılar. Iason söze başlayabildi; kötü bir sürprizle karşılaşmaktan korktuğu için kızdan kendisine merhamet göstermesini diledi. Kızın dili hâlâ çözülememişti; kabararak hançeresini tıkayan yüreğini nasıl boşaltacağını bilmiyordu. Sessizce, göğsünden merhem kabını çıkarıp ona verdi. Hâlâ, ikisi de konuşamıyor, gözleri birbirine sabitlenmiş, aşk arzusunun tebessümleri ile anlaşıyorlardı. Sonunda, Medea, ilacın tılsımını; Iason’nun kendi bedenine ve silâhlarına sürülünce bir gün süre ile yenilmezlik gücüne sahip olacağını; üstüne çok fazla sayıda ejderha dişli adam saldırdığı takdirde, ortalarına bir taş atarsa, onların, tamamen kırılıncaya kadar, birbirleri savaşmaya başlayacaklarını anlattı; artık, acele saray’a dönmesi gerektiğini söyledi. Iason, ona: “Seni asla aklımdan çıkarmayacağım. Yunanistan’a döndüğümde seni çağıracağım; bana yaptığın yardımlar için sana bir tanrıça gibi tapılacak; bizi ölüm dışında hiç bir şey ayıramayacak.” dedi.

Ayrıldılar; saraya giden kız babasına ihanet etmiş olmanın ağırlığını üzerinden atamıyor, ağlıyordu. Iason gemiye gitti, yoldaşlarını topladı; Medea’nın tarifi üzerine kullandığı ilaç damarlarında müthiş bir güç yarattı. Argonotlar sevinç naraları atıyorlardı. Buna karşın, Kralın ve Kolkislilerin yarışmayı seyretmek üzere toplandıkları alana gelip, ağızlarından alev saçan boğaların üzerlerine hücum ettiklerini görünce yürekleri ağızlarına geldi. Ama Iason, denizde dalgalara karşı duran koca bir kaya gibi boğaların karşısına dikilmişti; onları teker teker yere çökertip başlarına boyunduruk geçirdi. Seyircilerin şaşkın bakışları karşısında, boyunduruğa saban takarak, boğalara alanı sürdürdü. Kralın kendisine verdiği tohumluk ejderha dişlerini serpti. Tohumlar hızla yeşerip büyümüş, yeni ejderha dişli askerler hasıl olmuştu. Bunlar kendi üzerine yürümeye başlayınca aralarına kocaman bir kaya fırlattı. Adamlar birbirleri arasında çılgınca bir çarpışmaya girdiler. Tarlada sürülen oluklar kan dolmuştu; böylece Iason’un kazandığı zafer, içinden Altın Post’u vermemeye yemin etmiş, Kral Aytes’in keyfini kaçırdı. Fakat onun içini bilen Hera, umutsuz bir aşka düşmüş Medea’yı kışkırtarak, Iason’la birlikte kaçmaya ikna etti. Kız gece karanlığında gemiye geldi; dizleri üzerine çökerek gemicilere kendisini de Yunanistan’a götürmeleri için yalvardı ve ancak, kendisinin yardımı ile ele geçirebilecekleri Altın Post’u çalıp, bir an yola önce çıkmaları gerektiği konusunda uyarıda bulundu.

Altın Post İfrit Typhon’un oğlu olan korkunç bir yılanın muhafazası altında idi. Fakat tanıdığı Medea’nın söylediği ninni ile uykuya dalınca, Argonotlar ortaya çıktılar, post’u alıp gerisin geriye gemiye koştular. Bütün güçleri ile küreklere asılıp tanyeri ağarırken ırmaktan açık denize çıktılar.

Sabah durumu farkeden Aytes, derhal oğlu (Medea’nın kardeşi) Apsyrtos’u Argonotları takiple görevlendirerek emrine, küçük bir maceracı grubun asla başa çıkamıyacağı, kalabalık ve donanımlı bir ordu verdi. Apsytos’un berteraf edilmesi farklı kaynaklara göre değişik biçimde olmuştur. Bazılarına göre: Friksos’un kaçmakda olan gemide bulunan oğlu Frontis: “Karadeniz civarındaki tüm halkların Aytes’e sadık olduklarını, takipçilerin bunların yardımı ile kendilerini Simplegad kayalıklarının dar geçidinde kıstırabileceklerini söylemiş; bu tehlike karşısında geriye dönerek Ister Irmağının içinde kendilerini gizleyip, gecelemeleri gerektiği” öğüdünü vermişti. Argontlar bu ırmağa girip mola vermeye koyuldular. Oysa, Apsyrtos da, onlara yaklaşmadan önce bu ırmağa girmiş, sahil ve içindeki adalar halkından destek talep etmekde idi; ırmak boyu Kolkisli asker kaynıyordu. Bir gaflet eseri yakınlarına gelen gemiyi tanıyan Apsyrtos civar kabilelerin şeflerini gemiye gönderip “boşuna kan dökülmeden Altın Post’un kendisine teslimini beklediği” haberini iletti. Buna karşı, Teseus ve Peleus ona, Argonun elçileri olarak gittiler ve Aytes’in Altın Post üzerinde hiç bir hakkı bulunmadığını; öne sürdüğü koşullara Iason’un uyduğunu, Kralın sözünü yerine getirmesi gerektiğini kesin bir dille anlattılar. Muhatapları da kaçırdıkları Medea yüzünden anlaşmanın bozulduğunu; Altın Post’u behemehâl vermelerini buna karşı Medeanın isterse kendileri ile birlikde gidebileceğini, bu konuda babasının öfkesini yatıştırma güvencesi verdiğini söyledi. Elçiler, Apsyrtos’u destekleyen kabile şeflerinin hakemliğine başvurup, olayları bütün ayrıntıları ile bir kez de onlara anlattılar. Şefler Altın Post’un Argonotlara verilmesi gerektiğine kani oldular; ancak, onların Apsyros ile danışma kurulunda verdikleri karara göre Medea, bulundukları Artemis Adasında bu tanrıçanın hizmetine adanacaktı. Fakat bu çözüm Medea’yı isyan ettirmişti. Iason’a, kesinlikle kendisi ile beraber kalacağını söyledi. Kahramanımız, etraflarını saran koca gemilerdeki binlerce askeri gösterdi: “senin bu kararın benim yiğitlerimin ölümü demektir. Onlara acı!” dedi. Fakat bunu söylerken, kendisi için tüm eziyet ve tehlikeleri göze almış ve bu sözüne karşı da bütün kararlılığı ile “Asla burada kalmam, sen beni kabûl etmezsen Argo’yu yakarım!” diyen kızın sevgisi onu çok duygulandırmış, ezmişti; “Ben kurul kararını ihlâl edemem; Argo seni burada bırakıp ayrılmış gibi görünecek; ancak, ben gizlice onlardan ayrılıp adanın bir yerinde gizleneceğim. Kolkisliler de gittikden bir müddet sonra Argo geri gelecek ve birlikde Yunanistan’a gideceğiz”dedi. Ne var ki; Kral Aytes, oğluna haber yollayıp Medea’yı Aea’ya geri getirmesini tembihlemişti. Apsyros, Artemis Tapınağına giderek kardeşine bu haberi verirken Iason da adanın öbür ucundan karaya çıkıp tapınağa gelmişti. Medeanın zorla geri götürüleceği haberini alınca iki erkek arasında ölümcül bir kavga kaçınılmaz oldu. Kılıçlar çekildi; Iason hasmını lime lime doğrarken Apsyrtos, düelloyu seyreden kardeşine lânetler yağdırıyordu. Kanları Medeanın sim işlemeli peçesine fışkırmıştı. Iason, Medeayı Argoya götürdü, gemide kızı Altın Posta sarıp gizleyerek demir aldılar; Kolkislilerin gemileri arasından geçip açık denize çıktılar. Sabah, adamakıllı açıldıklarında kulaklarına gelen feryat ve ağıt uğultularından prensin ölüsünün bulunduğu anlaşıldı. Kolkisliler onları izlemedikleri gibi, Kralın gazabından da korkarak, bulundukları yörede yurt tutmayı yeğlediler. Leo Schneidemann gibi modern bilim adamları “Apsyrtos”un ölümü üzerine psikoanalitik araştırmalar yapmışlardır. Mitolojinin (Freud’un çalışmalarında olduğu gibi) psikiatri bilimine verdiğini hepinizin bildiği daha ünlü malzemelere yeri geldikçe özetle değineceğiz.

Birbirinden farklı olan söylencelerin biri de: Medeanın kardeşini bizzat öldürdüğü yolundadır. Nasıl olduğu açıklanmamakla birlikde Apsyrtos da, Medeanın yanında, Argonotlara aynı sefere katılmış; Aytes, bizzat, askerleri ile birlikde kaçanların peşine düşmüş. Onun yaklaştığını farkeden Medea, kardeşini kılıçla yaraladıktan sonra parçalamış; parçaları denize atmış; oğlunun ölüsüne saygı göstermek zorunda kalan Kral parçaları denizden toplatmak için gemiyi durdurunca Argo uzaklaşmak fırsatını yakalamış.

Altın Postu ele geçirme başarısı bu aşamada kazanıldı ise de kahramanlarımızın serüvenleri henüz sona ermedi.

* Proagon = Prova, ön eylem (Yun. “pro”= ön; “agon”=eylem, mücadele)
Protagonista (dişil – erili “protagonistes”) = “baş kahraman, baş aktör, baş oyuncu”; Yun. “proto” = ilk, ön, baş; “agonistes – agonista” = mücadele eden, eylemci, aktör (“agon”dan türeme ters anlamlı sözcük de “antagonistes = karşı eylemci, hasım, düşman” çağdaş batı dillerinde “antagonist”)
** Epitaf = Ağıt (Yun. “epitafos”: “epi”=üzerinde, “tafos”=mezar yani mezar üstü yazısı)

Altın Post mit’inin bundan sonraki bölümleri de, çok sayıda ozanların destanlarında, mit yazarlarının kataloglarında ve oyun yazarlarınca değişik biçimlerde anlatılmıştır. Biz fazla dağılmadan, yerine göre gerekli eklerle birlikde, Apollonios ve Evripides’i temel alarak bu mit’i toparlamaya çalışalım.

