Mayıs 29, 2007

 

PAN (Romalılarda karşılığı “FAUNUS”) : Tanrı Hermes’in Penelope isimli kadından olan oğlu (bu kadının Odiseos aynı adı taşıyan karısı olduğunu söyleyenler de var). Arkadya’da küçükbaş hayvanların, çobanların tanrısı olan, keçi ayaklı ve boynuzlu olarak tasvir edilen Pan, tanrıların antropomorfik olmayıp hayvan suretli düşünüldüğü ilk zamanlarda tümüyle keçi görünümündeydi; sonradan yarı insan oldu. Adının kökeni, Dor dilindeki “Paon = çoban, otlakda sürü otlatan” imiş; Yunanca “Pan” “tüm” demek olduğu için aşağıda göreceğimiz üzere bu sözcük ile karıştırıldığı zamanlar olmuş; bu anlamı ile ,sufîler onu her şeye kadir bir tanrı mertebesine yükseltmişler. Son derece azgın bir teke idi; kırsal alanlar perileri nympha’ları gördüğünde onlara sahip olmak için üzerlerine şiddetle saldırırdı; kızcağızlar korku içinde orman içlerine dağılırlardı; tüm canlıların siesta’ya (öğleleri teravet uykusu) daldığı ağır sıcak yaz günleri birden azarak çığlıklar koparır; herkes dehşete düşerdi (“panik” sözcüğü bu mit’den kaynaklanır). Pers saldırısına uğrayan Atinalılar, koşucu Fidippes’i Sparta’dan yardım almak üzere yola çıkardıklarında bu sporcu Panla karşılaşır; onun yardım istemek üzere Spartaya gittiğini öğrenen Pan “onurunuz yık mu? Kendi gücünüz yoksa neden önce bana başvurmuyorsunuz” der ve Persleri de çığlıklarla korkutup kaçırarak Marathon zaferini kazandırdığı için Atinalılar onun onuruna Akropolis eteğinde tapınak yaparlar

Biografi ve tarih yazarlığını ilkel formlardan çıkararak Rönesans yazarlarını etkileyen, hümanizmaya yol açan, deneme yazıları ile Montaigne’i esin veren Keroneya’lı Plutarkos, İmparator Tiberius’la ilgili biografisinde, “bu imparator devrinde (İ.S. 14-37) Korfu güneyinde seyretmekde olan bir gemi, Paksos adası açıklarında iken “Thamus” tabir edilen gemi dümencisi, kendi ünvanı ile üç kez seslenen bir çığlığın ada yönünden “Ulu Pan öldü!” haberini verdiğini; adaya yaklaşıldığında bu kez karadan gelen yoğun inilti ve feryatlardan yas tutulduğunun anlaşıldığını” anlatır. Bu anekdot paganizm’in sonunun geldiğini açıklayan çok zarif bir sembolizm’dir. Fakat, S.Reinach, araştırmaları sonucu, bu anekdota farklı anlam vermiş ve içinde gerçeklerin olabileceğini düşünerek, başka bazı klâsik tarihçilerin de kabûl edecekleri biçimde düzeltmeye çalışmış. Ona göre, gemi dümencisinin kendi ünvanı zannettiği hitabın “Tammuz”; verilen mesajın da; gerçekde “Tammuz, Tammuz, Tammuz, “en büyük varlık” öldü” olması gerekmektedir (“Pan” sözcüğü burada “en büyük varlığı, her şey”i ifade ediyor. (Dumuzi, Damu-zid, Sipad ve daha başka karşılıkları olan) Tammuz, Sumer’den Babile zengin Mezopotamya mitolojisinden Yunan geleneğine Adonis’le özdeşleştirilerek aktarılan, yaşam’ın döngüsel karakterini simgeleyen bir tanrıdır (ölüm-yeniden dirilme, Doğa’nın baharda yeşillenip canlanması- sonbaharda bitkisel hayatiyetin tekrar zeval bulması gibi). Gemi, her halde, Tammuz-Adonis ritüelinin yapıldığı bir yaz sonu Paksos adası yakınlarından tesadüfen geçiyormuş. Bizim takvimimizdeki “Temmuz” ayının kökeni de bu olsa gerek.

Yunan mitolojisinde, genelde farklı kimlikde kabûl edilmekle birlikde Pan’a benzer özellikleri olan, belki de aynı kökenden gelen yaratıklar vardır; bunlardan ikisi, şarap ve zevk tanrısı Dionizos’un (Lâtince ismi “Bacchus”) maiyetindeki “satir”ler ve “silenus”lar çoğunlukla birlikde anılırlar ve bunların da Lâtince isimleri (gene “Pan”ın karşılığı olan) “Faunus”dur. Romalılar, kendi Faun’ları (Panlar) ile Yunanlı “satir”ler arasında ilişkili kurmuşlar; “Orgia” denilen ve Dionizos’u anlatırken daha ayrıntılı açıklayacağımız Dionizos ritüellerine (Lâtince “Bacchanal”), bu tanrının azgın dişi kulları Maenadlarla* birlikde katılan, yabanıl, kendilerini toplu seks ve işret alemlerine kaptıran ayyaşlar olarak görülen Satiros ve Silenoslar Homer destanlarında görünmez; ama, eski dönemde sanatta ve başka yazılarda yer alıyor. Bu mahlûkat sanatta, at kuyruk ve kulaklı, kaba, hırbo görünüşlü ve sürekli ereksiyon halindeki ve olaganüstü irilikdeki fallusları (erkeklik organları) ile tasvir edilirler (bugün psikiatride’de erkeklerin aşırı şehvet düşkünlüğüne “satyriasis” adı da veriliyor; “hiperseksüalite”nin kadınlar için karşılığı ise “nymphomania”… Acaba neden “maenadamania” karşılığı kullanılmamış da, azgın mahlûkat karşısında hep mağdur olan güzelim nympha’lara haksızlık edilmiş?). Yunanca “orgion = kutsal davranış yani ibadet”den gelen ve bugün de “kalabalık bir grubun birlikde seks yaptığı alemleri” tanımlayan “orgia – orji”, bir sözcüğün, anlamının saptırılarak, evrimleşmesine tipik bir örnek… Satir, bugün de, tanımadıklarını, özellikle küçük kızları taciz eden, teşhircilik yapan serserileri nitelemek için kullanılıyor. Bir tür kelebek ile (her halde erkeklik uzvuna benzerliğinden olacak) yenebilecek bir mantar da homonim (aynı sözcüğün farklı anlamlarda ve kavramlar kulanılması) olarak “Satir” adını almışlar. Satiros ve Silenos olarak iki ayrı isim için iki açıklama getirilmeye çalışılmış; biri, aynı kişiliğe Doğu Yunan esatirinde “silenus”; Ellas anayurdunda ise “satir” ismi verildiği yolundaki açıklamadır; öteki: silenlerin yarı at, satirlerin yarı keçi olduklarını savlayan görüştür. Ancak, her iki kuram da, değişik yazı metinlerinde ve sanat yapıtlarındaki betimlemelerdeki uyumsuzluğa göre tam doğrulanamıyor. Keçi ayak ve kuyruklu “Satir” tipi’nin İ.Ö.V. asır ortalarında “Pan” etkisi ile ortaya çıktığını ileri sürenler var (ikisinin de Lâtin karşılığının “Faunus” olduğuna değindik). Aynı dönemde, “Silenus” tipinin Dionizos’un, aynı isimdeki manevî babasından (ya da lalası) yaratıldığını, onun için genç satirler tarafından silenusların içi geçmiş yaşlı satiroslar gibi görüldüğünü iddia edenler olmuş; Dionizos kült’üne zaman içinde farklı tipler olarak dahil oldukları sanılıyor. Atinadaki Dionizos festivalinde sahnelenen üç trajediyi bir “satir oyunu” izlerdi. Yunan dramasının kökeni olan Dionizos şenlikleri içinde sahnelenen oyun örneklerinden Öripides’in “Kiklops”unda görüldüğü gibi; koro üyeleri satirleri temsil eder biçimde giyinirlerdi. Bu oyun kahramanlık destanlarının parodisi idi (hamaset, hiç dinmeyen vefa ve bağlılık duyguları, ölümsüz aşk vb. gibi değerleri dile getiren iddialı eserlerin, bunları gırgıra alma amacıyla yazılmış versiyonuna “parodi” denir. Antik Yunanda kolaylıkla yazılan ve sahnelenen parodi türü, Orta Çağ boyunca Provensal edebiyatın kahramanlık destanlarının, Cervantes’in “Don Quixote – Don Kehote” romanında alaya alınmasına kadar ortaya çıkamamıştır). Satirler korosu da, korkak, ten zevkine düşkün, sefîh, yanlarında sürekli şarap kabı taşıyan ayyaşları temsil ederdi. Sadece Silenus (o da kafayı çekmekle birlikde) yurdunu sever, hamasî vurgulamalar yapardı. Böyle bir komik figür olduğundan dolayı “satyr” hiciv, taşlama, yerginin de bir simgesi olmuştur. Bu tür yazın ürünlerine “satyrique” eserler denirdi. Neron’un zevk danışmanı Gaius Petronius’un (danışmanlığı nedeni ile “arbiter” lâkabı ile anılır) “Satyricon – Hicviye – Yergi” adında bir eseri vardır. Sanatta, genellikle, Pan satirler ve silenlerin, kırsal konular dışında, edebiyatta önemli yerleri yoktur ama antik sanatta (resim ve heykelde) çok işlenmişlerdir; bunlar özellikle nimfaları ya da Maenadları kovalarken betimlenir (Metropolitan Museum of Art ve British Museum üç boyalı Yunan vazoları, Phliladelphia Üniversite Müzesi kolleksiyonlarında vazolar, Pompei’de Satir ve Maenad’ın birlikde görüldüğü bir duvar resmi.) Satir, büyük İspanyol usta Francisco Goya’ya da (Madrid, Museo Lazaro Galdiano’daki) “Büyücülerin Dinlenme Günü” tablosunu yapma ilhamını vermiş. Peter Paul Rubens’in, Auguste Léveque’in Bacchanalia’yı betimleyen yağlı boya tabloları ve gene Léveque’in “Danseden Satiros” , Bernininin restore ettiği ve Münih Heykel Sanatları Müzesinde sergilenen “Uyuyan Satiros” heykeli baş yapıtlardır. Mitolojik yapıtları ile ünlü Floransalı Rönesans ressamı Piero di Cosimo’nun, çeşitli müzelerde sergilenen bir dizi “bacchanal” tablosu vardır; bunlardan “Av sahnesi” isimli eser her sanat tarihi kitabında yer alır. Satiros figürü, büyük yontu ustası Praksiteles’in elinde, hayvanî özellikleri hiç görülmeyecek ölçüde en aza indirilerek yakışıklı bir genç haline getirilmiş (Roma, Capitol Müzesinde “Anapauomenos – dinlenme halindeki Satiros”). Tek başına Satir ise genellikle sırtında (Dionizos’un alâmeti olan) panter postu ve elinde “tirsus”** ile gösterilmektedir. Pan ise kültür ve zerafetin simgesi Apollonun bir karşıtıdır; İ.Ö.300’den kalma olup Berlin Staatmuseen’de sergilenen pişmiş toprakdan heykelciği en tipik tasviridir.

Dionizos’un, Hint seferi dönüşü Anadoluda rastladığı Afroditle sevişmesinden olan oğlu Priapos da bu türden bir tanrıdır. Afroditi kıskanan ve Anadolu insanlarından nefret eden Attik tanrıçası Hera bu çocuğu büyü ile ucube haline koydu; oğlunun çirkinliğinden utanan Afrodit onu Lampsakos sitesine (Lâpseki’ye) gönderip uzaklaştırdı. Priapos, orada Dionizos ile tanışmış coşkulu izleyicileri arasına katılmıştır. Devamlı ereksiyon halindeki organı nedeniyle bereketi temsil eder; ekinlerin, meyvelerin bolluğu tanrısı ve bağların bahçelerin koruyucusudur. Fallos’u buralarda korkuluk olarak kullanılırdı. Çağdaş tıp’da, erkeklik uzvunun zevk duyulmadan devamlı dik durması illetine “priapizm” deniyor.

Bütün bu tiplerde ortak noktanın dinmeyen cinsel iştah olması bakımından hepsi “döl bereketini temsil eden ilâhî gücü” temsil etmiştir.

Dönelim Pan’a; “Orpheus” öyküsünde müzisyenliği ile rol alacağı için bu yanından söz edelim. Gene Ovidius’un naklettiği bir öyküye göre, Pan kırlarda dolaşırken “Syrinx” adında bir nimfaya gerçekden aşık olur ve peşine düşer; büyük korku içinde kaçan kız tam yakalamak üzere iken kardeşleri nimfalar tarafında bir küme kamış haline getirilir. Sevgilisine kavuşmak azminde olan Pan “gene de benim olacaksın.” diyerek bu kamışlardan yanyana birleştirilmiş flütlerden (bugün de “Syrinx” adını taşıyan) bir tür armonika icad etmiş ve perinin flütlerden çıkan sesi ile hasretini gidermeye çalışmış. Virtüözü olduğu bu enstrümanla girdiği müzik yarışmalarına çeşitli öykülerde rastlayacağız.

* Maenadlar (Maenades) : Thyades, Klodones, Mimallones ve Lâtince: Bacchae, Lenae gibi başka isimler de alırlar.
** Tirsus : Dionizos’a tapanların, dansederken başlarına koydukları sarmaşıklı değnek; salkım biçiminde çiçek.

olympan.jpgtabiat tanrısı


lHermes

Mayıs 29, 2007

olymhermes.jpghabercilerin ve hırsızların tanrısı

HERMES (Romalılarda Mercurius): Pelajların (Pelegler – Pelasgoi) işgâl ettiği Peloponnes’in merkezî dağlık bölgesindeki Arkadia’nın (Ayılar Ülkesi) Hermes kült’ünün ilk merkezi olduğu sanılıyor; oradaki ilk inanca göre Hermes sürüleri koruyan çoban tanrısı idi; oradaki Sillen Dağı onun doğum yeri olarak ünlenmişti; özellikle o bölgede ona “bereket tanrısı” olarak tapılır; bu nedenle (sanat zevkinin incelip, tanrı heykellerinin antropomorfik yani insan biçimli yapılmasından önce) Sillen’deki amblemi sadece bir “fallus”dan (erkek cinsel organı) ibaretti. Posanias zamanında bu amblemin bulunduğu Ellis’deki Sillen mevkii müminlerin çok gönül bağladıkları bir ziyaretgâh olmuştur.