Karadeniz’e ilk çıkışlarında uğradıkları Mariandynler ülkesinde şiddetli bir ateşli hastalık sonucu hayatını kaybeden Kaptan Tifis’in yerini alan Poseidon oğlu Erginos yönetimindeki 50 küreklik Argo, artık, son hızla yurda dönüş rotasına girmişti (“Argo”nun bir anlamının da “hızlı”; argonotlar’ın “hızlı gemiciler” olduğunu ileri sürenler var. Modern Yunancada “hız”=arme; “hızlı”= armetikos’dur; demek eski Elen lehçelerinden birinde de hızlı olarak “argo” kullanılıyormuş; Rumca “külhanî ağzı” demek olan “argo” Türkçeye de aynı anlamda geçmiş. Gemiyi inşa eden’in adının “Argos” olduğunu belirtmiştik). Argonotlar Istor (Ister – Tuna) ırmağına girerek Adriyatik Denizine kadar gittiler. Bu noktadan sonra geminin ters rota izlemesine, su yolu ile Adriyatiğe nasıl geçildiğine şaşıracak okuyucularımız için açıklama yapalım: mitlerin yaratıldığı arkaik dönemde coğrafya bilgileri yetersiz olduğu için Tuna iki ucundan denize bağlantılı sanılırmış. Bu eksik bilgiler öykülerdeki gezi güzergâhlarını da altüst ediyor. Belki de bu maceraya bir devr-i âlem seyahati ya da ring sefer fantazisi ile ayrı bir tad verilmek istenmiş. Bu arada tanrıların gazabı da kahramanlarımıza rotayı iyice şaşıtmış; Apsyrtos’un öldürülmesine öfkeli olan Zeus şiddetli bir fırtına çıkartarak gemiyi Ligurların ve Keltlerin ülkesine sevketmiş. Ne olduklarını şaşıran Argonotlara yardım eden, yeni bir mucize ile konuşmaya başlayan gemi olmuş; Medeanın halası (yani Kral Aytes’in kızkardeşi, hakkında ayrıca bilgi vereceğimiz kalabalık sürülerin sahibi Güneş Tanrısı Helios’un kızı) güzel büyücü Kirke tarafından “katharsis – arınma” işlemi yapılmadan bu lânetin giderilemiyeceğini bildirmiş ve Eridanos (Po) ve Rhone ırmaklarından geçerek Akdenize çıkmış; Sardinya’yı dolanıp gemicileri Kirke’nin ülkesi Aiaia’ya bırakmış (Latiumla Campagna arasındaki Monte Circeo yarımadası sanılıyor). Kirke yeğenini azarlayıp, ıslah olması için dileklerde bulundu; son fırsat olduğunu söyleyerek onu ve kocasını günahlarından arındırdı. Ancak, Kral Alna onları Saray’a kabûl etmeyince vakit geçirmeden yola koyuldular. Hera’nın talimatı ile Thetis’in* rehberliğinde Sirenler denizinden geçerken Anthemoessa Adasındaki, daha önce andığımız, bu habis kuş kadınların şeytanî çağrılarını Orfeos’un büyülü ve kristal tınıdaki sesi etkisiz bıraktı. Sadece Teleon’un oğulları Boutes ve Erybotes çağrılara direnemeyip kendilerini suya attılar. Afrodit onların yolunu değiştirdi (kimine göre: Sicilyanın batısında bugün Marsala denilen “Lilybaeum”da, kimine göre de, her halde isimdeki ses yakınlığınden karıştırılmış olacak, “Libya”da) sahile çıkarttı.

Boutes’den umutlarını kesen Argonotlar Sicilya kıyıları boyunca ilerlediler; Helios’un Thrinakria adasında dinginlikle otlayan sürülerini seyrettiler. (Homerosun Odisea eserinde, Skylla Boğazının iki yakasında birer deniz canavarı olarak gösterilen) iki korkunç tehdidin deneyimini yaşadılar. Boğazın bir yanında, eflâke ser çekmiş, dimdik Skylla Kayası, öbür yakada Karibdis girdabı, sert rüzgârın etkisi ile, dalga değil, fışkırma biçiminde gökyüzünün doruğuna yükselen korkunç bir su kaynaşması yaratmıştı. Fakat koruyucuları Hera, denizi teskin edip gemiyi selâmete çıkarmaları için nimfalara talimat verdi. Gemi, üzerlerinden kara dumanlar yükselen yüzen adalar (olasılıkla Lipari’ler) arasından sıyrıldı. 9 günde hızını zor alan bir fırtına daha gemiyi Libyada karaya oturttu. Filotas (Argo’nun mürettabatı yoldaşlara antik dönemde verilen isim; sözlük anlamı: dostlar, yoldaşlar) gemilerini çölde sürüye sürüye bugünkü Bingazi yakınlarında Hesperidlerin** bahçesine kadar götürdüler. Umutsuz durumda iken Triton’un*** yardımı ile tekneyi denize indirebildiler.

Daha sonra, Faiakianların adası Korkiros’a geldiler (Yunanca “tepeler” anlamında “korifay”dan bozarak bizim “Korfu” dediğimiz ada. Yunancası “Kerkira” olup, aynı isimde bir il oluşturan 7 İon adasından biri ve il merkezidir). Ada hükümdar Alkinoos ve eşi Arete onları ağrladı. O esnada adaya, Kolkis’den Aytes’in temsilcileri de gelmişti; onlar Alkinoos’a, Iason ve Medea’nın suç işledikleri için kendi takiplerinde olduklarını ve teslim edilmeleri gerektiğini duyurdular. Kral, Medeayı, bakire ise babasına teslim edilmek üzere vereceğini; ama Iasonla evli ise kocasında bırakmak zorunda olduğunu bildirdi. Aytes’in çok müstebit bir zalim olduğunu öğrenen ve gençleri çok seven Arete, onların nikâhını, Kolkislilerden gizli, Dionizos’un süt ninesi Makris’in mağarasında, çok eğlenceli bir törenle kıydırdı. Tahkikatının sonucunu soran Kolkislilere, Alkinoos, gençlerin evli olduklarını öğrendiğini yapacak bir şey olmadığını ifade edince çaresiz kalan elçiler, Aytes’den korkularından geri dönemeyip Korkiros’da yerleşmek zorunda kaldılar. Korfunun konuksever hükümdarı Alkinoos (sözlük anlamı “kudretli aklı” demek), Homeros’a göre, Odiseos’a da kucak açmış. XVII. yüzyıl Fransız ressamı Claude Lorrain’in Louvre’da sergilenen 1946 tarihli “Départ d’Ulysse du pays des Phéaciens – Odiseos’un Faiakianların Ülkesinden Ayrılışı” isimli tablosu bu anı ile ilgilidir.

Uzun bir Ege yolculuğundan sonra Girit’e gelindi. Artık konaklayıp dinlenme ihtiyaçları vardı; fakat Medea onlara: Hefaystos tarafından imâl edilen, eski tunç ırkının en son örneği “Talos” adındaki devin burada yaşadığını; bu yarağın, bir dizi dışında, tümüyle tunçdan olduğunu; ihtiyatlı davranmaları gerektiğini söyledi. Bunu söylerken Talos da kıyıya gelmiş, ellerine aldığı koca kayalarla yanaşmakda olan gemiyi batırmak niyetini belli ediyordu. Gemiciler, bu tehdit üzerine, küreklerle tornistan yaparak tekneyi durdurdular. Medea, dizleri üzerine çöküp, Hades’e köpeklerini bu deve saldırdıp, yok etmesi için dua etti. Yeraltının belâlı güçleri onu duydu. Tunçdan adam, kıyıda dimdik yükselen yalıyar’ın kenarından kopardığı koca kayayı kaldırıp Argoya fırlatmaya hazırlanırken kayanın sert sivrilikde bir yanını duyarlı dizine çarpmış, oradan kan boşanmaya başlamıştı. Dinmeyen kan akıntısı canavarın sonu oldu. Böylece; karaya çıkıp kendilerini toparlama ve gereksinimlerini bulma olanağını buldular.

Yurtlarına çok yakın olan Aigina’ya giderken karşılaştıkları bir fırtınadan da Apollon’un kendilerini Anafe Adasına sevketmesi ile kurtuldular. Artık Iolkos yolu görünmüştü. Ne yazık ki onları orada acı haberler bekliyordu. Filotasları evlerine salıveren Iason Pelias’a giderek Altın Postu ona verdi. Fakat orada bulunmadığı sıralarda korkunç felâketlerin cereyan ettiğini öğrendi. Pelias Argo’nun tüm filotaslarının öldürüldüğü yalan haberini yaymış, bunların ana ve babalarının öldürülmesi için elinden geleni yapmış; Iason’un babasını intihara zorlamıştı; kahramanımızın anası da kahrından ölmüştü. Bu zûlme müstehak olduğu yanıtın verilmesi için Medea’nın büyücü yeteneklerine başvuruldu. Medea, Pelias için ince bir plan hazırladı; onun kızlarına, yaşlı insanları gençleştirme yetisi olduğundan bahsetti; iddiasını kanıtlamak için, gözleri önünde, çok ihtiyarlamış bir koç’u kesti; onu parçalarını bir tencerede kaynattı. Sonra tılsımlı dualar okudu. Bir an içinde tencereden bir kuzu fırlayıp kaçmaya başladı. Kızlar Medeanın marifetinden çok etkilenip ona inanmışlardı; ihtiyarlayıp çok çirkinleşen babalarını gençleştireceğine güven duyarak, bir uyku ilacı ile uyutulan Kralı parçalayıp tencereye koydular; uzun uzun kaynattılar. Tılsımlı duayı okuması için aradıkları Medeanın kent dışına çıktığını öğrenince kendilerine yapılan korkunç oyunun farkına vardılar.