Daha sonra ise, Hermes’in “itafallik” yani abartılı bir biçimde iri olarak işlenmiş cinsel organı olan heykelleri yapılmıştır. Adının, Yunanca “sınırların ya da arazide belli bir merhalenin saptanması için kullanılan taş yığınlar” anlamında “herma” sözcüğünden türetildiği sanılıyor; bu nedenle de Atinadaki ilk sembolleri de “herma” denen stilize taş fetişlerdir. Kendisine atfedilen çok çeşitli işlevler içinde en fazla bilinen geçmişindeki Yer ve Cehennem tanrılarının (Zeus, Hades, Demeter, Persefon, Hekate, Erinyeler) arasındaki yeri, yani bir bereket ve ölüler tanrısı olduğu idi. Daha sonra tanıtacağımız Kabirlerden “Kadmilos ya da Kasmilos” ile özdeşleştirilir. Olimpuslular arasına girdikden sonra ozanlar onu Zeus’un ve Atlas kızı Maya’nın oğlu kabûl ettiler. Zeus’a iletişim konusunda hizmet ediyordu. İlk dönemlerde sakallı olarak gösterilen figürünün ayaklarında kanatlı sandaletler vardı; keza tac biçimindeki başlığında ve kerikeyon (Romalılarda “kaduseus”) denilen sihirli asasında da kanatlar taşıyordu; hareketleri süratli ve zarifdi .

Tanrılarından en kurnazı, hilebazı ve kariyeri henüz bir günlükken başlayan bir Hırsızlar Şahı idi. Hesiodos’un bir şiirine göre gün ağarken doğmuş, aynı günün batımından önce Apollo’nun sürü’sünü gizlice götürmüş. Zeus onu azarlayarak sürüyü sahibine iade ettirmiş; Hermesin, ayrıca, kaplumbağa kabuğundan yeni yaptığı lir’i (ya da kitara’yı) armağan etmesi karşısında Apollo onu affetmiş. Bu ilk gün öyküsü ile, Hermes’in Roma ve Delos’da bulunan Tüccar birliklerinin ve Piyasanın koruyucusu olması arasında her hâlde bir bağ olması gerek.

Her ne kadar böyle bir mizaca aykırı düşüyorsa da ölülere, ağır başlı bir törenle gidecekleri yere kadar kılavuzluk etmesi, yol kavşaklarındaki hortlakları kaçırarak yoldan geçen tellâlları, yolcuları, tacirleri koruması da görevleri arasında idi. Zaten, ister dürüst ister hileli yoldan olsun, koruduğu iş adamlarını desteklemesi onun bereket tanrısı olmasının gereği sayılmış. Edebiyatta da inançda da Hermes, sürekli olarak sürülerin koruyucusu olagelmiş; Tanagra ve başka bazı yerlerde ünvanı “şahmerdan – koçbaşı taşıyıcısı”dır. Bir kırsal alan tanrısı olarak bitkiler dünyasına hükmeden tanrılarla, özellikle (daha sonra tanıtacağımız) Pan ve nimfalarla yakın ilişkidedir. Bu kırsal ve bereket saçan karakteri ile “Ilyada”da Homer ona “cömert”, “her yerde yardıma hazır”, “iyi şeyler bağışlayan” gibi ünvanlar yakıştırmıştır. Odiseusda ise “tanrılararası haberciliği” ve “ölüleri Hades’e götürmedeki rehberliği” öne çıkar. Daha sonraki dönemlerde de, sanat ve mitolojide, sıklıkla haberciliği, postacılığı temsil edecektir; bu bakımdan öteki tanrılardan farklı konumda ve popüler olduğundan destanlarda ve münferit mitolojik öyküerde karşımıza daha sıkça çıkar. Ölülere yaptığı rehberlik bakımından doğal olarak (içlerinde Hades, Persefon ve Erinyelerin bulunduğu ölüler diyarının tanrıları ve ruhları ailesinden) chtonian bir tanrı sayılır. Atinada onun için bu yönü ile ilgili bir festival yapılırdı. Trajedi yazarı Eskleos, Hermesi, Yeryüzü ve Yer altı dünyasının ruhları arasında iletişimci olarak betimler. Bundan yola çıkılarak Hermes “rüyaların tanrısı” kabûl edilmiş; “rüyaların yöneticisi” diye de anılmış: Yunanlılar, uyumadan önce içtikleri içkinin son kadehini ona adayarak yere dökerlermiş. Ruhların güdücüsü olarak bazen terazi ile birlikde betimlenir.

Yukarda anlatığımız hırsızlık olayından sonra Apollo ile kafadar olmuş; onun gibi müziğe gönül vermiş; icadettiği kitarayı Apollo’ya armağan etmiş; müziğin patronu olmuş. Atina ve Sparta stadyumlarında yapılan sporları öğreten de o imiş; Apollo ve Herakles ile birlikde sportif oyunlara nezaret edermiş; stadyum ve jimnazyumlarda heykelleri yer alırmış. Gene Apollo’nun olduğu gibi peygamberlere özgü “hitabet – güzel konuşma” ustası imiş ve “hitabet – büyücülük – kehanet” tanrısı” sayılıyormuş. Onun kehânet merkezi Akaya’da “Faray”da idi.

Heykellerde, vazolarda, zamana göre farklı görüntüler vermiş; son dönemlerde sırtında koç bulunan (krioforos) atlet yapılı, sakalsız bir genç olarak tasvir edilmiş; onu betimleyen en ünlü heykeller Praksiteles’in Olimpia Hermes’i ve Lizippos’un Napoli müzesinde sergilenmekde olan Herkulanum bronzudur.

Hermafrodit (Hermafroditos) sözcüğü “biseksüel – çifte cinsiyetli” anlamında zamanmıza da gelmiştir. Hermes’de kişiliğini bulan Afroditos’u ifade ettiği söyleniyor. Ovidius, Martialis, Lukianos’un naklettiği mitlere göre Hermafroditos, Hermes ve Afrodit’in çocuğudur. Bu mit’i ayrıca anlatacağız. Hem erkek, hem dişi kavramı aslında Doğu’ya, Asya’ya dayanıyor; Kıbrıs yolu ile Yunan mitolojik geleneğine geçtiği anlaşılıyor.

Yunanlıların “Tot” biçiminde telâffuz ettikleri ve Mısırlıların eşyayı, bütün sanatları ve bilimleri yarattığına, yazıyı icad ettiğine inandıkları yargıç ve büyücü Ay tanrısı “Cehuti”yi Yunanlılar Hermes ile bir tutmuşlar; hattâ, geleneğe göre, okkültizm (büyücülük), astroloji ve simya ile ilgili yazılar yazmış çok eski bir Mısır kralı sanmışlar ve HERMES TRİMEGİSTOS (üç defa büyük Hermes) diye nitelemişler; onu simyacılığın babası kabûl etmişler. Onun yazdığına inanılan gizlicilik, teoloji ve felsefe metinlerine HERMETİKA denir. HERMETİZM (kimyanın ilkel şekli olan) simya öğretisi olup madenlerin birbirine dönüşümünü ve hekimliği konu edinmiştir. Zamanımızda Hermetizm gizlicilik ve büyücülük anlamını almıştır.

XX. Yüzyıl başında İtalyada ortaya çıkan modernist bir şiir akımına HERMETİZM (İtalyanca Ermetismo) adı verilmiştir. Kaynağını özellikle simgeci Fransızların başını çektiği 19. yüzyıl şiirinden alan bu akım 1916’da Ungaretti’nin “Il porto sepolto – Batık liman” şiir kitabı ile başlamışsa da, Francesco Flora 1936’da yayınladığı “La poesia ermetica – Hermetik şiir” isimli denemesinde, bu akıma belirsiz ve anlaşılması güç, bir anlamda büyülü simgeciliğinden ötürü “Hermes Trismegistos” adını vermiştir; bu niteleme de kestirmeden “Hermetizm”e dönüşmüştür.

Hermes’in, tanrıların birbirleri ve insanlarla arasında aracılık yapması ve kehânetteki ustalığı önce Aristoteles’e ilham vermiş, bu büyük filozof ünlü eseri “Organon”un ikinci kitabı “Peri hermenias”da anlamlara dayanarak önermeler aracılığı ile çıkarsamalar yapma formlarını geliştirmiş; böylece çağdaş felsefede, gerçeği ararken ve kuram tesis ederken kullanlacak yorum ve açıklamanın metodolojik yani yöntemsel ilkelerini inceleyen sistemin doğmasına yol açmıştır. Türkçeye YORUMBİLİM diye aldığımız bu yöntem tekniğinin orijinal adı HERMENETİKE’dir. Yunanca “hermenein” yorumlamak demektir; yani Hermes’den mülhem olarak, “dolaylı bağ kurmak”.


IHera

Mayıs 29, 2007

olymhera.jpgaile ve evliliğin tanrıçası

HERA (Romalılarda JUNO) : Zeus’un hem kız kardeşi hem de çok eski zamanlardan beri tanınmış tek meşru eşi. Onu Okeanos ve Tetis adındaki titanlar yetiştirdi. Kült olarak asıl kökenini gelecek yazımızda anlatacağımız Zeus’un Yunan topraklarına intikâlinden sonra Epir’deki Dione adına inşa edilmiş Dodona tapınağı ona özgülenmiş, fethettiği toprağın Hera adını alan kraliçesi ile evlenmiştir. Hera’nın Dione ile özdeş olup olmadığı tam belli değildir. Heranın da ilk zuhurunun Elen öncesi olduğu sanılıyor; adının anlamı da bilinmiyor. Onun sürekli olarak kullanılan lâkabı “Argeya” ya da “Argiv”dir; yani Atena’nın Attikalı olması gibi ona da Argoslu dediklerine göre Argolis’li olduğı çıkarsanabilir. Ancak, Omeros’a göre Argos adlı iki ayrı mahâl vardır: biri Peloponezde bir sulak alan, öteki Teselyada başka bir sulak alan… Hera’nın, eski dönemlerde, eşi Herakles’le birlikde göründüğü Peloponez Argos’unun ana tanrıçası olduğu kesin; ama bir ara da Teselya Argos’una bağlı olarak görünmüş. “Altın Post” öyküsüne göre, “Argo” isimli tekneyi Teselya tersanesinde yaptırıp Teselyalı Yason’a veren odur. Argonautica’da (Argo deniz macerasında) güzel, cömert ve güçlü bir figürdür; genç kahramanın sevgili koruyucusudur. Hiçbir mücadele gözünü yıldırmaz. Çok eski bir şiirde şöyle tanımlanıyor:

Altın tahtlı Hera, ölümsüzlerin ecesi.
Yüce Olimpos’daki tüm kutsanmışların,
Gökyüzünün efendisi Zeus’un bile hayran olduğu
Anlı şanlı hanımefendi, tanrıçaların en güzeli.

Fakat, kahramaların cömert koruyucusu, kahramanlıklara esin veren yüksek gönülü bir tanrıça olması salt “Altın Post” efsanesine münhasır kalmıştır. Genellikle ozanların onun için çizdikleri portelerde çekici bir yanı görünmez. Özellikle, onunla ilgili ayrıntılara girilen İlyada’da ihtiraslı, kindar, çetin ceviz kıskanç kişiliği ile karşılaşırız. Bütün işi gücü, hiçbir suçları olmasa da, Zeus’un aşık olarak ağına düşürdüğü kadınları acımasızca cezalandırarak onlardan öc almaktır. Ne kadar masum ve Zeusla birlikde olmakda ne kadar isteksiz olurlarsa olsun hepsine aynı muameleyi lâyık görür. Sadece kendileri değil, çocukları da Heranın bastıramadığı kin ve ökesinin hışmına uğrar. Bir yarışmada, kendinden daha güzel seçilen Troyalı kadına karşı derin nefreti olmasa idi Troya savaşı, hiçbir tarafın diğerine ezici, yıkıcı bir galibiyet sağlamadığı onurlu bir barış ile sona erecekti. Bir kişilikde toplanmış bu mizaç farklılıkları her zaman insan ruhundaki düalite ile açıklamak yetersiz olabilir. Elen mitlerinin dinamiğine inmek ve sık sık başvurduğumuz Elen öncesi gibi referanslara açıklık getirmek için ara ara Yunan tarihi ve felsefesi hakkında bazı temel bilgileri özet olarak vermemiz kaçınılmaz olacaktır. Yunanlılar Hellas’a gelmeden önce bu topraklarda ve adalarda yaşayan (kavim isimleri hâlâ tesbit edilemeyen insanlar varlıklı ve uygardılar. Merkezi Girit olan ve tüm Ege Bölgesi toprakları ve adalarına yayılmış (şimdi Minos adı verilen) bir Thalasokrasi (Deniz – Takımadalar Yönetimi) İ.Ö. 3000’den daha gerilere uzanıyordu. Deniz Halkları denilen bir vahşi sürüsünün ve Elenes denilen barbar kabilelerin, İ.Ö. 1300-1000 arası dalgalar halinde bu coğrafyadaki uygarlıkları yıkması, ayrıntıları saptanamayan bu völkerwanderung’da (kavimler göçünde) önce Giritteki başkent Knossos’un yerle bir olması, daha sonra Peloponezdeki Mykenai veTyrins kentlerinin tahribi ile çevrede bir karanlık dönem başladı; hakkında hiç bir kayıt bulunamayan bu dönem, daha önce de değindiğimiz üzere Omeros’a kadar sürdü. Elenler, sonradan geniş bir coğrafî alan için kullandıkları “Hellas” adını önce ilk yerleşim noktası olan küçük bir bölgeye vermişlerdi; burası, sadece Korintos Körfezi üzerindeki Naupaktos ile Maliakos Körfezi üzerindeki Termopilay arasında çekilen hattın güneyi idi. Elenes grubundan, İonlar, Eoller, Dorlar adındaki belli başlı üç kabile içinde uygarlıkdan en az nasibini almış olanı Dorlar’ın bölgeye en geç gelenler olduğu kesinlikle biliniyor. Bunlar Peloponez’e yerleşerek kendilerinden önce gelen Eolleri, İonları sürdüler; Yerlerinden edilen kabileler Attikaya ve Küçük Asyaya yerleşmeye çalıştılar. Kyme’den (Aliağa’nın 8 km. kuzeyindeki Nemrut Limanı) Smyrna’ya (İzmir) Egenin Anadolu sahillerine yerleşen Eolyalılar da, önce Kolofon’a (İzmir Değirmenderesi) yerleşen İonların İzmir’i zaptı ile İon etkisi altına girecek ve İyonya Federasyonuna dahil olacaklardır. Demek, Ege Bölgesinin çok kalabalık daha eski sakinleri unsurlarla olduğu kadar Elenler kendi aralarında da geçinememektedirler. Kültür, lehçe ve hayat görüşü farkları vardır. Peloponezde toplanmış komşu kentler halklarına dahi farklı gözlerle bakılıyordu. Kendilerini zeki ve canlı gören Atinalılar için Spartalılar haşin ve çekingen, Boitialılar aptal ve ağır kanlı, Yunan ve Latin, hatta Rönesansın pastoral şiirlerine konu olmuş dağlık Arkadya’nın (Ayılar ülkesi) yerleşikleri ise saf köylülerdi. Bu bakımdan, farklı dünya görüşleri, mitolojiye de yansımış; Girit ya da Karya kökenli olan Zeus’un Teselyayı fethinden sonra oranın ilahî varlıkları ile arasında hır gür öyküleri yazılmıştır. Özellikle İonyalı ozan Omeros’un Argoslu Hera’ya sempati beslememesini doğal karşılamak gerek. Apollo’yu, Atenayı ve Poseidon’u kendilerinden kabûl eden İonyalı ozanlar, Dorların egemenliğindeki Argos’un tanrıçası Hera’yı, nefret ettikleri başka bir ırk ya da kabilenin temsilcisi olarak görüyorlardı. Kıbrıslı ya da barbar Doğuda başka bir merkez kökenli Afrodit’e de, aynı duygularla azgın bir fahişe gözü ile bakmışlardır. Keza, Güneş Tanrısı, Savaş Tanrısı, Trakyalı külhanî Ares de, onlara göre, aslında korkak, zayıfı ezen bir kabadayı, göksel bir baş belası idi.

Argos kentinin ve Samos adasının (Sisam) patronu Hera evlilik kurumunun ve evli kadınların özenli bir koruyucusudur ve tanrıçasıdır. Her aile yuvasında saygı görür. Evli kadınlara destek verir; jinekolojinin tanrıçası olmuştur; kızı İlitiya (ya da Eyliteya) doğum yapmakda olan kadınlara ebelik yaparak yardım eder. Argos ve Atina’da İlitiya ile özdeşleştirilmiştir. Kendisi de: adlarını andığımız Ares, Hefaystos, Eletiya ile “Gençlik Tanrıçası” Heb olmak üzere dört çocuk sahibidir. Argos kentinde onuruna tarımsal verim amaçlı ritüller ya da “Kalkan” diye adlandırılan ve Samosda da uygulanan silahlı geçit töreni düzenlenirdi.

Başlıca kutsal simgesi inekdir; Omerosun kullandığı epitet’i “bupis” inek yüzlü demektir; bu benzetme ona, eski “düve (genç inek) tanrıça” İo’ya tapan Argoslu rahibeler tarafından miras bırakılmış olsa gerektir. Geçit törenlerinde arabasını öküzler çeker, ona inekler kurban edilirdi. Evlenme kararı almadan önce kendisini tecavüz amacı ile izleyen Zeus’dan kaçmak için sığındığı “Thornaks – Guguk kuşu Dağı”nı esinlenerek “guguk kuşu”nu da simge olarak almış; bu simge sonradan “tavus kuşu”na
dönüşmüşdür. Kutsal bitkileri nar ve zambakdır. İlk zuhurunda kült imgeleri (ev koruyucusu olduğunu temsil eden) kütük, döşeme tahtası ve sütun olmuştur. İ.Ö. 423 yılı sonunda mimar Öpemelos tarafından tasarlanan Argos’daki “Heraion – Hera Tapınağı” için Faydias’ın çağdaşı Poliklitos tarafından, altın ve fildişinden imâl edilmiş olan heykeli onu tasvir eden sanat yapıtları içersinde en ünlüsüdür. Aynı ailenin, aynı isimli iki yontucu bireyinden yaşlısı olan bu sanatçı Hera için, büyük bir ustalıkla görkemli, haşin fakat olgun bakışlı, gençlik ışığı ile parlayan bir tip çizmiştir. Argos’dan başka Miken, Sparta, Korint,Tyrins, Perakor,Samos, Delos’da bulunan tapınaklarının, şimdi sadece, yıkıntıları görülmektedir. Bilimsel kronolojinin temellerini atmış tarih yazarlarından, İ.Ö.V. asırda yaşamış olan Lesboslu (Midili) Hellanikos’un 30 kitabından elimize ulaşan bazı bölümlerde “Hierreiai tes Heras en Argei – Argos’daki Hera Tapınağı Rahibeleri” konusuna da rastlıyoruz; emin bir kaynak olmasa da, tapınakda bulunan rahibe cetvellerinden ve Atina Arkhonlarının listelerinen derlenen bilgilerle o zamanki yaşam düzeni ve politik ortam hakkında bazı saptamalar yapılabiliyor.

Ev kadınlığını temsil ettiğinden, çağımızda Hera adına apart oteller ve moda dergileri sürümde.


IHephaistos

Mayıs 29, 2007

olymhephaestus.jpgateş tanrısı

HEFAYSTOS (Romalılarda VOLKAN ya da MULSİBER) : “Ateş Tanrısı”dır. Elenik olmayan adının ve kült’ünün yayılış sürecinin de gösterdiği üzere, köken olarak Anadolu ve çevre adalarının inandığı bir ilahî varlıkdır. Onun inanç yuvalarından biri: Antalya, Beydağlarındaki, yabancıların Likya Olimposu dedikleri Yanartaş yöresidir. Ağzında sürekli doğal gaz sızıntısı ile ateş yanan bir yarık ya da baca bulunan nokta dolayısıyla bu adı alan yöre “Ateş Tanrısı” imajının oluşumuna esin vermiştir. Buna benzer bir nokta da Limni adasının, gene gaz kaçağı yapan Moskilos yöresidir. Elen mitolojisinde, kültünün doğum yeri olarak Limniye itibar edilmektedir. Kült’ü İ.Ö. 600 gibi erken bir tarihde Atinaya,çok geçmeden de Sicilyanın volkanik Lipari adalarına oradan Sicilya ve Campania’ya geldi. Girite hiç uğramadı; Attika dışında Yunanistanda uğradığı yerler pek olmadı. Bazıları Zeus ile Hera’nın oğlu olduğunu kâbul eder; bazıları da, Zeus’un Atena’yı tek başına yaratmasına mukabil Heranın da Hefaystos’u tek başına ürettiğine inanır. Mükemmel güzelliğe sahip ölümsüzler içinde çirkin olan bir tek Hefaystosdu; üstelik topaldı. İlyada’nın bir pasajında, çirkin ve şekilsiz olarak doğduğunu görünce vicdansız annesinin kendisini gökyüzünden fırlatıp attığına isyan eder; bu lejand’a göre onu denizden nereidler (su perileri) Tetis ve Öronome kurtarmış; bir mağarada sevgi ile besleyip büyütmüşler. Omeros da tanrıların öykülerini pek ciddîye almıyor olmalı ki, İlyada’nın başka bir bölümünde Hefaystos’un babası Zeus ile Hera’nın kavgaları sırasında annesini savunmasına öfkelenen Zeus’un onu Olimpos’un tepesinden attıdığı ve topal olmasına sebebiyet verildiği naklediliyor; İngiliz ozanı Miltonun çok tanınmış dizelerinde Jupiter’in (Zeus’un), gökyüzünün en uç noktasından fırlatıp attığı Mulsiber’in (Hefaystos) kayan bir yıldız gibi Limni adasına düşüp, Sintialar tarafından kurtarıldığı hikaye edilir. Omeros’a göre, bu dışlanma ona zarar getirmeniş; nereidlerin onu koruduğu mağarayı işlik (atölye) haline getirerek, ölümsüzlere konut, döşeme, silâh, zırh vb. madenî eşya, tanrısal şenliklerde yararlanılan üç ayaklı-hareketli altın sehpa imâl eden onurlu bir zenaatkâr; Atena ile birlikde mesleklerin pîri olmuştur. Zeus’un toprakdan yaratılmasını emrettiği ilk kadın Pandora da onun eseridir. Güneşden ateşi çaldığı için Zeus’un cezalandırdığı Prometeos’un bağlandığı zincirleri de o yapmıştır. İmâl ettiği çok saltanatlı, kocaman bir altın taht’ı annesi Hera’ya vermiş fakat ona garezinden tılsımlı yaptığı bu tahta oturan Hera ince fakat çok güçlü zincirlerle bağlı kalmış; onu kurtarmasını isteyenlere “Benim annem yok” yanıtını vermiş. Dionizos’un ona şarap içirerek sarhoş etmesi sonunda gönlü yumuşamış; ödün olarak Afroditle evlenme karşılığında Hera’yı kurtarmış. İlyada’da onu Afroditle evlendiren Omeros, Odisede zerafet, neşe ve sevincin temsilcisi olan “Kharis”le evlendirir. Hefaystos, çirkinliğine bakmadan zanparalıklar da yapar; bir defasında, Poseidonun da kışkırtması ile, atölyesine Troya savaşı için silah siparişi vermeye gelen bakire Atena’ya tecavüze kalkar; heyecanlı didişme sırasında spermini onun ayaklarına boşaltır; Atena tiksinti ile ayaklarındaki tohumları toprağa silkeler; Toprak Ana döllenerek Atinalıların pîr’i “Erekteos”u dünyaya getirir. Atölyesinde, altından imâl ettiği ve robotlar gibi işlerine yardım eden işçi kızlarla cüce “kabirler – kabeiroi” ve dev “kikloplar” vardı. Yaptığı altından köpekler ve Minosdaki Talos heykeli de robotlar gibi devinimli idi. Akhileos’un, Herakles’in silâhları, Zeus’un kalkanı, Poseidon’un üç dişli zıpkını, Helios’un yaldızlı gemisi, tanrıçaların takıları onun eserleri idi. Çok güçlü olduğundan savaşlara da katılır; düşmanlarını akkor hâlindeki demirlerle öldürürdü. Çıkardığı ateşle Küçük Mendres Irmağını kurutmuştu. Daha sonraki ozanlar, yeraltındaki işliğindeki ergitme faaliyetlerinin (o zamanlar bilinen) Etna, Vezüv, Lipari ve Limni’deki volkanların püskürmesine neden olduğunu yazmışlardır.Arkaik sanatta, genellikle orta yaşlı, sakallı bir adam olarak betimlenir. British Museum’da sergilenen ve Prometeus’un hırçın kardeşi Pandoranın yaradılışında Atenaya yardım ederken görüntülendiği vazoda olduğu gibi, bazen sakalsız, genç tasvirleri de vardı. Genellikle, kısa, manşetsiz bir tünik giyer, dağınık saçlarının üzerine dar bir külah geçirirdi. Fakat her zaman, elinde çekiç ve bazen kıskaçla, idealize edilmiş bir Yunan zenaatkârı görüntüsü verirdi.


IDionysia ve IDionysia TÖRENLERİ

Mayıs 29, 2007

olymdionysus.jpg

ritüellerin, Yunan sanat anlayışına etkisini görmek için, Dionizos şenliklerinin formunu, yaratıcı dehası ile zenginleştiren, lirik şiirin etkisini doruk noktasına çıkararak bu sanatın Musa’sı Evterpenin belki en sevdiği kulu olan Pindaros’u da bu bölüm çerçevesinde tanıtacağız.DİONİZOS (Lât. BACCHUS -Yunanca telaffuzu ile BAKKOS) : Antik Yunanın (ayrı ayrı açıklayacağımız üzere hepsi ruhsal nefis denetimi amaçlı olan) saysız dinsel festivalleri içinde Dionizos adına yapılanlar en yaygınıdır. Onun için yapılan en eski şenlik “Anthesteria”dır. Görünüşde şarap tanrısı ile birlikteliğin keyfini çıkarmak gibi bir vesile olan bu ritüel de, aslında, onun ve diğer tanrıların unutulduğu, törenlere katılanların yakınları ölülerin ruhlarının dinginliği için dualar yapıldığı bir âyindir. Ayinlerin icra edildiği günler boyunca korku yaratan, özellikle ilk gün tüm konuşulan (es to pan apofras): “nefasti – Lât. şeamet, aykırılık”dır (“ne”: olumsuz eki; “fasti”: kanunlar, kurallar”). Bu aykırılıkların defedelmesini simgeleyen ritüel şöyledir: içine fermante edilecek üzüm suyu konarak ağızları “lapis manalis” denen taşlarla kapanmış büyük küpler (pithoi) yarıya kadar toprağa gömülür. Romalıların “Patet Mundus – Dünyaya açılma günleri” dedikleri festivalim ilk günü (25.Ağustos, 5.Ekim, 8.Kasım), “Pithoigia – Küp Açılması” denen şenlikle küpler açılır. Küplerden şaraba susamış olanları (dipsioi) cezbecek nefis kokular yükselince ölülerin gölgelerinin küplerin başlarına üşüşeceklerine inanılır (Psikiatride alkole susamışcasına ve kendini kaybedinceye kadar sarılma tutkusuna “dipsomani” dendiğini hatırlayın). İğdiş edilmiş tanrı Dionizos’un da, yeraltndan yeniden çıkarak onlara katıldığına inanılır. “Kurios Hugras Fuseos – Islak Tabiatlı Efendi”nin kendine özgülenmiş kutsal yerine geldiği bu güne “Epifania – Tezahür” denir. “Carrus Navalis – Gemi Araba” denilen arabasının etrafındaki korteji oluşturan Silenler, Satirler kaval çalar ve “ditiramb” denilen şiirler okurlar. “Anthesteria” çiçek festivali demektir (Yunanca “Anthios”, Latince “Antheus” “çiçek açma” demektir; “anthos” = gonca”; batı dillerinde çiçekleri erlik organının ucuna “anther” deniyor.