Medea’nın, Iason’un babasını yeniden yaşama döndürüp gençleştirdiği, Iason’a da ebedî gençlik bağışladığı hakkında da bir öykü vardır. Çok çeşitli versiyonları ile bu maceralar dizisi öykü, başka eğlenceleri olmayan ilk çağ insanlarının fantazilerini okşamak yanında, içerdiği ibret verici evrensel karakterde insan ilişkileri ile de Evripides gibi büyük bir dram yazarına da esin kaynağı olmuştur. Medeanın yaptığı hayırlı işler de, mel’unluklar da Iason’un uğrunadır. Öykünün sonunu izleyip göreceğimiz üzere, onun için çırpınmalarına kocası, sadece ihanetle yanıt verecektir. Bazı uzmanlara göre, Troya savaşından önce, Yunanlı Iason ile Hekate’ye**** bağlı Kolkisli (bugünkü Gürcistan) Medea arasında cereyan eden bu öyküde, yine, Ellas öncesi Pelaj kültürüne bağlı Yunan anayurdundaki halk’la, Herakless, Iason, Theseos, Perseos’un ilk kez keşfettikleri Egenin doğusundaki diyarlarda arkaik anaerkilliğe bağlı Şaman topluluklar arasındaki uygarlık çatışması da sergilenmektedir.

Pelias’ın ölümünden sonra karı koca Korintos’a geldiler; orada iki oğulları oldu. Her şey yolunda gidiyordu; (sözlük anlamı “yiğitlik” olan) Medea, yurdundan, yuvasından, acı olaylarla ayrıldığı büyüklerinden, kardeşlerinden uzakda kaldığı bu yabancı diyarda bile, kocasının ve çocuklarının varlığı avuntusu ile kendini sürgün gibi duyumsamıyordu. Fakat, yiğit savaşçı bildiğimiz Iason, kendinden beklenmeyen bir alçaklık yaparak ona haber vermeden, Korintos Kralı Kreon’un kızı ile nişanlanmıştı. Bu bir aşk ya da gösterilen büyük bir iyiliğin minnettarlığı ile yapılmış bir bağlantı değildi; sadece, Haşmetli Korintos Kralının tahtına varis olmak gibi bir ikbâl tutkusu Iason’un gözlerini karartmış, ona ailesini unutturmuştu. Medea, çektiği derin azabı dizginleyememiş; Kral’ın kızına ağır bir zarar vermeye yemin etmişti. Bunu duyan ve Medea’nın meşum yetenekleri olduğunu bilmeyen Kral, onun derhal çocukları ile birlikde ülkeden uzaklaştırılmasını emretti. Korumasız yalnız bırakılması, çocuklarının bakım olanaklarının elinden alınması gibi ölümden beter olan bu mahkûmiyet zavallı kadını manen tümüyle yıktı. Tüm yaşamı bir tiyatro sahnesi gibi gözünün önünden geçti; Afrodit’in onun için belirlediği Iason’u sevme kaderi yüzünden babasını terketmesi, bir çok insanın yurdundan uzaklaşması, zamansız ölümler, ızdıraplar, en son olarak Pelias’ın vahşiyane bir desise ile öldürülmesi, hele öz kardeşinin ölümüne yol açması, artık Kirkenin çabaları ile arındırılabilecek günâhlar değildi. Iason kendisine soğuk bir ziyaret yapmış; yapmacık üzüntü ifadelerinden sonra “Medeanın, duygularını denetleyemeyerek Korintos prensesini tehdit etmesinin çok yanlış ve aptalca bir çıkış olduğunu, bunu yapmakla Korintos’da huzur içinde ikamet etmek olanağını yitirdiğini; buna karşın kendisinin Kral’ı yatıştırmak için elinden gelen her şeyi yaptığını, idam olasılığı varken sürgünle durumu kutardığını” söylemişti. Ayağına kadar gelmesi, salt eski aşkı olarak hatır alma gereğini hissetmesinden değil, yolculuk ve gurbette ikameti sırasında lâzım olacak gereksinimlerini ve harcamalarında kullanacağı altınları vermek içindi. Bu denli aşağılanma karşısında çılgına dönen Medea nereye sığınacağını sordu; “Kardeş kanı döktüğüm aileme mi? En acı ölümü lâyık gördüğüm Pelias’ın kızlarına mı? Yurtlarından ettiğim hemşehrilerim Kolkislilere mi? Onların hiç biri ile benim kişisel bir kavgam yoktu; ama şimdi hepsi benim düşmanım; neyin uğruna? Yiğit görünüşlü yüzü sadık bir koca olacağı izlenimini veren seni koruyup kollamak için…” dedi. Iason’un yanıtı ibret verici idi: “Beni koruyan nasıl sen olabilirsin? Tanrıça Afrodittir benim yolumu açan ve de seni bana aşık eden… Asıl, Yunanistan gibi uygar bir diyara seni getirip, onurlandırdığım için senin bana minnettar olman gerek. Argonotlara verdiğin bazı destekleri ben zaten herkese fazlası ile duyurdum; sana halkın sevgisini kazandırdım. Sağduyun olsa idi, benimle yaptığın evliliğin sana ve çocuklarına kazandırdığı saygınlığın üstün yararlarını kullanırdın. Sürgüne gitmende kendi akılsızlığından başka kimsenin sorumluluğu yoktur!”.

Artık Medeanın, altınları reddetme dışında söyleyeceği bir şey kalmamıştı. Ne maddî bir çıkar ne de yardım bekliyordu. Bu sarsılmaz gurur anıtı karşısında Iason utanacağı yerde kızmıştı; öfke ile ayrıldı.

Medea bir an kendi yaşamına son vermeyi düşündü; sonra ihtirası ve öfkesi galip geldi. Öc alacaktı; ama nasıl? Iason’un yeni eşini öldürmek ona yeterli acı verecek mi idi? Gerisini düşünmeden, işe prensesden başlamak gerektiğine karar verdi. Sandığından en güzel tuvaletini çıkardı. İçini en ölümcül zehirli macunla sıvadı; katlayıp bir kutuya yerleştirdi ve bunu iki oğlu ile geline düğün hediyesi olarak yolladı. Gelin giysiyi görünce güzelliğine ve Medeanın uygarlık anlayışına hayran olmuştu. Hemen üzerine geçirdiği tuvaleti denemek isterken, neye uğradığını anlayamadan alevler içinde kaldı. Ateş öylesine şiddetli idi ki kimsenin müdahalesine vakit kalmadan zavallı kız hızla yanıp eridi.

Gelinin ölümünü haber alan Medea şimdi daha korkunç bir eylem hazırlığında idi. Gururu yüzünden içine düştüğü yoksullukla zaten koruyamıyacağı, köle haline gelmelerini önleyemeyeceği, başkalarının sömürüsüne terketmek zorunda kalacağı çocuklarının yaşamına son vermek… Bu kararı, oyun ve destan yazarlarının dizelerindeki tirad’ları (soliloque’ları)***** ile dramatik biçimde işlenmiştir.

Nişanlısının akıbetine duyduğu derin acı ile Medeadan hesap sormaya gelen Iason oğullarının da öldürüldüğüne tanık olur. Hayatında belki ilk kez içine düştüğü acz içinde yumruklarını sıkıp lânetler yağdırır; Medea’nın çocuk katili bir fahişe olduğunu haykırır. Sonra, oraya evlâtlarını kucaklamak için geldiğini; hiç olmazsa onların şimdi kucağına alıp kendisinin gömmek istediğini söyler. Medea, irade simgesi gibi dimdik acımasız, hoşgörüsüz tavırla: “Git; karın olacak yosma’yı göm!” der. Sonra çocukların cansız bedenleri ile birlikde ejderhaların çektiği bir sema arabasına binerek göklerde süzülerek uzaklaşır.

Evripides, yazdığı oyunun epilog’u olarak koro’ya “Zeus’un çizdiği kaderin insanların beklentilerine uymayacağı” içerikli bir şarkı söyletir.

* Tethis : Deniz nimfaları 50 nereid’den en ünlüsü; Hesiodos’a göre, en eski deniz tanrısı Nereus’un ve Doris’in kızları, “Tethys’in torunu. Tethys Okeanos’un karısı, bütün akarsuların soylarını dayandığı ilk anadır. Çoğu kez bu iki isim birbiri ile karıştırılır; bu bakımdan öykümüzde Argonotlara yardımcı olan ilahî varlığın kimliğinden tam emin olamıyoruz.
** Hesperidler : ayrıca tanıtacağımız Akşam yıldızı Hesperos’un kızları, Atlas’ın torunları nimfalar. Dünyanın batı ucundaki (O dönemdeki Elenler için Libya’nın tanımı) kutsal bahçelerde altın elmaları beklerlermiş. Bu isimden, botanikde bazı çiçek türleri için isim türetilmiş; “hesperis matronalis – frenk menekşesi” gibi…
*** Triton : Poseidon ile Amfitrit’in oğlu; belden yukarsı insan, aşağısı balık gibi çatal kuyruklu; ayakları at gibi toynaklı ilahî varlık. Hellenismus’dan sonra birden fazla Tritonla ilgili öyküler söylenmiş. Astronomide Neptün’ün uzaklıkda yedinci fakat en büyük uydusuna bu ad verilmiş.
**** Hekate : Ayrıca tanıtacağımız yabanlıklar tanrıçası
***** Tirade (Fr.): bir düşünce etrafında monolog biçiminde döndürülen uzun yazı ya da söz (son Lâtin – “tirare”= çekmek); soliloque (Fr.): kendi kendine konuşma, söylenme (Lât. Soliloquium – “solus”=yalnız; “loqui”= konuşma)

herc.gifhercules

HERAKLES (HERCULES) : Çağlar boyunca “güçlülük simgesi olan, bizim de çocukluğumuzdan beri bu ünü ve Fransız kültüründen alıntılanan “Herkül” adı ile tanıdığımız, bir zamanlar barbar Germenlerin kendilerini ziyaret ettiğini iddia ederek tanrıları Thor ile özdeşleştirdikleri bu esatir kahramanının yaşam öyküsü çok farklı anlatılmış; semitik Melkartla akraba olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, Argoslu, Dorlu, Giritli olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Baskın söylencelere göre Thebai’de doğmuştur. Uzun süre, Perseus torunlarından, seçkin bir komutan olan Amphytrion’un oğlu kabul edildi. İlk zamanlar ona dedesi Alkaios’un soyundan geldiği için “Alkides” adı veridi. Fakat (masal bu ya) meğer aslında, Amphytrion’un savaşa gittiği bir sırada, annesi Alkmena’yı bu komutanın şekil ve suretinde görünerek ziyaret eden Zeus’un oğlu imiş. Bu bakımdan Atina’da, bir zamanlar, piç sayılan avam çocuklarının alındığı, soylu yurttaşların girmedikleri “Kynosarges” adında bir jimnazyum piçlerin pîri olan Herakles’e adanmış. Konudan sapma gibi olacak ama mitoljik dokuyu elimizden geldiğince eksik bırakmamak için, Zeus’un, Mykenai prensesi Alkmena’nın koynuna bu kadar rahat girmesinin olası nedenlerine de değinelim. Amphytrion, Alkmena ile evlendikten sonra Mykenai Kral naibi olmuştu; ancak Kral Elektryon’un kızı olan kadın, generalle yatağını paylaşmak istemiyordu. Bunun için babasının sürülerini çalan Teleboa ve Taphos halkları ile yapılan savaşta öldürülen yedi kardeşinin intikamının alınmasını şart koşmuştu. Amphytrion çok uzun ve tehlikeli mücadeleleri göğüsleyerek utkuya ulaşmış; saraya dönmüştü. Ancak, kadın nazlanmayı sürdürüyor, bir gece önce zaten birlikde yattıklarını söylüyordu. Bu garip davranışların sırrını çözmeye çalışan Generalin aklına, kayın babasını kazaen öldürdüğü aklına geldi. Çalınan sığırların Elis hükümdarı Polyksenos’a satıldığını öğrenince işi kestirmeden halletmek için sığırları, para ödeyerek, Polyksenos’dan alıp kayın babasına teslim etmek istemişdi. Fanatik hükümdar bu davranışı onur kırıcı bir zaaf olarak görüp feveran edince buna üzülen Generalin ineklerden birine fırlattığı sopanın sekerek Elektryon’a çarpması onun ölümüne neden olmuştu. Bunun üzerine, Teleboalılarla savaşıp adaletin yerine getirilmesini isteyen karısının dediğini yapan Amphytrion karısının yine direnç göstermesinin hikmetini anlamak için Thebai’li kör kadın kâhin Teiresias’a gitti; ondan karısının Zeusla birlikte olduğunu öğendi. Bu tanrısal birleşme gecesi normalin üç katı sürmüş ve Mehtap üç kez doğmuştu. Bu nedenle Herakles’e “Üçlü Ayın Oğlu” demek olan “Triselenos” epitet’i de verilmiş. Bir yandan gayrı meşru çocuk olma lekesi taşıyan öte yandan tanrısal kan sahibi olarak Yeraltı Dünyasına inip çıkma imtiyazı kazanan Herakles, en güçlü olma ününe karşın hamasî destanlarda yer almayı umursamamış; duygusal öykülerin kahramanı olmayı yeğlemişti. Bir yandan da, bu duygusal adamın, karısını ve çocuklarını öldürmesi çok şaşırtıcıdır. Kişiliğinin bu çelişkisinden olacak, çeşitli mitoloji yazarlarının eserlerindeki yeri farklı ağırlıktadır. Örneğin, alabildiğine ayrıntılara girme yöntemini kullanan Ovidius onun tüm yaşamı hakkında çok özet bilgi vermiştir; bu cinayet olayını ıskalaması belki de onun zekâsına duyduğu takdirdendir. Euripides ise “Herakles Mainomenos – Herakles’in Cinneti” adlı eseri ile bu olayı trajedi oyunu konusu yapmıştır. Sophokles, sadece, kahramanın ölümünden söz etmiştir. Pindaros İ.Ö. V.asırda, Teokritos III. asırda, onun henüz bebekken yılanlarla olan maceralarını anlatmışlardır. İ.S. I.-II. yüzyıllar ozanı Apollodous ise onun tüm yaşamını, Ovidius’dan da farklı olarak daha ayrıntılı verecektir.

Atina halkının gönlündeki kahraman nasıl Thesus ise, Atina dışındaki Yunanistan’ın idolü de Heraklesdi. Yalnız aralarındaki fark, Devlet kuruculuğunda öne gitmiş Atinalıların Theseus’a sevgisi salt cesurlar cesuru olmasından değil yüksek zekâ sahibi bir bilge olmasından kaynaklanıyordu. Herakles ise, öteki Yunanlıların gönüllerini tümüyle gözü kara cesareti, dünyadaki en güçlü adam olması, bu gücün kendisine verdiği özgüveni ile fethetmişti. Gözlerini korkutan Devlere karşı onun yardımına gereksinimleri vardı.

Alkmena’nın doğurduğu iki çocuktan, gerçek babası Amphytrion olan Iphikles ile Herakles’in farkı, henüz bir yaşlarında iken karşılaştıkları tehlike anında belli olmuş. Herakles’in, Zeus’un mutad zamparalıklarının bir ürünü olduğunu öğrenen Hera bilinen kıskançlığı ve gazabı ile Herakles’i öldürmeye niyet eder. Bir akşam, Alkmena çocuklarını yıkadıktan sonra beşiklerinde sütlerini vermiş ve ninni söylemeyerek uyutmuştu. Gecenin en koyu karanlığında ve sessizliğinde iki kocaman yılan beşiklere tırmanmaya başladılar. Odanın içinde bir ışık hasıl oldu; çocuklar uyanarak başları üzerinde tıslayan yılanları gördüler. Iphikles feryat ederek yataktan fırlamaya çalıştı. Herakles ise derhal ayağa dikilerek belâlı yaratıkların gırtlaklarına sarıldı. Yılanlar acı ile kıvranıp kurtulmaya, Heraklesin bedenine sarılmaya çalışıyorlardı; fakat çocuk öylesine güçle boğazlarını sıktı ki sonunda kendilerini bıraktılar. Iphikles’in feryadını duyan anneleri kocasını da uyandırarak bebek odasına koştu. Karı koca Herakles’in ellerindeki cansız pelteleşmiş hayvan bedenlerini hayretle seyrederken Herakles kahkahalar atıyordu. Kör rahibe Teiresias, Alkmena’ya, doğurduğu çocuğun tüm insanlığın kahramanı olacağı kehanetini söyledi. (Çocuk Herakles’in yılanları öldürmesini betimleyen bir XV. Yüzyıl heykelciği Napoli Ulusal Müzesindedir.)

Heraklesin eğitimine büyük özen gösterildi. Fakat Yunanlı gençlerin eğitiminde çok önem verilen ve öğretilmesi zorunlu bulunan müzikle hiç ilgi duymuyordu; belki de müzik hocasını sevmemişti.Bir ders sırasında öfke’ye kapılarak lavtası ile zavallı adamı, kafasını yararak öldürdü. Oysa böyle bir sonucu beklemeden istem dışı bir çıkış yapmıştı, kendi öldürücü gücünü nasıl denetime alacağının henüz ayrımında değildi. Tarifsiz derecede üzüntü ve pişmanlığa kapıldı; ama yaşamı boyunca da bu ölümcül çıkışları yapmaktan kendini alıkoyamadı. Eğitimini aldığı başka konular: kılıçla düello, güreş ve atlı araba sürme idi; sevdiği bu derslerin hocalarına bir zarar vermedi. Artık on sekiz yaşına gelmişti; bir gün Kithaeron ormanında dolaşırken rastladığı bir Thespia aslanını tek başına mücadele ederek öldürdü. O günden itibaren bu aslanın postunu sırtına, başını da külâh gibi kafasına geçirerek dolaşmaya başladı (Heraklesi bu kıyafetini elinde taşırken gösteren bir gravür XVI. yüzyıl sanatçısı Adamo Scultari tarafından yapılmıştır.)