Evet, ünü Anthesteria ile başlayan Dionizos’un kökeni nerelerdedir? Meyve ve sebze bereketini temsil eden bu tanrının Trakya ve Frigyadan Yunanistan’a geçtiği kesin gibi; bunun için bu ismin Yunanca kökeni belirsiz. Yunanistanda İ.Ö.V. asırdan beri de “Bakkos” adı kullanılıyor. Bu tanrıya Trakya dilinde verilen “Sabazius” ve “Bassareus” adları bozularak ve benzer karakterdeki Iakkos, Euhios ve Elevsis adlı yerli tanrılarla da harmanlayarak Yunanca ve bunu izleyerek Laticeye geçmiş olsa gerek. Bazen ona Bromios (gümbürtülü), Taurokeros (boğa suratl) gibi epitetler de verilirdi. Minos B linear yazısı deşifre edilirken (tam emin olunmamakla birlikde) Dionizos’a benzer bir isme de rastlanmış. Bu buluşa itibar edilirse, Yunanlılara İ.Ö.1200’lerde geçtiği de düşünülebilir. Ancak, sık sık şarap âlemlerinden söz eden Homer destanlarında, bu âlemlerin mucidi olarak onun adı yer almaz; Olimpos tanrıları arasına da girmemiştir. Fakat Ilyada’da zikredilen “çıldırtan – parafrenos” lâkabı ile onun orgaistik karakterdeki ritüelinin tanındığı anlaşılmaktadır (Parafreni: psikiatride, halüsinasyonlarla birlikde görülen zihin dağılmasıdır). Odisea’da, hakkında bilgi verilmeden, iki kez adı geçer. Şarabı insanlığa armağan edenin Dionizos olduğunu ilk kez Hesiodos söylemiştir. Efsanelere göre: Zeus’un, Thebai Kralı Kadmus’un kızı Semele’den olma oğludur (annesinin Demeter ya da Persefon olduğunu iddia eden söylenceler de vardır; bunları kısa öykülerde anlatırız). Semele ile kocasının ilişkisini öğrenen kıskanç Hera, Semeleye, onun anası Beroe kılığında görünerek, Zeus’den sevgisini kanıtlaması için kendisini, tüm görkemi ile, yani yıldırım parlaklığı ile göstermesini talep etmesini öğütlemiş. Bu akla uyan Semele Zeus’un yakıcı parlaklığı ile karşılaşınca şiddetli ısı sonucu 7 aylık bebeği Dionizos’u düşürmüş. O sırada bir tansık eseri yerden biten bir sarmaşığa sarılarak yanmakdan kurtulan çocuğu Zeus, önce bedeninde (kalçasında ya da baldırında) saklamış. Bu söylenceye itibar eden bazı lengüistler (dilbilimciler), çocuğun adına, iki kez doğmuş olduğuna gönderme yapılarak (“dio=iki”; Latince “natus=doğan”) sözcüklerinden “Dionizos” olarak türetildiğini iddia ederler; ama bu zorlama türetmenin “doğurmak” sözcüğü karşılığı “genno” olan Yunancada bir temeli olamaz. Çocuk babasını bedeninden alındıktan sonra da, Heradan gizlemek niyeti ile Hermesle birlikle, kimine göre düşsel bir yer olan Nyssa Dağında bir mağaraya, kimine göre de Çal ilçemizdeki bir yüksekliğe götürerek Hyades nimfalarına* emanet etmiş (Aydın-Sultanhisardaki “Nyssa” kenti dışında, içlerinde Trakya, Teselya, Makedonya, Hindistan, Arabistan olmak üzere aynı isimde pek çok yerde dağ vardır). Orada onu eğitenler arasında Silenos da vardır. Kimilerine göre: Dionysos adı da “Nyssa’nın Işığı ya da Tanrısı” anlamında bu dağdaki yaşamından kaynaklanmıştır. Bazı mitoslara göre de: kimse Nyssa’nın nerede olduğunu bilmez ve orayı göremezmiş. Zeus Hyade’ları gökyüzünde yıldızlar arasında saklarmış (dip not’a bakın); Hyade’lar Dionizos’un ihtiyacı olunca ufka yaklaşır, yağmur yağdırırlarmış. Özetlenirse, Şarap Tanrısı (ikinci doğumuna gönderme ile) ateşden doğmuş, yağmurla beslenmiş. Yetişkin çağa geldiğinde, yaşadığı mağara dolaylarında yetişen üzümlerle haşr neşr olurken “şarabı” icad etmiş. İşte bu noktada başlayan kültü “ditirambos” âlemi diye adlandırılıyor; hem Tanrının kendisine lâkap olarak, hem de düzenlenen festivallerde, onun onuruna müzik eşliğinde söylenen ilahîlere bu isim veriliyor. Bazı klasik kültür bilimciler asıl bu adın antik Yunancada “iki kez doğan” anlamına geldiğini ileri sürüyorlarsa da genelde bu adın kökeninin belirsiz olduğu kabul ediliyor. Ditirambos geleneğini, Yunan ağıt ve lirik şiirinin en eski örneğini İ.Ö. VII. Asırda vermiş olan Arkilokos’un yazdıklarının elimize geçmiş olanlarından tanıyoruz. Uslûpda düzensiz, yabanıl, yeğin ve gürültülü karakterdeki bu ilahîlerin icrası, içtiği şarapla kafası iyi olmuş bir liderin taşkın hareketleri ile yönetilirmiş. Bu görüntüsü ile Apollo onuruna söylenen ağır başlı “paian” ilahîleri ile tam tezat halinde imiş. Pindaros’u anlatırken ayrıca yer vereceğimiz bu ilahîler geleneği “Ditirambik Şiir” adı ile ilerki çağları da etkilemiş; hatta çağımızda “Dionysos” adı taşıyan, deli dolu müzik yapan rock ve pop grupları kurulmuş.

Şarabın icadı ile Dionizos devr-i âlem gezisine çıkar ve şarap üreticiliği ile tapkısını (kültünü) yaymaya başlar. Ama Pan, Silenolar, Satirler, Mainadlar (ya da Bakkha’lar) ismi ile anılan maiyeti hakkında bilgi verirken değindiğimiz orgiastik cümbüşlere karşı kendi ülkesinde bile muhalifleri çıkar. Thebai Kralı Penteus, rezilane bir sefahat alemi olarak gördüğü bu festivali nasıl önleyeceğini saptayabilmek için gizlice seyrettiği bir ritüel sırasında kendi annesinin de içinde bulunduğu bir kadın grubu tarafından farkedilerek parça parça edilir. Bu korkunç sahneyi, antik Yunanın en modern şairi, Evripides, “Bacchae” isimli oyununda canlandırır; “koro”ya söylettiği epilog’u ile “tanrıların da adaletsiz olabileceğini, düzen ve iyilik beklentisinde olan insanları düş kırıklığına uğratabileceğini” ifade eder. Dionizos’a karşı gelmenin buna benzer akıbetini gösterir başka örnekler de var; bunlardan biri: Trakya Kralı Likurgos’un yaptığı bir saldırıdan, Dionizos’un denize atlayarak kurturalabilmesi olayıdır. İlahî Alem’e dahil olanların aralarındaki dayanışma sonucu Thetis kendisini çok sıcak bir kabûlle ağırlıyor; bir söylenceye göre, ayrıca, Likurgos önce Zeus tarafından kör ediliyor sonra ölüyor, başka bir öykü’ye göre önce cinnet getiriyor sonra oğlu tarafından, asma ağacı zannedilerek balta ile parçalanıyor. Başka bir lejand da, büyük bir grupla Argonotlara katıldıklarını anlattığımız Minyaların ülkesi Orkomenos’da Kral Minyas’ın üç kızının bu rezilce gece orgialarına katılmayı reddedip evlerinde örgü örmeyi sürdürmeleri ile ilgilidir. Buna öfkelenen tanrı onları delirtmiş, sonra da yarasa ve başka gece kuşları haline getirmiş; birisinin oğlunu da parçalattırmış.

Bu deli fışkı tanrının menkıbeleri uzayacak.

* Hyades: Öykülerini ayrıca anlatacağımız titan Atlas’ın Aethra’dan (parlak gök demek) olan kimine göre beş, kimine göre Pleiade’lar ve Hesperid’ler gibi yedi kız kardeş. Gene Atlas’ın Pleione’den doğma kızları Pleiade’ların yarı kardeşeri olmaları gerekirken söylenceler birbirine karışmış bazıları onların da annelerini Pleione olarak gösterir. Erkek kardeşleri Hyas’a bağlı idiler. Hyas bir av esnasında bir aslan tarafından öldürülünce duydukları azaba datanamayıp intihar etmişler. Dionizos’un Hyad’lara emanetini betimleyen 1657 yapımı Nicolas Poussin tablosu Harvard Ün. Müzeleri içinde Fogg Art Museum’da sergilenmektedir. Bir yanda Eko ve Narkissos’un ölümünü yer veren tabloda Bacchus’un (Dionizos) Merkurius (Hermes) tarafından Semelenin kız kardeşi Ino’ya teslimi gösterilmektedir. Dünyamıza 150 ışık yılı uzaklıkdaki bir yıldız grubuna da “Hyades” adı verilmiştir. Çıplak gözle görülebilenleri 7 adet olduğu için “7 kız kardeş” olarak tanımlanan bizim Ülker ya da Süreyya burcu olarak bildiğimiz “Pleiades” takım yıldızları gezegeninden 400 ışık yılı uzakta olup hepsi mitolojinin akraba ünlülerinin adını taşır (Atlas, Pleione, Alcyone, Eta, Merope, Electra, Maia, Sterope, Taygeta, Celaeno).

Bir gün, Sicilya’nın Yunan kolonisi Naxos kenti sahillerine, Tirenien denizinden gelen bir korsan gemisi yanaştı. Sahilin burun yaptığı bir köşesinde gür, siyah saçları omuzlarından eflâtun harmaniyesine sarkmış güzel yüzlü, yakışıklı bir genç duruyordu. Ebeveyninin çok yüksek bir fidye ödeyebileceği bir prens’e benziyordu. Korsanlar derhal üstüne atlayıp onu yaka paça geminin güvertesine çıkardılar. Ne var ki; orada zincirlere bağlamak istedikleri gencin ellerine, ayaklarına uzattıkları zincir ve urganlar bağ tutmuyor, yerlere dökülüveriyorlardı ve artık sımsıkı tutmak için yanaştıklarında gizli bir gücün şiddetle kendilerini ittiğini duyumsamaya başladılar. Delikanlı, siyah gözlerinde alaycı bir gülümseme ile dimdik ayakta bakıyordu. Sonunda, geminin deneyimli dümencisi yabancının ilahî gücünü farketti; haykırarak onun bir tanrı olduğunu, bağlamak için zorlamayı sürdürürlerse kendilerine bir zararı dokunacağını söyleyerek arkadaşlarını uyardı. Fakat kaptan bu iddiayı budalaca bularak tayfalara, derhal yelkenleri çekmeleri komutunu verdi. Yelkenler gerildi; rüzgâr onları itmeye başladı; fakat gemi yerinden kımıldamadı. Mürettebatın giderek artan hayret ve korkuları içinde etrafa nefis bir şarap kokusu yayıldı; yelkenlerin üzerinden güverteye yığın yığın üzüm salkımları dökülüyordu. Koyu yeşil bir sarmaşık, ana direk ve yabancının etrafında sarılarak yükselmeye, süratle meyve vermeye başladı. Dehşete düşen tayfalar, bu kez dümenciye gemiyi karaya döndürmesi için bağırdılar. Ama vakit çok geçti; esir aldıkları yaratık birdenbire bir aslan’a dönüşmüş olarak ortaya çıkmış; dişlerini göstererek kulakları sağır eden bir sesle kükrüyordu. Dümenci dışında tüm filotas denize atladılar ve anında birer yunus (balığı) oldular. Batı dillerindeki karşılığı “dolphin” olan “yunus”un Yunancası “delfin”dir. Zamanına ve yerine göre “delfis”, “delfini” gibi çeşitli formlar kazanmış bu sözcük, bu hayvancağızın çok zeki ve iletişim yeteneğinin üstünlüğünden olacak, Fokis kentindeki Apollo’ya adanmış kehanet ve bilgelik merkezi “Delfi – Delphoi” Tapınağı’dan türemiş; “Delfi’li” demekdir. Bu öyküde, korsanların “yunus”a dönüşmesi, onların akıllandırılması allegorisi olarak kullanılmış ya da yunusların zekâsı, insandan bozma olmaları ile açıklanmış.