Daha sonraki macerası, Thebai’lilere çok ağır haraç yüklemiş olan Minyanlara karşı verdiği savaştır. Kazandığı utku ile bu haraç külfetinden kurtulan yurttaşları ödül olarak Prenses Megarayı ona eş olarak sundular. Başlangıçta çok mutlu olan Herakles tüm benliğini eşine ve çocuklarına adadı. Ancak, bu mutluluğu sürmeyecek; kıskançlığı yatışma bilmeyen Hera’nın tılsımı ile içine sürüklendiği çılgınlık sırasında çocuklarını öldürmeye başlayacak; şaşkınlığını yırtıp henüz hayatta olan en küçük çocuğu kurtarmaya çalışan karısı da onun ellerinde can verecektir. Bu facia üzerine yeniden aklı başına gelen Herakles kendini bir kan gölü içinde bulmuş ve gördüğü manzaraya anlam verememiştir. Bir dakika önce tatlı tatlı söyleşmekde olduğu ciğerparelerinin cesetleri başında dili tutulmuş durumda beklerken uzakdan bu cehennemî drama tanık olarak dehşete düşen insanlar içinde sadece Amphytrion yanına yaklaşma cesaretini bularak, Heraklesin bilmeden içine sürüklendiği bu korkunç bunalımın gerçek sebebinin Hera olduğunu ona anlatacaktır (Yunancada “Herakleos”, “Heraklhes” fomlarından geçip, Herakles olarak yaygınlaşan kahramanımızın adı da Heranın başından beri elde etmek istediği bu başarıdan gelmedir; “Hera-Kleos” Heranın Zaferi demektir.). Bedbaht Herakles: “Canımdan çok sevdiklerimin katili oldum!” diye haykırır. Amphytrion, sesi titreyerek: “Bilincin yerinde değildi; sen masumsun, oğlum.” der. Herakles bu mazerete kulak vermez: “Bu ölümlerin intikamını kendimden alacağım!” diyerek dışarı fırlar, uzaklara koşar ve bir noktada kendisini yere atar, pelerinine sarılarak kıvranır; kılıcını çekip kendini öldürmeye kalmadan bir mucize, ama tanrıların gökyüzünden indirdikleri bir mucize değil, sevecen bir dost kalbînin yarattığı mucize onu bu kararından döndürür. Yanında Theseus belirir ve onun kollarına yapışır; aralarında (Euripides replikleri ile) şöyle bir konuşma geçer: “Dur Herakles, beni Cehennemden kurtardın, bu can borcumu sana ödeme zamanım geldi” der. Bu engellemeye uzun süre direnen Herakles, sonunda dostunun, onu Atinaya götürerek utkularını paylaştıracağı sözlerine ikna olarak: “Evet, güçlü olmam gerek; ölüm bana kendisi gelsin.” der. Bu lejand, cehennemî bir ızdıraba karşı da savaşım veren, umut tazeleyerek yaşama gücü kazanan kahraman simgesini yaratmıştır. Hıristiyanlar, onu, çektiği azabın sonunda gücü ebedî yükselişe geçen İsa ile kıyaslarlar.

İki yoldaş Atinaya gider. Bilge Theseus, ne yaptığını bilmeden katil olan insanın suçlu sayılamıyacağını, algısını yitirmiş bu kişilere şefkat göstermek ve yardım elini uzatmak gerektiğine yuttaşlarını ikna eder. Fakat bu fikirleri tek kabul etmeyen Heraklesin kendisidir; artık kişiliğine cani olma lekesi sürülmüşdür; etrafındakilere de bu kirliliği bulaştıracaktır. Atinada uzun süre kalmaz; Delphi’ye bir kâhin’e danışmaya gider. Onu karşılayan rahibe de onun gibi düşünmektedir. Arınmaya gereksinimi olduğunu, böyle ağır bir günahın arındırılmasının ise çok ağır çileli bir süreç gerektirdiğini söyler; Mykenae (bazı öykülere göre Tiryns) Kralı Eurystheus’a gidip onun bütün isteklerine boyun eğmesini öğütler. Herakles, arınma umudu ile, kuzeni olan bu kralın ayağına koşa koşa gider. Rahibe, bu ağır günahla orantılı bir ordeali düzenlemesi için tam adamını seçmiştir. Cin gibi yaratıcı zekâya sahip bir hükümdar olan Eurystheus, kölesi olmaya ayağına gelmiş dünyanın en kuvvetli adamı için katlanılması imkânsız güçlük ve tehlikelerle dolu bir dizi pişmanlık sınavı hazırlar.

Eurystheus’un, Herakles için ağır işkenceler içeren arınma sürecinin hazırlıklarında Hera büyük bir şevkle Krala yardım ediyor, akla gelmez fikirler veriyordu. Oniki bölümden oluşan işkence planına Herakles’in Yapacağı İşler” adı verilmişti.

İlk görev, Argos yaylasının kuzeyinde, Appeas Dağı yamaçlarında, o ana kadar hiç bir silâhın yaralayamadığı Nemea kasabası aslanının öldürülmesi idi. Yol üzerinde,,oğlu aslan tarafından öldürülmüş Molorkhos adında fakir bir köylünün evinde kaldı. Zavallının tek koyununu kendisi için kesmesini engeleyerek oğlunun öcünü alacağına söz verdi. Ekhidna ile köpek Orthros’un oğlu olan canavarın gerçekten kılıç, ok, sopa gibi silâhlarla öldürülemediğini görünce onu inine sürerek boğdu. Devasa leşini sırtında Mycenae’a kadar taşıdı. İhtiyatlı bir adam olan Kral onu kent kapısından içeri almadı; yeni yönergelerini uzaktan seslenerek verdi.

İkinci olarak, Argos’un güneyine gidip, Ekhidna ile Typhon’un kızı olup, burada Lerna bataklığında yaşayan Hydra isimli, köpek bedenli, dokuz yılan başlı bir canavarın öldürülmesi görevi verildi. Herakles, Athena’nın verdiği bilgiye uyarak ateşli oklarla su yılanını bataklığından çıkardı; ama canavarın öldürülmesi olanaksız görünüyordu; çünkü başlardan biri ölümsüzdü; diğerlerinin de yok edilmesi pratikte olanaksızdı; Herakles bu başlardan birini kestiğinde yerine iki yeni baş hâsıl oluyordu. Bu konuda imdadına ikiz kardeşi Iphikles’in oğlu Iolaus yetişerek, ona kızgın bir dağlama demiri getirdi. Herakles, canavarın bir başını keser kesmez bu demirle kesiği dağlayıveriyordu. Sona kalan ölümsüz başı ise büyük bir itina ile Eleon yolu üzerindeki ağır bir kayanın altına gömdü.

Üçüncü işi, Artemis’e adanmış olup Kerynitia ormanlarında yaşayan altın boynuzlu bir erkek geyiği canlı olarak Krala getirmekti. Onu kolayca öldürebilirdi ama canlı getirmek üzere takibe alıp sonunda bir ağ ile yakalaması tam bir yılını aldı. Yolda karşılaştığı Artemis, kendisine adanmış geyiği öldürdüğü için onu azarladı; o da pişmanlık sınavı gereği yaptığı bu iş için özür diledi.

Dördüncü olarak, Erymanthus Dağındaki ininde ömrünü geçiren, Psophis köylülerinin hasadını tahrip eden koca bir yaban domuzunu ele geçirecekti. Yolda Lapith toplulukları arasından geçerken Silenos’un oğlu Kentauros Pholos’un evinde konuk kaldı. Burada karşılıklı içtikleri çok yıllanmış şarabın kokusunu duyup gelen başka Kentauroslarla yapılan kavgada, birçok Kentauros yanında çok yakın arkadaşı Kheiron’u da, Hydra’nın zehirli kanına bulaşmış oku ile kazaen yaraladı. Ölümsüz Kheiron ne ölebiliyor ne de acısı diniyordu; çaresiz kalarak ölümsüzlükten vazgeçmek zorunda kaldı. Ev sahibi Pholos da zehirli oklardan birini ayağına düşürerek canını yitirdi. Derin bir üzüntüye kapılan Herakles büyük bir hırsla domuzun peşine düştü; durup dinlenmeden onu kovaladı; sonunda bitkin düşen hayvanı yoğun kar yığınlarına sürükleyerek tuzağa düşürüp yakaladı.

Beşinci işi, Elis hükümdarı Augeias’ın, otuz yıl boyunca temizlik görmediği için çıkardığı murdar kokulardan yanına hiç yaklaşılamayan bin büyük başlık hayvanın barındığı ahırlarını bir günde temizlemekti (bugün batı dillerinde çok bakımsız bırakılan ahırlara “Augeian ahırları” benzetmesi yapılır). Herakles ahırların konumuna göre ters yönlerdeki Alphaeos ve Peneios denilen iki ırmağın yataklarını çevirip ahırlara sevk ederek korkunç bir girdap yarattı ve ahırlar bir anda temizlendi. Bunu yapmadan önce, hizmeti karşılığı kendisine sürünün onda birini bağışlama sözü vermiş olan hükümdar, bu işin zaten Herakles’in görevi olduğu gerekçesi ile sözünden döndü; Herakles’in ısrarı ve anlaşmazlığın mahkemeye görülmesini talep etmesi üzerine hem onu hem de ona arka çıkan oğlu Phyleus’u Elis’den kovdu.

Sırada, Arkadia’da yalçın dağlarla çevrili vadideki kent Stymphalos’daki, halkın başına belâ olan, çekirge sürüsü gibi kalabalık, gagaları, pençeleri tunçdan, tüylerini ok gibi fırlatan kuşların (Ornithes Stymphalides) sürülmesi ya da itlafı vardı. Onları da Atena’nın verdiği, Hephaistos yapısı bir çift kastanyet’in çıkardığı korkunç gürültülerle kaçırttı ve Tanrıça ile birlikte vurmaya başladılar.

Poseidon’un Girit kralı Minos’a kurbanlık olarak verdiği fakat olağanüstü güzel olduğu için kurban etmeye kıyamadığı boğaya Kraliçe Pasiphae’nın aşık olduğunu ve birlikteliklerinden Minotauros’un doğduğu öyküsünü Theseus bahsinde anlatmıştık. Poseidon’un bununla da öfkesi yatışmamış Minos’a armağan ettiği boğayı korkunç bir canavar haline getirmişti. Herakles’e verilen yedinci iş bu boğanın yakalanması idi. Bu işi de hâlletti. Boğayı gemiye bindirip Mykenae’ya getirdi. Ancak kral Eurytheus boğayı Hera’ya adayıp salıverdi. Tüm Moraya büyük zararlar getiren canavarı Theseus öldürecektir.

Ardından, Tydeus’un oğlu, Troya savaşının Akalı kahramanlarından Trakyalı Kral Diomedes’ insan yiyen kısraklarını getirme işini, önce bu yiğidi öldürerek halletti; sahiplerini yitirince uysallaşan hayvanları yönetimine aldı.

Amazonların savaşçı kadınlar topluluğu olduğunu biliyoruz; hatta savaş sırasında kolaylıkla yay çekebilmek için bir memelerini keserlermiş; bundan dolayı “A-Mazon = Memesizler” adını almışlar (A-mazos=memesiz). Onlara savaşçı niteliği kazandıran da Eceleri Hippolyta’nın tılsımlı kuşağı imiş. Herakles’in dokuzuncu görevi bu kuşağı, Eurystheus’un kızı Admete’ye sunmak üzere getirmek olmuş. Kraliçenin nazik konukseverliği sayesinde bu iş kolaylıkla kotarılıyormuş ki; bu başarılarından deliye dönen Hera, Amazon kıle ederek, Amazonları, Herakles’in, gemisini ziyarete gelmiş kraliçelerini kaçıracağı fesadı ile kışkırtmış. Amazonlar kıyıya doğru saldırıya geçince, Herakles bu saldırının Hippolyta’nın emriyle yapıldığını zannederek zavallı kadını hemen öldürmüş; diğerlerini de püskürterek denize açılmış.

Onuncu macerası, Akdeniz’in batı ucundaki Erythia adasında yaşayan üç bedenli, dört kanatlı canavar Geryoneos’un (adının sözlük anlamının, dehşet saçan sesler çıkardığı için “uluyan” ya da “Yeryüzündeki Orion” olduğu sanılıyor) çaldığı büyük baş sürüsünü geriye almak oldu. Adaya yaklaştığı sırada boğazın iki yakasında (Septe ve Cebelitarık bölgelerinde) dimdik yükselen Abila ve Kalpe tepelerini görmüştü; bu gezinin anısı olarak bu tepelere “Herakles’in Sütunları” denilen sütunları dikti.

O ana kadar geçirdiği en çetin sınav, nerede olduğunu bilmediği Hesperid Bahçelerinin Altın Elmalarını getirmek olan onbirincisi olmuştu. Düşüncesine göre en kestirme yol elmaları, Hesperidlerin babası, sırtında Gökkubbeyi taşıyan, Atlas’dan istemekti (Atlas’ın sözcük anlamı da yük taşıyan, tahammül eden, cesaret eden’dir). Bunun için ona, elmaları getirmek üzere ayrıldığında Gökyüzünün yükünü kendisinin devralması gibi cazip bir öneri de sundu. Atlas döndüğünde, elmaları ona vereceğine kendisinin Eurystheus’a kendisinin götüreceği için yükü bir süre daha tutması gerektiğini söyledi. Bu köylü kurnazlığına çok bozulan Herakles de bir oyuna başvurdu: “O zaman, çok ağrıyan kulunçlarıma bir masaj yap da yükü daha rahat taşıyayım.” dedi; bereket Atlas çok böndü, masaj yapmak üzere elmaları yere bırakır bırakmaz Herakles de kendi yükünü devirip, elmaları aldı, kaçtı.

Sonuncu sınav ise hepsine tüy dikti. Theseus’u “Bellek Yitimi Koltuğu”ndan kurtardığı Yeraltı Dünyasına gidecek, üç kafalı köpek Kerberus’u getirecekti. Hades, ona silâhsız olması kaydı ile giriş izni verdi. O da sadece elleri ile köpeği yakalayıp Mykenae’a kadar taşıdı.

Artık pişmanlık sınavı sona ermişti. Karısını ve çocuklarını öldürmenin kefaretini ödemişti. Huzurlu bir yaşam umuyordu. Ama hiç bir zaman bu beklentisi gerçekleşmedi. Ondan daima insanüstü hizmetler beklendi; ya da kendini, Evrene düzen verecek “Gigantomachia” denilen devler mücadelesinin içinde buldu. Ölümlü kadından doğduğu için Olimpos katına yükselemedi ama tanrı kanı taşıyan bir ölümlü olarak güç ve tahammül simgesi oldu. Iliad’da, Akhileus’un takdir ettiği popüler bir kahraman olsa da ölümün kucağından kaçamayacak bir insan olarak anıldı. Hesiodos, hamasî etkinlikleri sayesinde Olimpos’a ziyaretçi olarak kabûl edildiğini yazar. Eski Yunanlılar, genelde, ölümden sonra tekrar dirilmek şeklindeki yaşam döngüsünü simgeleyen, Tanrı ile insanın bağlantısını gösteren mitolojik figürlerden olduğunu kabûl etmişler. Kasik bilimci Jane Harrison, kendisini halkın iyiliğine adayan bir ağır işçi olarak çalışan sınıfın sevgilisi olduğuna işaret ederek “sosyalist” bir yorum getirmiş. Bir de, insanın ölümsüzlük arayışını, süreklilik umudunu onun öyküleri ile kıyaslayanlar var. Geç Helenistik zamanlarda, umudu bir inanç haline getirenler mezar taşlarına onun kabartmalarını yaptırırlarmış. Bu anlayışı işleyen lejandlardan biri de ülkemizden:

Bugünkü Afyonkarahisar’ın ilçesi Dinar antik dönemlerde Frigya’nın Gelaenae isimli bir kasabasıydı. Kral Midas’ın piç oğlu Lityerses o yöreden geçen yabancıları önce sıcak bir konukseverlikle karşılar, fakat halkın hasat faaliyetlerine yardım etmedikleri gerekçesi ile öldürür ya da yıllık hasat ritüelinin bir parçası olarak, mısır destelerinin içinde sıkıştırır ve boyunlarını orakla biçmek suretiyle kurban ederdi. Bir gün bu kasabayı ziyaret eden Herakles bu vahşete tanık olunca Lityerses’in boynunu uçurup gövdesini Menderes Irmağına atarak adalete hizmet etmişti (Eski bir Frigya şarkısı ise, Lityerses’in başının kesilip toprağa bırakılmasını gelecek yılın hasadının tohumunun atılması olarak simgeleştirir.)

Argonotların Karadeniz seferi ve bu arada Heraklesin Amazonlara, ardından Troya’ya saldırısına Yunanlıların geleneksel olarak verdikleri tarih, Mısırlıların yazıtlarında “Akaiwasha” adını verdikleri Akalıların da dahil oldukları aç kalmış, barbar Deniz Halklarının uzanabildikleri her yeri istilâ etmeleri dönemi olan İ.Ö. 1200’ler öncesine denk gelmektedir. Bu da, Herakles’in, Deniz Halkları ile (büyük olasılıkla Dorlarla) birlikde o yörelere gelen gerçek bir kişiliğin mitoslaşmış kimliği olduğunu düşündürüyor. Hattâ Herakles’in katılıp bir ara ayrıldığı Argonot macerasından bir anı olarak Karadenizde, adı dilimizde “Ereğli”ye evrimleşmiş olan “Heraklea – Herakles’e ait yer” kurulmuş olsa gerek. “Konya Ereğlisi” adı da, bu civardaki kocaman bir Hitit köylü tanrısının heykelini Yunanlıların Herakles’e benzetmeleri ile buraya da “Heraklea” demelerinden kaynaklanıyor.

Karşılaştığı yabancıları güreş yapmaya zorlayan, onları yenince öldürüp kafataslarını bir tapınakda biriktiren Dev Antaeus ile savaşımı en az eski kuvvet gösterileri kadar çetin bir deneme oldu. Antaeus’un tılsımlı bir yeteneği vardı; rakibi tarafından yere vurulunca toprağa değer değmez yeniden müthiş bir taze güç kazanıyordu. Herakles onu havaya kaldırıp öyle boğdu.

Evlenmeye karar verdiği Prenses Deianeira’ya aşık olan Irmak Tanrısı Akheloos onunla konuşup anlaşmayı önerdi. Herakles: “Benim pazularım dilimden daha güçlüdür; her türlü anlaşmazlığı öyle çözerim!” dedi. Akheloos bir boğaya dönüşerek sert bir saldırı yaptı; ama Herakles boğalarla mücadeleye alışkındı: onu boynuzlarından yakalayıp yere yapıştırdı ve bir boynuzunu da kırdı. Prenses kendisinin olmuştu.

Pek çok ülkeler gezdi; pek çok başka yiğitlikler gösterdi. Troya’da, kıyıda, Kral Laomedon’un, bir deniz canavarına kurban edilmeyi bekleyen kızını kurtardı (aynı şekilde Andromeda’yı kurban edilmekden kurtaran “Perseus”un öyküsünü ayrıca nakledeceğiz). Kral, Zeus’un emri ile Troya surlarını inşa eden Apollo ve Poseidon’na hak ettikleri ücreti ödememek için bir oyun oynamış; buna karşılık Apollo kent’e veba salgını, Poseidon da bir deniz yılanı musallat etmişdi. Herakles kızı kurtarma karşılığı, Zeus’un büyükbabasına verdiği atları Kraldan istemişdi. Bu isteği önce kabûl eden Laomedon, Herekles canavarı öldürdükden sonra gene çamura yattı. Herakles de kent’i zaptetti ve Kral’ı öldürdü; kızı, yardımını gördüğü Salamis’li dostu Telamon’a verdi.

Altın elmaları istemek üzere Atlas’ı görmeye giderken yol üstünde Kafkaslara uğramış, Prometheos’un ciğerini yiyen kartalı öldürmüş ve bu kahramanı zincirlerinden çözmüştü.

Bu onurlu zaferlerinin yanında hiç hoş olmayan seyyiatı da vardır. Bir şölen öncesi, sakarca bir kol hareketi ile ellerini yıkayarak ona hizmet etmekte olan bir gencin ölümüne neden oldu. Çocuğun babası, bu bir kazadır diyerek bir tepki göstermedi; fakat Herakles kendisini bağışlamadı; gönüllü sürgüne gitti. Kasden yaptığı çok kötü bir iş ise, Kral Eurytus’un hakaretinin öcünü onun oğlunu öldürmekle alması oldu. Bu kez, Zeus onu, bir (kimine göre üç) yıllığına Lidya’ya Kraliçe Omphale’ye kölelik yapmak üzere gönderdi. Omphale onun onurunu acımasızca kırdı; kadın elbiseleri giydirip, dikiş, nakış gibi kadın işleri yaptındı. Bu aşağılanmalara sabırla boyun eğdi; fakat Eurytus’dan intikamını en ağır biçimde almaya ahdetti.