Dionizos’un ölümcül bir tehlike ile karşılaşıp yaşama dönmesi ile ilgili olarak dizi halinde sizlere sunduğumuz mitoslar, onun yaşam döngüsünü simgeleyen hem yeraltı (chthonian) hem toprak üstü bir tanrı olduğunu betimleyegelmiştir. Şarabı tanıtmak için çok yabancı diyarlar gezmesi, insanların dertlerini (geçici olsa da) unutturan, ruh gerginliğini yumuşatan, keyf ve yaşam neşesi veren içkiyi bir kader olarak insanlığa empoze etmesi, bu tanrı allegorisinde, belki avuntu arayan dünyanın bir gerçeği olarak yansıtılmaktadır. Sayısız Yunan şenliklerinin büyük bir bölümü Dionizos’a özgülenmiş olup her birinin tapkı töreni bir inancı hikâye ettiği gibi yaşam felsefesi olarak yorumlanmaya da açıktır. Bu nedenle, bazen bu şenlikler “meditasyon – düşünceye, murakabe’ye dalma” diye adlandırılıyor. Dionizos kültü ve şenlikleri, varlığın tekliğini savunan Parmanides’den etkilenen İ.Ö.V.asır politikacı, şair ve bilgini Empedokles’in felsesfesinin, sanki sahneye konmuş gösterileridir. Tüm varlığın kökünü (risomata) dört temel ögenin (ateş, hava, su, toprak) oluşturduğuna inanan Empedokles, “Peri Fiseos” adlı eserinde, Herakleytos gibi, bu ögelerin dengesini “Filia* – Sevgi” ve “Neikos – Kavga” düalitesinin düzenlediğini ileri sürüyordu. Sevgiden doğmuş, bütünleşmiş varlığı “Kavga” (ya da Doğa’daki fizik çatışmalar) ayrıştırır, sevgi ile yeniden bir araya gelinir düşüncesinde idi. Nitekim, Dionizos da, öteki Yunan tanrılarının çoğu gibi sever de, kavga da eder. Bu festivalleri, yorumlamaya çalışarak, sıralamayı sürdürelim. Önce, Dionizos’un, yukardaki öyküde görüldüğü üzere Yunanistan batısına olduğu gibi, Yunan ve Latin yazarlarının şiirsel anlatımları ile nakledilen, Altın zengini Lidyaya ve Frigyaya, Perslerin güneş çarpmış ovalarına, Baktria’nın kocaman surlarının ötelerine, fırtınaların sürekli kumlarını uçurduğu Medlerin ülkesine, kutsanmış Arabistan’a, kültünü tanıtmak için yaptığı gezilere; hattâ, bu bağlamda, (kızı Erigone’nin öyküsünü ayrıca anlatacağımız) Ikarios’un meşum akıbetine de işaret edelim. Attika’daki Ikaria yerleşiminin seçkin simalarından Ikarios, imâlini Dionizos’dan öğrendiği, şarabı komşuları bazı çobanlara taddırır; çobanlar sarhoş olup sızarlar; yörenin öteki çobanları, arkadaşlarının zehirlendiğini sanarak Ikaros’u öldürür, bir ağacın altına gömerler.

Bahsin ilk başında bir tablosunu verdiğimiz “Anthesteria”dan sonra Ocak ayı başlarında icra edilen “Kırsal Dionysia (Ta Kat Agrous** Dionysia” ya da “Küçük Dionysia – Ta Mikra Dionysia” denilen ve yaşam döngüsünü sahneleyen Dionizos festivalini ya da meditasyonları, kökeni belirlenemeyip çeşitli kimlikler yakıştırılarak efsaneleştirilmiş (ayrıca incelenmeye değer) bir pagan yazar Apollonius Sophistes’in kendi ağzından gözlemlerinin verildiği bir metni temel alarak açıklayalım:

Atina’nın batısında bir kıyı kenti olan Eleusis’de doğmuş olan ve “Eleusis Mysterionları” denilen mistik âyinlerin icra edildiği dönemde (25.Eylûl-5.Ekim) üzümler hasat edilir. Aynı sıralarda Tanrısal çocuk Dionizos da annesi Semele’nin (Persefon’la aynı kişi olduğu da söyleniyor) yedi ay kaldığı rahminden alınmış. Semele’nin dölyatağına düştüğü tarih ise Agrai’de “Küçük Mysterionların yapıldığı Şubat sonu imiş. Zeus, dölüt’ü (cenin) çıkarıp kendi baldırını yararak orya gömmüş ve baldırını dikmiş; bunun için çocuğa “Eiraphiôtês – Tanrının içine dikilmiş” demişler. Bağ bozumunda ezilen üzümlerin, şarap olup gün ışığına çıkarılmasına kadar fıçılara kapatılıp muhafazaya alınması da Dionizos’un, gün yüzüne çıkarılana kadar “Eiraphiôtês” olmasına bir naziredir. Pleiade’lar takım yıldızlarının gökde ilk yükseldiği Puanepsiôn*** ayının (Atinalıların takvimine göre 10.Ekim-10.Kasım arasını gösteren ay) üçüncü çeyreğine (Kasım başları oluyor) “Dionysos Limnaios – Bataklıkdaki Dionizos” denir. “İşte burası onun zeminden fışkırdığı ve yine yeraltına girdiği noktadır. Şarap 40 gün boyunca mayalandıkdan sonra oraya gideriz; mayalanma tamamlanmamış bile olsa, onu kutsal merkeze götürür; çanaklara doldurur, Tanrı adına bir mikdar kutsal pınar’a dökeriz ve tatlı yeni şarabı (gleukos)**** içeriz” diyor Sofist Apollonios. Bu tören, Kutsal Çocuğun kanının onu yetiştiren nimfaların gözyaşları ile karışmasını temsil edermiş. Artık, Semele’nin Tanrısal Çocuğa hamile kalışından on ay geçmiştir; Lênaia***** tarihinde (28-31.Ocak arası) gün ışığına çıkacaktır ki bu da şarabın tümüyle olgunlaştığı dönemdir; ama çocuk Zeus’un baldırında bir süre daha kalacaktır.

Maimaktêriôn-Gamêliôn (yaklaşık, Kasım ortası ile Şubat ortası) arasındaki üç kış ayı Dionizosa, yılın geri kalan büyük bölümü Apollo’ya aittir. Yılın en soğuk olan bu mevsiminde günler uzamaya başlar; bu da, karanlığın kalbinde umudun doğuşunu simgeler. Dionizos, baharda, babasının baldırından ortaya çıkınca “Deos Phôs – Zeus’un Işığı” olarak selamlanır. Artık, Yokedilemeyen Yaşam gücünün (Zôê) tüm zincirleri kırarak kendini gösterdiği dönem gelmiştir.

Buna paralel bir öykü de söylenir: Kireç yüzlü Titanlar, çocuk Dionizos’u oyuncaklarla aldatarak mağarasından çıkarmışlar; yedi parçaya ayırarak bir süt kabı içersinde kaynatmışlar; sonra parçaları ateşde kızartmışlar. Tam bunları yiyecekleri sırada, Zeus kızartma kokularını duyumsayıp koşmuş; Titanların işledikleri cinayeti görmüş. Çaktığı yıldırımı ile onları yakıp kül etmiş. Alşemistler (antik kimyacılar) derler ki: yanan Titanların yükselen “arındırılmış buharından” (Aithalê) insanlar şekillenmiş. Dionizos’un tek bir parçası kızartılmakdan kurtulmuş: erkeklik organı “Kutsal Fallus”… Bakire Atena onu bir sepete koyup Zeus’a götürmüş; o da emaneti Tanrıların Anası Rea’ya vermiş. Arta kalan kemikleri Delfi’ye gömülmüş olan Dionizos “Fallus”u ile yaşamını sürdürebilmiş.

Gelelim “Phallêphoria’ya (Fallus Törenlerine)…

* Bugün çok yaygınlaşmış “filantropi -insan sevme, iyilikseverlik”, “filarmoni – müzik, ahenk sevme” sözcükleri “filia – sevmek”den gelir. “Filos” = dost, “filotas” = dostlar…
** Batı dillerinde “tarım” karşılığı olarak kullanılan “agriculture” Yunanca-Latince köklerden türetilmiştir. Yunanca “kır” anlamındaki “agros” Latinceye “tarla” anlamlı “ager” olarak geçmiş; “cultura” da Latince “işleme” demek…
*** “Puanepsia” adında Apollo onuruna düzenlenen, ayrıca söz edeceğimiz bir şenlik vardır.
**** “Tatlı” anlamındaki “glevkos”’dan türemiş “glevkeros – tatlı lezzetli”, bugün her dilde kullanılan “gliserin”in köküdür; “tatlı lezzetli, yapışkan sıvı” demektir.
***** Lênaia: Antik Yunanda, Atina’da ve İyonya’da, “Dionysus Lenaius – Lenaların Dionizos’u” onuruna yapılan küçük çapta bir drama yarışması festivalidir. Muhtemelen, Maenad’ların başka bir adı olan “Lena’lar”dan geliyor

Ta Phallêphoria : “Fallik Yürüyüş” törenini Sofist Apolloniosdan öğrenelim: Tanrının kutsal evinin dışında kutsal geçit töreni beklenir. Herkes en güzel giysilerini kuşanmış, mücevherlerle bezenmiş; neşe içindedir. Kortejin başında şarap amforaları ve asma dalları taşıyan grup ilerler. Arkasından kurban edilecek tekenin güdücüsü gelir. Sonra, son derece göz alıcı giysi ve takıları ile “Kanêphoros – Sepet Taşıyıcısı” (Kanistron = sepet) kadın yürür; sepetinde, o zamanlar en güçlü afrodizyak olarak bilinen incirler vardır. Onu, ereksiyon halinde dev bir “Fallus” simgesini bir tahtırevan’da taşıyan, güçlü kuvvetli “Fallus Taşıyıcılar” izler (Phallophoroi- Fallus’u teskerede taşıyarak yürüyenler). “Fallus” sarmaşıkla taçlanmış; başının iki yanı göz biçiminde boyanmış uzun, kalın bir sırıktır. Fallus Taşıyıcılarının başlarında sarmaşık ve menekşelerden çelenkler vardır; yüzleri bu bitkilerin gölgeleri ile kararmıştır. Onların da fallusları, taşıdıkları Fallus gibi ereksiyon halindedir ve yüksek sesle, bu satırlara alınamayacak kadar müstehcen içerikte, gülbank tarzında bir ilahî okurlar. Her erkeğin fallusunun Tanrıların Anasına adandığının gösterisi olan bu törende Yok edilemeyen Yaşam’ın sürekliliği fallus simgesi ile açıklanmaktadır. Bu bağlamda, (aslında, gülmece unsuru fazlası ile mevcut olan) törenleri düzenleyenlerce fallus’a büyük kutsallık atfedilmektedir; ancak, görüntüler son kertede maskaracadır; törene katılanlarca da içten içe gırgıra alınmış oldukları kuşkusuzdur. Nitekim 2,5 milennium öncesinin yergi dehası Aristofanes’in komedi oyunlarında Dionizos konu olarak çok kullanılmıştır. Yeri geldikçe onun oyunlarına göndermede bulunacağız. Bu antik gelenek günümüzde bazı çevrelerde pespaye orji âlemlerine yol açmıştır.

Bir festivalde yer alan geçit resmi ya da yürüyüş olduğu için “Fallus Töreni” ya da “Fallus Yürüyüşü” diye çevirebileceğimiz bu isim tamlaması “fallus” ve “foria” sözcüklerinden oluşuyor. Yunanca “fora”nın, yürüyüş, akış, yıldız yürüyüşü, alenî, halkın önünde gibi anlamları var. Türkçeye de İtalyanca deniz terminolojisinden geçme “yelkenler fora = yelkenler meydana, yelkenleri tamamen aç” deyiminin kökü de Yunanca “fora” olsa gerek. Hattâ bu sözcüğü, argoda: ceketi, pantolonu tümüyle çıkarma, pencereyi, kapıyı tümüyle açma anlamında da kullanırdık. İstanbul Rumcasında da “yürüyüş” “porein”di. Yunancada bir de “foreion” diye “sedye, teskere, tahterevan gibi platformlar üzerinde taşımak anlamlı bir sözcük var. Bu açıklamalarımızdan, “Phallaphoria’ya bu anlamların hepsini verebilirsiniz. Hattâ, “Fallus fora” şeklinde bir çeviri de yanlış sayılmaz. Zaman ve yöre bakımından sözcüklerin morfolojisinin de, anlamlarının da evrimleştiği, ortaya konuşma çeşitlemelerinin, değişik lehçe ve şivelerin çıkması üzerinde durmuştuk. Bu yazı dizisinde de, belli isim ve kavramları, dayandığımız kaynağa göre bazen değişik yazı ve söylenişlerle; Yunan alfabesi farklı olduğundan Yunanca sözcükleri bazen Türkçe okunuşları ile; Türkçede bulunmayan sesler içerdikleri zamanda uluslararası kabûl gören yazılışları ile veriyoruz. Bu farklılıklar olagandır. Ününü ilk kez, Atina Akropolis’inin eteğinde tesis edilmiş “Dionizos Tiyatrosı” yarışmasında katıldığı “Babylonioi – Babilliler” oyunu ile yapmış olan Aristofanes’in komedisinin en etkili ögelerinden biri de Atina dışı yöreler halklarının ağız, lehçe ve şivelerinin taklidi idi.

Tören’e devam edelim: Fallus Taşıyıcılarının hemen peşi sıra, irticalen, Dionizos’un yoldaşı Phalês’e* bir Fallik İlahî (Fallikos ya da Fallikon) terennüm eden Rahip gelirdi. Bu ilahî de, genellikle, çok açık biçimde cinsel provokasyon yüklü idi. Rahibin arkasından sebze tenceresi taşıyan kişi ile başka erkek ve bakire kızlar gelirdi. Evli kadınlar geçit resmine dahi olmayıp kenardan seyrederlerdi; kurban törenine ve cümbüşe de katılmazlardı. Bu festivalde erkekler görevli idi; oysa Lênaia, Anthestêria ve Oskhophoria gibi öteki şenliklerde kadınlar egemendi.