Hakkında anlatılan tüm öykülerde mizacının genel yapısı anlatılmıştır; ancak, Diomedes’in kısraklarını yakalamak üzere yaptığı sefer esnasında yol üstündeki bir ziyaretle ilgili olan anekdot karakterinin resmini çok yetkin biçimde vermiştir. Gecelemeye niyetlendiği yer, arkadaşı Teselya’daki “Pherae” kralı Admetus’un evi idi. Fakat eve ulaşınca derin bir yasın hüküm sürdüğünü gördü. Admetus’un karısı anlaşılamaz biçimde hayatını kaybetmişti. Aslında, bu ölümün nedeni, oğlu Asklepios’un Zeus tarafından öldürülmesine öfkelenen Apollonun, karşılık olarak Zeus’un işçileri Kiklopsları öldürdüğü zamana dayanıyormuş. Buna cezaen, Apollo, bir yıllığına, Yerüzünde, Admetusun evinde köle olarak çalışmaya mahkûm edilmiş. Bu arada, ev sahibi Admetus ve Iolkos Kralı Pelias’ın kızı olan eşi Alkestis ile iyi dostluklar kurmuş. Onların iyi muamelelerine karşılık gönül borcunu ödemek istermiş; bir gün bu fırsatı bulmuş. Admetus’un yaşam ipliğini örmekte olan Moira’lardan (Kader Perileri) artık bu ipliğin kesilme zamanı geldiğini öğrenmiş; onlardan değerli arkadaşının bu kaderinin ertelenmesini istemiş; Moira’ların, onun yerine ölmeye razı olacak biri çıkmadığı takdirde bunun mümkün olmadığını söylemeleri üzerine durumu hemen Admetus’a bildirmişti. Paçaları tutuşan Admetus hemen kendisi için özveride bulunacaklarına emin olduğu anne ve babasına koştu. Ama, onlardan “Tanrının ışığı ihtiyarlar için de vazgeçilemeyecek bir nimettir. Ne biz senden bizim yerimize ölmeni isteyebiliriz; ne de senin yerine canımızı feda edebiliriz.” yanıtını hayretler içinde aldı. “Bunun mantığı mı var? Artık, zaten ölümün eşiğindesiniz.” diye çırpınmalarına karşı duyarsız kalındı.

Kendi değerine, yaşamaya lâyık olduğuna öylesine inanmıştı ki, yılmadan tüm arkadaşlarını sıra ile ziyaret edip kendi yerine ölmelerini duraksamadan teklif etti. Bulabildiği son dostundan da red yanıtı alınca çöken morali ile köşküne döndü. Düş kırıklığını ve umutsuzluğunu açtığı karısı: “Niye derdini önce bana söylemedin? Senin yerine ölmeye her zaman hazırım.” dedi. Admetus derin bir hüzne kapılsa, gözleri yaşarsa da, yanı başında ölmekte olan karısını seyretmekle yetindi. Karısı ruhunu teslim edince, adamlarına cenaze törenlerinin en görkemlisini hazırlamalarını emretti. İşte tam bu sırada, geceleyecek bir yer arayan Herakles onun köşküne ulaşmıştı. Kral onu çok büyük bir itibar, dostluk ve güler yüzle karşıladı. Herakles ev içindeki hareketliliğin ve ağıtların nedenini sorduğunda, bir konuk kadının öldüğünü, kendi yakını olmamakla beraber cenazede bulunmak zorunda olduğunu söyledi. Herakles: “O zaman ben sizi bu dar vakitte rahatsız etmeyeyim; başka bir dam altı bulurum.” dedi ise de ev sahibi Kral: “Katiyen, can dostumu bir yere bırakmam, hizmetkârlarımın büyük bölümü senin emrinde olacak, bugünlük beni özürlü say” diyerek konuğun ayrılmasına karşı çıktı. Hizmetkârlarına, Herakles’i, ağıt seslerinin duyulmayacağı en uzak odaya yerleştirmelerini, yemek ve içki servisi vermelerini emretti.

Herakles, Admetus’un önemsemediğini gördüğü bu cenaze töreni için kendi canını da sıkmayı düşünmediği için, dinmek bilmeyen iştihası ile durmadan yedi; ardı ardına gelen şarap kupalarını birer solukta devirdi; kafayı iyice bulup naralar atmaya, davudî sesinin en yüksek perdesinden yakası açılmamış kabalıkta şarkılar söylemeye başladı. Yüz ifadelerinden, bir cenaze evinde böyle taşkınlıkları hiç hoş karşılamadıkları anlaşılabilen hizmetkârları, somurtmamaları için kükreyerek uyardı; “Bir konuğa böyle mi yapılır?Asık suratlarınızla iştihamı kaçırıyorsunuz; haydi, benimle kadeh tokuşturun!” Çalışanların biri, fısıltılı bir sesle, “gülme ve içme zamanı olmadığını” söyleme cesaretini gösterdi. “Neden?” diye gürledi Herakles, “Yabancı bir kadın öldü diye mi?”. Uşak: “Ne, yabancı mı?” diyerek gözlerini açtı. “Admetus bana böyle söyledi: Kralınızın yalan söylediğini mi iddia edeceksiniz?” Uşak, sesi titreyerek: “Hayır! Yalnız, Efendimiz çok konukseverdir, konuklarına itibar gösterir de. Ama bizim yasımız, bize ait; siz içkinize devam edin, Lordum.” diyerek, Herakles’in içki kabını, yeniden doldurmak üzere, elinden almaya uzandı. Herakles onun kolunu kırarcasına kavradı: “Burada acayip şeyler oluyor; bana gerçeği söyleyin!”. “Görüyorsun; matemdeyiz!”. “Kimin için matemdesiniz; konuğu olduğum kişi beni aldattı mı; ölen kim?” “Ecemiz, Alkestis.” Uzun bir sessizlik olur; Herakles şarap kupasını yere fırlatır: “Ah, anlamam lâzımdı; Admetus’un gözleri kıpkırmızı idi; ağlamıştı. Ama, ölenin bir yabancı olduğuna yemin ederek beni buyur etti. Hayırlı dost; ağzımın tadını kaçırmak istemedi. Ben de bileden, bu yas evinde sarhoş oldum, keyfettim.” Herakles, her zaman olduğu gibi bu uygunsuz durumun tüm sorumluluğunu üzerine aldı. Değer verdiği insanın evinde, onun üzüntüsüne aldırmadan hora tepmiş ayyaş bir budala idi. Gene, bu günahını arındıracak kefaret ödeme yolları aramaya başladı; düşündü, taşındı; sonunda Admetus’un bu büyük kaybını bulma çaresi aklına geldi. Eski aşinası Thanatos (Ölüm) ile boy ölçüşecekti: “Onu şu anda Alkestis’in mezarı yanında bulabilirim; olmazsa Hades’e kadar iner, göğsünü kuşağımla sıkarım: istediğimi bana teslim eder.” dedi.

Admetus, gece karanlığında, boş ve ıssız olduğunu sandığı evine döndü. Kapıda, Herakles, yanında bir kadın silueti olduğu hâlde bekliyordu. Herakles’in: “Bak, Admetus; yanımdaki tanıdığın birine benziyor mu?” sorusu üzerine gölgeye düşen kadına dikkatle baktı: “Bir hortlak! Bu bana tanrıların bir oyunu mu?” diye feryat etti. “Senin karın. Onun için Thanatos’la dövüştüm;.kaburgalarının kırılmaması için bana geri verdi.”

Herakles’in yalınlığı, düşüncesiz atakları, gafları, önüne arkasına bakmadan gösterdiği hoyratlığı, taşkınlığı, aniden kendini kaptırdığı dipsomani nöbetleri, aklı başına gelince içine düştüğü derin pişmanlık ve neye mal olursa olsun, yaptıklarının kefaretini ödemek için, gösterdiği ölümüne azim en yetkin biçimde bu öyküde resimlendirilmiştir. Herakles’in maceralarının bu bölümünün dramatize edildiği, Euripides’in “Alkestis” trajedisinin sonuç korosunda: “tanrıların bazen, ölümlülerin iradelerine de geçit verebileceği” terennüm edilerek, belki, saptanabildiği kadarı ile Sokrates ile başlayıp Heiddegger’e kadar uzanan çizgide gelişen “varoluşçu – existensialiste”
düşünce’nin ilk örneklerinden biri verilmiştir. Belki, bir gerçek Herkül, muhteşem serseri XV. Yüzyıl Fransız ozanı François Villon, yaşadığı “varoluşçu” hayatın ilhamını, içbuyrukları ile hareket eden, yerine göre özdisiplinini kullanan Heraklesden almıştır. Belki, XVI. yüzyılda özgür yaşam savaşımı veren Rabelais, yarattığı mizahî “Gargantua” ve “Pantagruel” tiplerinde Heraklesle parelellikler kurmuştur. Heraklesle ilgili olarak yazılan oyunlar içinde de trajediyi sulandıran mizah vardır; tıpkı, “existentialisme”in 1950’lerdeki sefilane görüntülü pratiğindeki ironi gibi… Euripides’in “İ.Ö. 438 yılının ilkbaharında, Arkhontos’lar karşısında sahnelenen “Alkestis’i de, tahmin edilenin tersine Admetus’un yeniden kaderine mahkûm edimesi yerine onun da mutlu son’a katılması ile, bir trajedi değil, “satirik” bir dram olarak mütalâa edilmiştir.

Herakles, Omphale’nin yanındaki köleliği sırasında ettiği yemini, serbest kalır kalmaz, yerine getirip Oikhalia kralı Eurytus’u öldürme hazırlığına başladı; bir ordu toplayıp Oikhalia’yı zaptetti ve kralı öldürdü. Ancak, bu zafer kendisinin de ölümüne neden olacağı için Eurytus da dolaylı olarak kendi öcünü almış olacaktı. Öykünün bu bölümünü trajik ozanlardan Sophokles “Trakisli Kadınlar” adlı eseri ile oyunlaştırmıştır.