Fallus, kutsal merkez’in yanına yerleştirilir; komik dansçılar etrtafında oynayıp sıçramaya başlarlardı. Fallus’un altına şarap dolu iki yuvarlak taş kap konurdu; o zaman Tanrı, Fallus’u ve testisleri ile birlikde (Enorkhos = testisli; “orkis”= haya, testis) görüntülenmiş olurdu. Rahip kutsal merkezin içine girer; “Euphêmeite! Euphêmeite! – Ölçülü konuş; dilini tut; şer’i, günahı ağzına alma” diye bağırır. Sepet taşıyıcı kadıın, Tanrı aşkına meyve sosları, kurabiyeler dağıtır. Rahip Dionizosa dua eder; Tanrıyı temsil eden teke, üzüm bereketi duası ile kurban edilmeye hazırlanır.

Karl Meuli’nin yorumu ile bu ritüeli’in üç evresi vardır. 1.evre: masumiyet komedisi, 2. evre: sürecin trajik ögesi olan kurbanı boğazlama ve feryat, 3. evre: kurbanın kellesinin bir zafer nişanesi olarak yerleştirilmesidir. İkinci evreye sıra gelince kadınlar “ololugê” formundaki ritüel feryadı koparırlar ve keçi boğazlanır (bizdeki “ulumak” belki bu sözcükten gelmiştir; bunun İtalyanca karşılığı “ululare”, İngilizcesi “to ululate”dir. Köpeğin ulumasından, ses taklidi ile “onomatopeik” türetilmiş olsa gerek. Teke parçalanır, kazanda kaynatılıp yumuşatıldıktan sonra kızartılır. Bu işlemde, Dionizosun etlerinin kaynatılmasına, üzümlerin olgunlaştıktan sonra yenmesine nazire yapılmaktadır.

Artık, kutsal yerin dışında Dionizos’un yaklaşmakta olan doğum anı kutlanacaktır; “Cümbüş – Ho Komos” başlar. Açılan küplerden kepçe kepçe şarap alınır. Rahip: “Kalei te Theon – Seni davet ediyoruz Tanrım!”, “Semelêi’ Iakhhe Ploutodota – Semelenin oğlu, Servet getiren Iakkhos**” diye bağırır.

Satirleri, silenosları, maenadları, nimfaları temsil eden frapan giysiler, boyalı yüzlerle ve müstehcen figürlerle dans edilir. Bazıları yüzlerine kumaştan, kanaviçeden, keçi derisinden maskeler takarlar. Bu esatirî yaratıkların kimliklerine bürünen kalabalık doğal güdülerini sergilemekden kaçınmaz. Bütün ahlâk sınırlarını aşan tezahürat, atılan kahkahalar maskaralık kertesine varsa, komedi sanatında “fars”*** denilen saçma sapan, gürültülü ağız kalabalıklığına dönüşse de, yok edilemeyen yaşam döngüsü için, türlerin sürekliliğini sağlayan Dionizos’a duyulan şükran, yeni bir ilkbaharın doğuşunun verdiği iyimserlik ve büyük bir coşku ile ifade edilir.

OSKHOPHORIA: Şimdi, Apollo’ya özgülenmiş “Puanepsia – fasulya kaynatma” festivali ile aynı güne rastgelen “Oskhophoria – üzümlerin taşınması” denilen şenlik’den söz edelim:

Mizaçları zıd görünse de, Delfi tapınağını paylaşan bu iki ilahî varlığın yılın bu anında buluşup görüş alış verişinde bulunduklarına inanılır. Eski bir çömlek resminde onların Delfi’deki Omfalos**** yanında el sıkıştıkları görülmektedir.

Tören, dizlerine kadar tünik giymiş kadın kıyafetinde üzüm salkımları (ôskhoi ) taşıyan (Oskhophoroi) iki adamın yürüyüşü ile başlar. Bu, bakireleri korumak için bakire kılığına girmiş (ayrıca öyküsünü anlatacağımız) Theseus’un anımsatmak içindir. Teşrifatçı, gene seferinden utku ile dönmekle birlikde babasının ölümünün yasını tuttuğu için asasını başının değil belinin yanında tutan Theseus’u canlandırmak için değneğini o biçimde taşır. Bazı kadınlar da Kutsal Et” taşıyarak Theseus’la birlikde Girit Seferinden dönen çocukların besleniş öykülerini temsil ederler. Dionizos tapınağında başlayan yürüyüş Atena Skira (bağbozumunun koruyucusu Atena epitet’i) kutsal merkezinde sona erer. Burada, ters anlamlı “Eleleu” ve “İu” çığlıkları birbirine karışır. Bugün kiliselerde Hazret-i İsanın Göğe çıkıp özgürleştiğini kutlamak için söylenen ve aslında İbranî dilinde “kurtuluş, özgürlik, yeniden yaşam’a dönme” demek olan “Alleluia ya da Hallelujah” ile aynı kökden olan “Eleleu” (Yunanca “Eleutheria” özgürlük demek) ile dövünme, yerinme nâlesi ve nidası “Iou”nun bir araya gelmesi Theseus’un dönmesi sevinci ile yeni doğmuş Dionizos’un titanlarca katledilmesinin eş zamanlı olmasındandır.

* Phalês: Kırsal bir iblis ya da Satir bir ilâh’dır. Tanrı Priapos’la olduğu kadar, Fallik Dionizos, Fallik Hermesle, Konisalos ve Orthanes gibi şeytanlarla da özdeşleştirilmiştir. Aristofanes onu “Zina ve Oğlancılık Tanrısı” diye nitelendirir.
** Iakkhos: Zeus ve Demeter’in oğlu, Elevsis Misterionlarının coşkun tanrısı. Çoğu defa Dionizosla özdeşleştirilir ve törenlerde itibarlı bir hitap tarzı olarak onu epitet’i olarak kullanılır.
*** Fars: Yunanca “frassein = kapamak, engel olmak, kilitlemek” sözcüğünden geliyor; bir tür akıl, irade kilitlenmesini ifade ediyor. Latincesi: farcire = doldurmak, şişirmek; konumuzda kafa şişirmek.
**** Omfalos: Yunanca “göbek” demektir. Delfideki “Omphalos”, Dünyanın tam ortasını smgeleyen bir taş esermiş.

KENT DIONYSIA’SI (Dionysia ta en Astei) : Büyük Dionysia (Dionysia ta Megala) da denilen bu festival, olasılıkla İ.Ö.VI. yüzyılda Pisistratos’un tiranlığı döneminde kurumlaşmıştır. Kırsal Dionysia’dan üç ay sonra, eski Yunan Elaphebalion ay’nın 9-13. günlerinde içinde (Mart 24-28), kışın bitimi ile “Yokedilemeyen Yaşam”ın (Zôê) zuhurunu ve o yılın ürünlerinin hasat edilmesini kutlama amacıyla düzenlenir. Attika ile Boetia arasında bir sınır kasabası olan Eleutherae’ın Attika’ya katılmasından itibaren gelenekleştiği sanılıyor. Atinalılar bu kasaba halkının armağan etmek istediği Dionizos heykelini ilk seferinde reddetmişlerdi. Dionizos onları bir veba salgını ile cezalandırdı. Eleutheria’lıların verdiği akıl üzerine kent’de herkesin birer fallos taşıyarak katıldığı bir törenle bu salgın atlatıldı. Kent Dionysia’sı görece olarak yakın bir geçmişde, dinsel törenlerin yüksek düzeyde sorumluluğun “basileus arkhon”dan “eponymous arkhon’a* devredildiği bir dönemde ihdas edilmiştir.

Arkhon seçilir seçilmez, festivalin örgütlenmesinde görevlendireceği iki paredroi (yardımcı) ve on epimeletai (gözetmen) atayarak eyleme geçerdi. Festival arefesi (8 Elaphebolion) Asklepieia (Sağlık Tanrısı Asklepios’a adanan şenlik) kutlanır; kurban kesilir; “omofagia” denilen dinsel şölen verilirdi (omos = çiğ; fagia = yemek); kesilen kurban parçalanır (spragmos) ve etleri çiğ çiğ yenirdi. Proagôn (hazırlık – prova) denilen etkinlikde geçici platform kurulur, çok sayıda jüri üyeleri seçilir ve yarışa girecek tiyatro oyunlarının açıklaması sunulurdu. Proagon uygulamasına ilk kez nerede başlandığı keşfedilememiştir; yalnız, İ.Ö.V. yüzyılın ikici yarısında, Akropolis’deki “Perikles Odeonu”nda icra edildiği biliniyor. Proagon’da, Atinaya o yıl yararı dokunmuş saygı değer yurttaşlara ve ecnebilere şükran duyguları açıklanırdı. Pelopones Savaşı sırasında ölmüşlerin yetim kalan çocukları da, babalarının onuruna Odeon’daki geçit resmine katılırdı. İ.Ö.406 proagon’unda Evripides’in ölümü duyurulmuş, ruhuna saygı gösterisi yapılmıştı.

Festivalin “Eisagôgê – İçeri Alma” denilen ilk günü (9.Ela.) Tanrı’nın Atina’ya geliş yıldönümü kutlanırdı. Evvelâ, Dionysos Eleuthereus’un (önderlik eden) tahtadan sureti tiyatro semtindeki tapınakdan alınır; onun gelmiş olduğuna inanılan patika boyunca taşınarak “Akademeia” yakınındaki Eskhara’ya (Ocak) yerleştirilirdi (Eskhara adakların yakılacağı bir çukuru olan alçak bir sunakdır). Burada Tanrıya kurbanlar verilip, ilahîler söylendikten sonra “Eisagôgê apo tês Eskharas – Eskhara’dan İçeri Alma” denilen törenle Dionizos sureti, gemi biçimindeki arabası ile Atina dışı kolonilerden gelmiş meitikos’larca (yabancılar, yurt dışınden olanlar; oikos = ev, yurt) Akropolis’in güney yamacındaki Dionysos Tiyatrosuna götürülürdü. Kırsal Dionysia’da olduğu gibi ellerinde falloslar taşırlardı; bir araba da çok büyük bir fallos suretinin taşınmasına tahsis edilmişti. Gene kırsal şenlikte olduğu gibi, geçit törenine sepet, su, şarap taşıyıcılar katılırlardı. Dionizos rahipleri, Tiyatro alanında, Thumele (Kurban Taşı – Sunak) üzerinde gizli bir törenle, yeraltına inip çıktığı için karanlık ve ölüm tanrısı da olan bu tanrıyı temsil eden bir siyah teke (Tragos) kurban ederlerdi. Bu sunağa “Eleos” (hüzün ve acı) denirdi ki, “trajedi” ve ağıt şiiri “eleji” kaynaklarını burdan alırlar. Apollonios Sophistes: “Niçin öldürüldüğünü bilmeyen teke için ızdırap duyardık. Çobanların dostu olarak Tanrının simgesi yaptığımız bu hayvanı, yeni sürgünlerini yediği asmalara zarar verdiği için hem derin bir saygı ile baş üstünde tutuyor hem kurban ediyorduk” diyor.

“Pompe – Tören” adı verilen festivalin resmî başlangıcı 10.Elaphabolion günüdür.Dionizos Tiyatrosu’nun aura’sı (ruhu), genç bir domuz kurbanı ile arındırılır. Dionysia’da ilk trajediyi Icaria’lı ozan, oyuncu ve ditirambos şarkıcısı Thespis icra etmiştir. Drama’yı (sahne oyununu) icadettiği için, onun adına gönderme ile “Thespian” sözcüğü aktör, aktris ve tiyatro ile ilgili anlamlarına gelmeye başlamıştır. İlk kez ödül olarak ona verilen karakeçi postu (melanaigis) verilmiştir; gelenek olarak sonraki oyncular da satirlere benzer biçimde melanaigis giyer olmuşlar. Bunu izleyen üç gün boyunca trajedi oyunları yarışmaları (Agônes) icra edilirdi. Üç günün her birinde üç takım oyun yarışmaya girerdi. trafından yazılan birer trajedi ve bir satir oyunu (yergi) her gün sahnelenirdi. Arkontoslar, özel gözetmenler (epimeletai) ve yargıçlar (agonothetai) amfinin ön sıralarında oyunları izlerlerdi. Festivalin altıncı günü (en tanınmışı Aristofan olmak üzere) komedi yazarlarının 5 eseri sahne alırdı. Komediler Dionysia’da ikincil önemde idi; onlara yılın daha önceki Lênaia festivalinde daha fazla yer verilirdi; ama, gene de, Dionysia’da komedi ödülü almak çok büyük bir onurdu. Bir ara kamunun zevki iyice irtifa kaybetmiş; müptezel piyesler ilgi kazanmaya başlamıştı. İ.Ö.V.asırda, klasik dönemde eskinin kaliteli oyunları yeniden itibar kazanmıştı. Politik koşullara göre oyun sayılarında ya da türlerinde istikrarsızlık olabiliyordu. Sonuncu gün, jüri sergilenen trajedi ve komedi oyunları arasından seçim yapar; kazanan yazarlar sarmşıukdan çelenklerle (thyrsoi) süslenirlerdi (Dionizos’un iki simgesinden biri “thyrsos” öteki “kantharos – iki saplı büyük kadeh” idi. Eski oyunlar seçimi kazandığında (ölü olan yazar yerine) oyunun yapımcısı ödül alırdı.

Kibirli Atinalılar, Dionizos’a, kendilerinin denetim altına alıp, ehlileştirmeye çalıştığı uygar olmayan davranışların, yabanıllığının Tanrısı gözü ile bakarlardı. Dionysia şenliği ise, aslında Atina halkının, yüksek dozda heyecanlı trajediler ve lâubalî komedilerle, yasaklanmış dürtülerinin serbest bırakılıp boşanmasına yardımcı olan bir fırsattı. Pompe sırasında, alt tabaka, yüksek sınıfın ve zarif olduğu iddia edilen hanımların, oyunlarda ortaya çıkan yoz ve aşağılık yanlarını alaya alıp rahatlıyorlardı. Bu, Eleusis Misterionlarında da görülen “aischrologia – cocempheton” (ritüel küfür, dedikodu ve yoldan çıkmaya kışkırtma) ya da “tothasmos” adı verilen bir kavramdır. Bazen de, Eskilos’un “Persae – Persler”** oyununda olduğu gibi, normal koşullarda politik bakımdan dile getirilemeyecek insanî düşünceler oyunlarda açıklanarak seyirci duygusal yücelmeye yönlendirilebiliyordu ya da Aristofanes’in “Lisistrata”sında kadınların erkekleri savaş karşıtı olmaya zorlamaları gibi, Pelopones savaşlarının en civcivli zamanlarında, liderlerin yurtseverlik gazı vermelerine karşı meydan okunabiliyordu. Bir yandan, Yunanlıların Dionizos’a uygun gördükleri ve boğa, panter, aslan, kaplan, yılan, keçi, geyik gibi çok sayıda hayvan simgesi ile tanıtılan şanjanlı karakter tiyatro sahnelerinin tanrısı olmasına da çok müsaitti. Orfik başlama ritlerinde, yılanın göğüsden akıp tanrı ve sufînin birleşmesini temsil ettiği için yılanla gösterilen Trakyalı Sabaziosla özdeşleştirilen Dionizos, bu sufî yanı ile de yılan’la simgeleştirilmiştir. Hatta arkaik sanat yapıtlarında (Karanlığın ve Ölümün Tanrısı olarak) sakallı bir erkek olarak canlandırılırken daha sonra (Yeryüzünün Genç Avcısı kimliği ile) efemine bir genç olarak gösterildi; törenlerde ilk kimliği üstüne maske geçirilmiş bir sırıkla (stulos = sütun); ikincisi, Geyik postu (Nebris) giymiş ve avcı çizmeli, başı ve elleri kurdelelerle bağlı bir genç olarak canlandırılır. Helenistik unsurlar yabancı ülkeleri fethettikleri zamanlarda (Romalıların yaptığı gibi) yerli halkın gönlünü kazanmak için onların inançları ile kendi dinleri arasında benzeştirme yaparlardı. Makedonyalılar da Hindistan’la temasa geldiklerinde, hem yıkıcı, hem yapıcı, hem şehvet hem acı ve çile simgesi, hem koruyucu hem kindar Hindu tanrısı “Şiva”yı Dionizos’a benzeterek onunla özdeşleştirmişler; hayırhah, mert mizaçlı Krişnayı da Herakleytos ile eş tutmuşlar.

Tüm çelişkileri ve zaafı ile insanı en yetkin biçimde tanıtan Tanrı Dionizos kültü ve şenlikleri kapsamında Yunan dramasını, “ditirambos” edebiyatını yücelten Pindaros’u ve kalburüstü Yunan oyun yazarlarını tanıtmayı sürdüreceğiz.

* Bir çok Yunan sitesinde “Arkhontos Arkhon” denilen bir baş yönetici ve yargıç vardı. Atinada ise halk bir Arkonlar kurulu tarafından yönetiliyordu. İ.Ö. VIII. asırdan itibaren tesis edilen kurulun üç arkon’undan biri: “eponymous arkhon – kavmin (ulusun) şefi” yönetim ve yargı, ikincisi: “polemarch -savaş şefi” askerî konular, üçüncüsü: “basileus arkhon”: dinî törenlerden sorumlu idi. Basileus (ya da basilevs) tek şeflik rejiminde “kral” demekdir; ortak yönetimde “tapınak şefi – dinî şef” anlamına kullanıldı (basilica: büyük salon, saray ya da büyük kilise demek) Bu kurul üyeleri on yılda bir aristokrat (eupatrides-yurttaşlar) sınıfından seçilirdi. İ.Ö. 594’de Arkhon’luk yapan ve hukuk reformları ile ünlü Solon eupatrid’lerin yönetim tekelini kaldırmıştır. Arkhon’ların sayısının 10’a yükseldiği kısa bir dönem olmuştur. İ.Ö. 508’den itibaren seçim her yıl yapılmaya başlandı ve “eponymos” baş arkon oldu; “Boule” ve “Ecclesia” denilen eski Atinanın sivil ve din meclislerinin yönetimine geçti. İ.Ö.457 tarihinde, dönemi biten arkonların otomatik olarak “Aeropagus”a üye kaydı başlandı (“Aeropagus – Areios Pagos – Ares’in Buzul’u” Atina Akropolisinin batı eteğinde küçük sayılan, fakat çok sarp, buzul biçiminde bir kayalık mevkidir. Savaş Tanrısı Ares’e armağan edilmiş bir ayin noktası olduğu ve bir yapı kalıntısı bulunmamakla birlikde, aristokrat sınıfa, yasama ve yargı görevleri ve alınacak savaş kararına dayanak olmak üzere eski arkonların teşkil ettikleri danışma kurulu için bir toplantı mahalli olarak kullanıldığı anlaşılıyor).

** “Persae” Latincedir Yunanca aslı “Persioi” olması gerekir. Tiyatro literatüründe çoğu defa Yunan oyunları da Latince isimlendirilebiliyordu (Evripides’si “Bakkhae – Maenadlar”, Aristofanes’in “Aves – Kuşlar – aslı Ornithes olması gerekir” gibi).

Kent Dionysia’sının “Pompe” evresinin açıklamasına devam ederken bununla ilgili olup günümüz kültürüne de giren terimler üzerinde duralım. “Görkemli tören” anlamındaki bu sözcük Latince ve İtalyancaya “Pompa”, İnc.’ye “pomp”, Fr.’ya “pompe” olarak geçmiş (İt., İsp. “pomposo”, Fr. “pompeuse”, İn. “pompous” şatafatlı demek). Eski Yunanca “pempein = göndermek” fiilinden türemiş; bu fiil, mecaz yolu ile Türkçedeki “pompalamak” gibi öteki dillerde de (İt. “pompare”, Fr. “pomper”, İng. “to pump”) “ileri itmek, şişirmek, koltuk vermek, su ya da hava basmak” olmuş; şimdi de Latin dillerinde itfaiyeci’ye İt. “pompiere”, Por. “pomperos”, Fr. “pompier” deniyor.

“Pompe”yi Tireniyen Salpinks (Etrüsk Borazanı) ile Tanrıyı davet eden ve onun gelişini müjdeleyen ilahîleri sesleniren bir kişi yönetir (bu çalgı Tireniyen bölgesinde icadedilmiş olup, “Salpinx” biyolojide “östaki tüp’ü”, “fallop tüp’ü” gibi boru biçimli organların genel adıdır). Onun peşinden “Kaneforos”, yani kutsal sunumları içeren altın sepetleri taşıyan soylu kadınlar gelir. Arkon da kortej’in başında yer alır. Onları, çifter çifter obelias denilen dört köşeli ince uzun taş taşıyan “Obeliaphoroi = Obelias taşıyanlar gelir (Bizim “Dikilitaş”, Batılıların “Obelisk” dedikleri ucu sivri, dört köşeli sütun anıtın Yunanca aslı Obeleskos’dur; “obelos” ise şiş, meç demektir). Sıra ile, “Skaphephoroi – ikram tepsileri taşıyanlar”, omuzlarında “Hudriaphoroi – su testileri taşıyanlar” (zamanımızda “hidra = su” ile türetilmiş çok sözcük ve “hidroloji – subilim”, hidroenerji ve hidrolik çalışan aygıtlar vardır), “Askophoroi – deri su tulumları taşıyanlar” ve Thumeterion (buhurdanlık) taşıyan genç adamlar izler.

Epheboi (ephes’ler, 15–20 yaş arası delikanlılar, bizim bildiğimiz “efe”ler) tapınakda kurban edilecek Değerli Boğayı (Aksios Toros) sürüklerler. Bu lâkap Dionizos’a verildiği için bu kurban töreni inançlı Yunanlıların yüreklerini burar. Dionizosa can yakmadan, kan dökmeden sunulan başka pek çok değerli şeyler de vardır.

Başta Khorêgoi (Koro Şefleri) olmak üzere çoğu katılımcılar görkemli giysiler kuşanır. Altın nakışlı al ve asalet mor’u giysiler göz alır: bazılarını başında altın taçlar vardır.

Kırsal Dionysia’da da olduğu üzere, çoğu erkekler, özellikle başka siteleri temsilen gelenler ereksiyon halinda “fallos” taşırlar. Varro’nun “Augistine” adlı eserinde, Dionizos’un “Kureos Hugras Phuseos – Islak Tabiatlı Efendi” olarak su ile bitkilere hayat verdiği gibi, hayvanların da bereketli spermini temsil ettiği açıklanmaktadır.

Yol üzerinde, Oniki Tanrı Sunağı başda olmak üzere, bir çok sunak ve tapınma alanlarında, koro icrası, özellikle ditiramblar terennüm etmek için mola verilir. Yaşam düşmanlarına karşı onları aşağılayan hâyâsız şarkılar söylenir, en bayağı küfürler edilir. Yürüyüşü şenlendirecek ne varsa yapılır.

Kurban ve diğer sunumlardan sonra kurban etleri ve Tanrının kutsadığı seller gibi akan şarapla şölen verilir. Gece Büyük Cümbüş (Cômos) sırasında erkekler meşale yakarlar, kamış kavallar (auloi) ve harpalar eşliğinde dansedip şarkılar söyleyerek kenti dolaşırlar.

Daha önce özetle açıkladığımız AGÔNES denilen yarışmalar 11.Elaphebolion’da başlar, üç gün sürer. Her günün şafağında işleri tedvir eden baş görevliler (Peristriarkhoi) Tiyatronun arındırılması için domuz kurban eder ve askerî şefler (Strategoi) Tanrı onuruna kadehlerinden şarap dökerler. Bazen bu tören sabah üç trajedi ve bir satir oyununu takiben icra edilir. Genelde yeni piyesler Tanrıya adanır; bazen eski oyunlar ya da onların değiştirilmiş yeni versiyonları sahneye konur. Eskiden, Arkon hangi şairlerin yarışmaya gireceğine karar verir, Koro üyelerini ve Koro şefini atardı. Çoğunlukla ozanlar kendi oyunlarında (Thespis gibi) aktörlük yapardı. Komedi, uzun süren bir öğlen yemeğinden sonra sahnelenir. Her dramatik icra trampet çalınması ile başlar. Oyuncular canlandıracakları karaktere uyan maskları takar, oyun başlardı.

TRAJEDİLER: Trampet çalınışından sonra, 15 kişilik koro, üçer kişilik beş sıra ya da beşer kişilik üç sıra ile dikdörtgen oluşturan takım halinde tiyatro alanının sağ yanından yürüyüş yapardı. Başlarında koro şefi, onun ardında bir kamış flüt çalgıcısı vardı. Dans zeminine ulaşınca izleyicilere dönerek koral şiir icra ederlerdi. Daha sonra başlayan trajik oyun solo şarkı, kanto (kutlama şarkısı), resitativ (konuşur gibi yapılan müzik) ve seyircilere hitaben yapılan açıklama içerirdi. Oyun sonunda, koro, aynı dikdörtgen biçimi koruyarak alandan ayrılırdı.

Oyundaki çoğu danslar, tüm olayı cahillerin bile anlayabileği biçimde zarifane işlenmiş, geleneksel el figürleri içeriyordu. Koro sık sık, düzenini bozmadan, söylenen duygusal şiire uyumlu tempo ve jestlerle, alanın bir ucuna yönlenme (strofi)* ve dönüş (antistrofi) hareketi yapardı. Danslar çoğunlukla böyle vakur ve soylu ise de çok canlı, neşeli olanlar da vardı. Örneğin, “ateşi tutma” (bacakları hızla maşa gibi kıstırıp açarak sıçrama), “kılıç saplama” ve Dionizos’a tapınma sırasında Maenadların ve Satirlerin sepet taşımalarının taklit edildiği “sepet döndürme dansı”nda böyle canlı figürler; taklaların atıldığı, uçma, bir şeyler arama taklitlerinin yapıldığı oyunlar ve zafer dansları, dinsel tören parçaları vardı. Koro üyeleri de aktörlerle birlikte oyunun konusu gereği kederle dövünür, sevinir ya da öfke gösterisi yaparlardı. Genellikle, yanlarında, aktörleri ve birbirlerini döver gibi yapacakları ya da havaya girip sahneye saldırmaya kalkacak seyircilere karşı savunma aracı olarak kullanacakları sopaya benzer nesneler taşırlardı.

SATİR OYUNU: “Satirikon” denen bu oyun’da ( Dionysian Thiasos – Dionizos Derneğine mensup) koro üyeleri, Tanrının Fallik Gücü’nü kutlamak için ona benzer biçimde giyinirlerdi. Temelde konusu trajedi olan “Satirikon”da oyun kahramanının dünyevî zaafları ve gülünç yanları ima edilir. Pratiği trajedi ve komediden önce başlamış ve onlara yol açmış ama onlardan daha gizemli motifleri olan Satir oyunları bazen, Dionizos Derneğine giriş töreni çerçevesinde, Tanrının yeraltından kurtulması ve bildiğimiz diğer serüvenlerinin temsili şeklinde icra edilirdi. Oyun kadrosunu iki ya da üç aktör, bir kavalcı ve tipsi Silenoi (At adamlar), Satirler (teke adamlar) ya da ikisinin çeşitli karışığı düşsel yaratıklar kılığına bürünmüş oniki koro üyesi oluştururdu. Bunlar, önüne koca bir fallos, ardına atkuyruğu yapıştırılmış kısa pantolonlar giyer, ayaklarına toynağa benzer yumuşak dans patikleri geçirirlerdi. Koro şefi Dionizos’un geleneksel sarhoş nedimi Silenos rolünü oynar, bir pösteki kuşanır, omzuna bir panter postu atardı. Satir oyunun genel yapısı trajedi ise de içinde soytarılıklar, akrobatik numaralar, müstehcen diyaloglar geçerdi. Satirikon, diğer sahne gösterileri türlerinin hepsinden izler taşır, onların parodisi gibidir; özellikle cinsel birleşmeyi temsil eden müstehcen, yemek çalma ve yemeği gösteren figürlü dansları çok ifadeli jestler içerir. “Sikinnis” denilen çılgınca bir coşku ile icra edilen fakat Koruma ve Bereket amacı ile dinsel ruhu olan dans Satirikon’un en karakteristik gösterisidir. Ne tuhaftır ki, bize ahlâk dışı gelen bu dans ve gösteriler “Arınma Ritüelleri” olarak uygulanır. En fazla Satir oyunlarında uygulanan “Dikizleme” ya da “Baykuşun Dansı” denen bir figür Yunan tiyatrosunun, tecessüs ve sinsilikle ilgili bir mesaj verme aracıdır. Bu özellikle “Aposkopos – Uzaktan Dikiz Eden” denilen İlahî Çoban Pan’ın bulunduğu sahnelerde kullanılır.