Herakles, kentin yağma ve tahribini sona erdirmeden, kendisinin dönüşünü bekleyen vefalı eşi Deianira’ya armağan olarak bir grup kadın köle gönderdi. Bunların içinde Eurytus’un göz alıcı güzellikteki kızı Iole de vardı. Esirleri, Kalydon Kralı Oineos’un kızı olan onurlu Deianira’ya teslim eden adam boşboğazlık yaparak, bu kıza, Kıbrıslı’nın (Aphrodit) sevda yaratan etkilerine son derece duyarlı Heraklesin çılgınca aşık olduğunu söyledi. Bu gibi olasılıklara karşı önceden bazı tılsımlı tedbirleri bulunan ve kendi cazibesinden de çok emin olan kadın bu haberi pek umursamadı. Nikâh törenlerinden hemen sonra, Herakles onu evine götürürken, Nessos adındaki Kentaur’ın, su taşımacılığı yaptığı, Korintos Körfezine dökülen Evinos Irmağına ulaşmışlar; kadın karşıya geçmek için onun sırtına binmişti. Tam su ortasında Nessos, Deianira’ya tecavüzkâr harekette bulunmuştu. Kadının öfke ile bağırması üzerine Herakles kıyıdan ok atarak Kentaur’u vurdu. Nessos ölmeden önce ok yarasından akan kanı, akıtacağı sperm ve bir mikdar yağ ile karıştırarak bir iksir yapmasını, Heraklesin başka bir kadına gönül vermesi halinde, onun giysisisin içine bulaştırmasını tembih etmişti. Deianira, kocasının bir kadını sevdiğini duyunca, gizlediği iksirden, Herakles’e hediye edeceği çok güzel bir Tüniğin içine sıvadı.

Kahramanımız bu pelerini kuşanır kuşanmaz, Medea’nın armağan ettiği giysiyi üzerine alan Korintos prensesi gibi derin bir ızdırapla kıvranmaya başladı. Hilebaz Kentaur’ın kan’ı Medea’nın kullandığı pelesenk zehirinin etkisini yapmış; Herakles, bedenini kızgın ateş sarmış gibi korkunç bir acı çekmeye başlamıştı. Yarı tanrı olduğu için ölemiyordu da… Bu işkenceye dayanamayacağı için, adamlarına Oeta Dağında dev bir odun yığını hazırlamalarını ve kendisini oraya taşımalarını emretti. Tepeye götürüldüğünde artık öleceğini bildiği için mutlu idi: “Artık sonuna geldik!” dedi. Döşek gibi hazırlanan odun yığınının üzerine yerleştirildi ve yanı başına bir ziyafet sofrası çektiler. Sophokles oyununda, odunları Herakles’in oğlu Hyllos’a meşale ile yaktırmıştır. Başka lejandlarda ise, meşaleyi, maiyetindeki Philoktetes kullanır; Herakles ölmeden önce yayını ve oklarını ona verir. Genç silâhşor bu silahlarla katıldığı Troya Savaşında adından çok söz ettirecek; bunlarla Paris’i öldürecektir. Aynı ozan’ın “Philoktetes” isimli oyununda ise, Herakles’e ait yay ve okların bu kahraman tarafından kullanıldığı doğrulanmakta; Yunanlılarca terk edildiği Limni Adasında karşılaştığı Herakles’in hayaleti ondan, bu silahları almk üzere adaya gelen Akhileos oğlu Neoptolomosla birlikde Troya’ya gitmesini istemektedir.

Her ne ise, Herakles, bir daha Yeryüzünde görünmemek üzere alevler içinde kayboldu. Gökyüzüne çıktı; orada Hera ile barıştı; onun kızı “Gençlik Tanrıçası” ve gençlik simgesi “Hebe” ile evlendi (psikiatride gençlerde görülen şizofreni biçimine “hebefreni” deniyor. Bu ismin verildiği 1847’de keşfedilmiş küçük bir gezegen de var). Hebe bu evlilikle tanrılara özgü sonsuz gençliği kazandığı söylenir; Heraklesle evliliği dışında öykülerde yer almamıştır; yalnız, Olimpos’da Tanrılara sakilik yaparken görünür. Bu hizmet, arada sırada Zeus’un kartalının Olimpos’a kaçırdığı Troyalı güzel prens Ganymede tarafından da yapılmıştır.

Herakles Kült’ü Hera ile birlikte Argos’a girmiştir. Bazılarınca Herakles figürünün gerçek bir kişiliğin efsneleşmesi ile yaratıldığı kabûl edilir. Amcasının oğlu Eurystheus’un Mykenai Kralı olduğu sıralar o da Argos’da Tiryns’deki kralı imiş. Jerome’un “Chronion’unda ölümü İ.Ö. 1264 olarak veriyor. Roma’da ve çağdaş Batıda “Hercules – Herkül” diye anılan kahramanımız, İ.Ö. VII. Ya da VI. Asırda yaşamış Rodoslu Peisandros ve İ.Ö. V asır ozanı Panyasis’in “Heralleia” denilen destanlarına konu olmuş; Pindaros tarafından “Olimpiyat Oyunları”nın kurucusu kabul edilmiş. Değindiğimiz üzere Germen tanrısı Thor ile özdeşleştirildiği gibi kült’ünün nüfuz ettiği Roma’da bazı İmparatorlar, özellikle Marcus Aurelius’un şımarık oğlu Commodus ve Maximinus da onu kendileri ile eş tutmuşlar. Romalı ozanlar, onunla ilgili Yunan mitlerini çok büyük ölçüde olduğu gibi almışlar, bazı menkıbelerine kendilerine göre ayrıntılar eklemlemişler ve onu Merkezî Akdeniz coğrafyasında da dolaştırmışlar. Köle olarak Roma’ya getirilen, olasılıkla Vergilius’la tanışmış olan İznikli Yunan Parthenios’un “Erotika Pathemata – Acıklı Aş Öyküleri”nde, onu Geryon’u öldürdükten sonra Keltlerin (Keltoi) ülkelerinde dolaştırır. Özellikle, Hesperia’nın efsanevî kralı Khrysaor (Altın Kılıç) le Okeanos’un kızı Kallirhoe’nun oğulları olan üç başlı (trikefalis) ve dört kanatlı (tetraptilon) Geryon ile savaşlarına ait öyküler, Pausanias’ın “Yunanistan Rehberi”, Suidas katalogu, Hyginus Masalları, Ovidius’un Metamorphosis’i, Vergilius’un Aeneid’inde olduğu gibi Sicilyalı Diodoros’un (Diodorus Sicilus) “Tarih Derlemesi”nde, Oppian’ın “Cynegetica”sında yer almaktadır. Bu mücadeleleri betimleyen çok sayıda vazo resimleri vardır. “Hercules in New York – Herkül New York’da” filminde baş rôl almış, aktör ve California Eyalet Valisi Arnold Schwarzenegger’in kullandığını itiraf ettiği kas yapıcı ilaçların eskiden eşdeğeri otlar olup olmadığını bilmyorum ama Herakles’in heykelleri de, Napoli Müzesinde sergilenen örneğinden görüleceği gibi aynı abartılı kaslarla şişkindir. Habeşistan’da, dev Anteos’u öldürdüğü dövüşten sonra karşılaştığı bir macerayı da araya sıkıştıralım; dövüşten yorgun düşmüş uyurken oranın yerlileri cüce zenciler Antaeos’un öcünü almak için saldırmışlardı. Onları da kolayca altedip bir kaçını Eurythhos’a armağan götürdü. Bunlara “pygmaios = bir karış boyunda” sözcüğünden “Pygmaoi – Pigmeler” dendi.

Atikte, Sikyon, Syros, Kos (eskiden İstanköy, Kerme, şimdi Gökova denilen Körfezdeki Bodrum karşısındaki “İstanköy Adası), Sicilya’da Agyrion’da ve bazılarından daha önce söz ettiğimiz Anadolu kentlerinde “Herakleia” denilen Herakles festivalleri Yunanlıları Metagetnion ayında (Temmuz sonu ya da Agustos başı) kutlanırdı. Latmos (Beşparmak) Dağları eteğinde, Büyük Menderes ovasında da bir “Herakleia” kentinin ören yeri bulunmaktadır. Herakles tapınakları içinde en belirgin kalmış olanları Sakızdaki ve İ.Ö.2’de inşa edildiği sanılan “Bahariya Vahasındaki “Herakleion” örenleridir.

Ayrıntılı öyküleri ile çizdiğimiz kişiliği özetle olağanüstü güçlü, cesur, cinsel dürtülerini engelleyemeyen bir yapı göstermektedir; ama bunlara ek olarak Theseus, Odysseus, Nestor gibi kahramanlarda gördüğümüz dirayet, zekâ, kuruculuk gibi niteliklere sahip bulunmamaktadır, çocuksudur. Bu bakımdan her türden tiyatro oyununda temsil edilmiştir; trajedilere, satir oyunlarına konu olduğu gibi, Aristophanes onu “Kuşlar – Ornithes” adlı komedisinde onu, kafası bozulduğu kişiyi hemen gırtlaklamaya kalkan deli bozuk biri olarak gösterir. Argonotlar destanında değindiğimiz gibi, Dryopia’iıların kralı Theiodomas’ın çok parlak yüzlü oğlu Hylas’sa da aşık olup kaçıracak, bu genci nimphaların ölümsüzleştirmek üzere Yeryüzünden yok etmeleriden sonra seferi terk edip yollara düşecektir. Kuzeybatı Anadoluda “Mysia” bölgesinde dinsel törenlerde âyin gruplarınca “Hylas”ın adını seslenmek, yanıt alınmayınca, Herakles adına ağıt yakmak gibi bir ritüel vardı. Bu da onun sapıklığa varan duygusal zaafını ve cinsel dürtülerini simgeliyor.