* Strofi-Antistrofi: Yunanca dönme, eğilme, bükülme, kıvrımlar ve bunların mukabilini yapma gibi anlamlar taşırlar. Bu hareketlerin konuşma karşılığı olarak bu sözcüklerden türetilmiş frasis-antifrasis sözcükleri vardır; bunlar da, tiyatro dilinde “replik karşılığı “ibare, söz söyleme ve söze yanıt” demek (İbare : “Lat. “frasem”, İt. “Frase”, Fr. Ve İng. değişik telâffuzla “phrase” – Yun. frasein = konuşmak).

KOMEDİ: Komedilerde ister Tanrı olsun ister ölümlü olsun yüce makamdakiler ve iktidar sahipleri yerilir ve aşağılanır. “Komedi” (Côm-ôidia = cümbüş şarkısı) tüm dillere “gülmece oyun” olarak geçmiştir. Geniş anlamdaki Cümbüşler (Cômoi) kadar resmî ve şeklî değildir ama her iki şenlikte de “Yok edilmez Yaşam”ın yeniden zuhuru kutlanır. Komedi aktörleri gülünç soytarı maskeleri takarlar, göbek ve kalçalarını şiş gösteren pamuk dolgu giysiler giyer, kadın karakteri canlandırsalar bile, giysilerinin önüne deriden koca bir fallos sureti yağıştırırlar. Komedi, özetle, Bereket güçlerinin teşvikini, belâ ve illetlerin def’edilmesini amaçlayan Dionizos ritüelleri genel formatının en grotesk biçimde görüntülenmesidir. Bu bakımdan salt bir sahne gösterisi değildir; gösteri yürüyüşü sırasında merasime katılanlarla kenardaki seyirciler arasında da (bir tür büyü yarışması sayılan) atışmalar, küfürleşmeler, ağır hakaretler cereyan eder. Bu curcuna, asıl oyun başlayana dek, oyuncular arasında, oyuncu ile koro arasında ve koronun ikiye ayrılmasından oluşan iki hasım yarı-koro arasında sürer gider. Komik koro kadrosu trajedi korosundan daha kalabalık olup 24 kişidir ve 4X6 ya da 6X4’lük bir takım teşkil eder. Koro üyeleri, genellikle oyun konusu ile ilgisi olmayan, belirli hayvanları, bulutları, kentleri temsil eden şık kaftanlar giyerler. Yerine göre solo ya da toplu şarkı söyler, dans ederler. Dinî ritüeller ve Trajedi gösterilerinde de yer alan pek çok dans türleri Komedilerde de (çoğu kez bunların parodileri olarak) icra edilir. Trajedilerde olduğu gibi, Bereketi canlandırmak, Belâyı def’etmek için, dönmek, hoplayıp sıçramak, dövüşmek, tekmeleşmek gibi hareketler ritüelin parçası olurlar.

Bazılarının Bereketi canlandırdığını söyledikleri “Kordax” Komedinin en karakteristik dansıdır. Japonların “Dojoji Pandomim”ine varıncaya kadar çeşitli toplumlarda kibar fahişelere oynatıldığı kabul edilen ve Batıda “Courtisane’ın Dansı” diye isimlendirilen dans türleri de genellikle “bereket” amaçlı olduğu için “Kordax”a benzetilmektedir. Snob çevrelerce Türkçede de kullanılan Fransızca “Courtisane (kurtezan)” sözcüğü de, büyük olasılıkla, eski Yunanca olan “Kordax”dan gelmektedir. Latince “Cortem = saray” İtalyancada “corte” ve öteki dillerde (Fr. “cour”, İng. “court” gibi) benzer sözcükler haline gelmiş. Fr. “Courtisan” (İt. Cortigiano, İng. courtesan) esasında “saraylı”dır; fakat bunun dişil’i “courtisane”a avam dili ile “saray orospusu” diyebiliriz. Kalça ve karın hareketleri ile cinsel birleşmeyi çağrıştıran çok çeşitli formları olan Kordax’ın şehevî, bayağı ve müstehcen olduğu o dönemde dahi kabul edilirdi; muhafazakâr kesim, yüzüne maske takmadıkça hiç bir saygın yurttaşın bu dansı icra edemiyeceğini söylerdi. Dansçıların kertenkele ya da yılan gibi kıvranıp bükülürlermiş. Zamanla bu dans, kolkola tutuşmuş eşek maskeli dansçıların Nem ve Bereket Ruhu’nu peşlerinde sürüklemelerini temsil eden “İp Dansı”na dönüşmüştür (Anglo-Sakson topluluklarında yatılı okullarından eve dönüş merasimi çerçevesinde gençlerin yaptıkları açık saçık “Yılan Dansı” ve kız çocukların ip atlama oyunları belki bu eski geleneklere dayanmaktadır).

Komedilerin tipik finali, oyuncunun koro’yu çok coşkulu bir dansla dışarı çıkarmasıdır. Çoğu kez bu final bir zafer ya da düğün’ün, bazen de ikisinin birlikde kutlandığı bir törene dönüşür.

DİTİRAMBOS: Bazı günler Komedi öncesi, Trajedi ya da Satir oyunu yerine Ditirambik yarışmalar yapılır. Bazı festivallerde, sonraki yıl yapılacak festival için her klan (Phulê), biri Erkekler Korosu” öteki “Erkek Çocuklar korosu” için iki korocu seçerdi. Koro şeflerinin (Khorêgoi), ilk işi koroları için uygun bir ozan ve kavalcıyı çok geniş bir aday grubu içinden seçmekti. Her Koro şefi (Khorêgos) Klan üyeleri içinden 50 kişilik koro kadrosunun seçimini yapardı (diğer oyunlarda korocular için böyle bir koşul yoktur).

Daha önce değindiğimiz üzere, Ditirambos: “Bereket, Üzüm ve Şarap Tanrısı” olarak Dionizos için söylenen bir ilahî türüdür; onun doğumunu, yeniden doğumunu ve bunları izleyen serüvenlerini anlatır; İslâmiyet’teki “mevlid”in bir çeşididir. Başlangıçta, hayvan maskeleri ile Satirler ve Silenoslar kılığına girenlerin de yaptıkları çılgın bir dansdı; fakat zamanla, trajedi ve komedilerde kullanılan jest
ve zarif ifadeli el hareketleri ile yapılan vakur ve ciddî bir performans oldu.

Borazan sinyalinden sonra, başta şefleri ve onu izleyerek kavalcı olmak üzere, koro, alana sağ yandan tek sıra halinde girer. Hepsi görkemli kostümler; parlayan taclar ya da çelenkler ve rengârenk işlemeli kaftanlar kuşanmışlardır. Kavalcı dans pistinin ortasındaki Dionizos Sunağının basamaklarında konuşlanır; Koro.onun etrafında çepeçevre yer alır. O, Frigya tarzında imal edilmiş kavalını çalarken, Koro sunak etrafında dairesel biçimde dans eder. Burada, merkezî bir objenin ya da “öz”ün kutsanması, korunması ve ona tapınma amacı güden tipik büyülü “Çember Dansı” gözlemlenmektedir.

Çoğu koral od’lar gibi, Ditirambos da Strofi’ler, Antistrofiler ve Epod’lar *içerir. Koro şarkı söylerken yaptıkları Strofi saat yelkovanı yönündedir yani sağa doğrudur; bu da Gezegenlerin Batıdan Doğuya hareketini temsil eder; Karşı Strofi ise ters yönde olur: “Epod” söylenirken ise Arz’ın sabit olduğunu temsilen hareketsiz kalınır. Böylece Koro, Yunanlıların “Gökdeki Canlar” diye isimlendirdikleri “Kozmik Dans” icra edilir. Son olarak yapılan bir Çember Dans’ını izleyerek koro, pisti gene tek sıra halinde terk eder.

Gösteri ve dinleti sonrasında izleyicilere (bazen bedava bazen belli bir bedel karşılığı) şarap, tatlı yiyecekler dağıtılır. Komediler sırasında, koro seyircileri eğlendirmek için kuru yemişler atar. Tanrıya adanmış ve kutsanmış performanslara karşı seyirciler duygu ve izlenimlerini alkışlayarak ya da ıslıklayıp tepinerek belli ederler. Oyunlar aynı zamanda siyasal ya da toplumsal bir tartışma konusuna odaklıdır; özellikle komediler aktüel konularla da süslenir ve festival sonu geniş ölçekli tartışmalara zemin hazırlar.

Arkhontos, her Klan’dan bir kişi olmak üzere, yarışma sonucu için karar belirleyecek 10 jüri üyesi seçer. Festival sonunda galip gelen, Tiyatroda bir münadi tarafından ilân edilecek; Arkhontos da onun başına sarmaşıktan taç yerleştirecektir. Zafer kazanan Koro Şefi (Khorêgos) Tanrıya adayacağı bir üç ayaklı sehpa alacak; onun ozanı da sarmaşık ve rengârenk kurdelâlarla süslenecektir. Yarışmalar tamamlandıktan sonra Şef Koro’su içi çok masraflı ve görkemli bir şölen verir.

Bu yarışmalar için en nefis ditirambosları aynı çağda yaşamış olan Bakkilides ve Pindaros yazıp bestelemişler. 10 yaş civarında büyük olan Pindaros’un, zamanımızda daha az ün yapmış olan Bakkilides’i kıskandığı, o zamanın kronikçileri kaydeder. Bakkilides’in pek az şiiri çağımıza uzandığı, bunların bir bölümünün de otantikliğinden kesinlikle emin olunamadığı için hakkında yetkin bir değerlendirme yapılamamış. Saptanabildiği kadar, bu iki büyük lirik usta hakkında özet bilgi verelim:

BAKKİLİDES: Sakız Adasının Iulis kentinde, İ.Ö.510 yılı dolayında doğmuş; babasının Meidikus isimli bir soylu olduğu sanılıyor; annesi ise, gene çok ünlü bir lirik şair Simonides’in kız kardeşi imiş.

Tarihi belli olan pek az şiirinden en eskisi İ.Ö.476, en yenisi İ.Ö.452 dolaylarında ya da bu tarihlerden az sonra yazılmış. Onun şiirlerinden alıntılar ve ona yapılan göndermeler antik çağ yazarları arasında da çok az. Şu anda bilinen şiirlerinin toparlanması 1897 yılına kadar sürmüş. Klasik yazın bilgini T.Bergk’in, 1882 Leipzig baskılı “Poetae Lyrici Graeci- Lirik Yunan Şiirleri” isimli kitabında, dayısı Simonides’e ayrılan bölüm 154 sayfa iken ona sadece 26 sayfa ayrılabilmiş. Mısırlıların Faiyum antik kentinde Meir mezarında buldukları 200 üzerinde papirüs parça 1896’da British Museum’a getirilmiş. Bunlar F.G. Kenyon (Sir Frederic) tarafından restore edilip tetkike alınınca Bakkilides’in bazı şiir parçaları saptanmış; bazılarının da stil çözümlemesinden ona ait olduğu sanılıyor. Bu tesbitlerden tam ve kısmî 20 şiirin Pindaros’unkilerle boy ölçüşecek değerde olduğu bulunmuış. Bunların 14’ü “epinisyen od-zafer kutlayan lirik şiir”, diğerleri ditiramboslar, paean’lar ve ilâhîlerdir. Bu 200 papirüs içinden ona ait olması muhtemel olanlarla, başka yerlerde, özellikle Oxyrhinhus’da (Mısırda, şimdiki Behnesa kasabası) bulunan parçalar bu ozan hakkında kayda değer genişlikte bilgi veriyor. Bir kitapta toplanan epinisyenlerden en az 15 şiir tam ya da kısmî şiir; gene bir kitapda toplanan bilinen en az yedi ditirambos parçası; ditirambos dışında ilâhî tiplerinden, ancak alıntı ve göndermelerle öğrenilenler; “enkomia”** denilen “önemli kişiler için yemek sonrası okunan şiirler” hakkında bilgi ele geçmiş.

Antik çağda, Bakkilides hakkında genel eleştirel anlayış, Hıristiyanlığın ilk dönemindeki anonim bir yazarın kaleme aldığı “Tarz Yüceliği Üzerine” isimli bir kitapta dile getirilmiş. Bu yazar şairleri iki ana sınıfa ayırıyor: yeni stil arayışı güçlüklerinden yılmayan parlak yazarlar ki, bunlar sonuçta ağır, saldırgan eleştirilere maruz kalıyor (bu kategoriye Pindaros giriyor); geleneklere uyan, düz, yalınkat, sade yazan fakat ilhamı zayıf olanlar. Örnek olarak, Epinisyen şiirde Bakkilides bu şiirin normlarını ve kendi kapasitesinin sınırlarını aşmıyor; oysa Pindaros bu tür içinde iddialı “od”lar da yazıyor. Onun, Sirakuza tiranı Hiero I.’in, İ.Ö. 468’de Olimpia’daki dört atlı araba yarışındaki zaferi üzerine yazdığı od ve 1. ve 2. “Pythian”ları çok görkemli ve iddialıdır. Hatta Bakkilides’in 2.Pythian’dan intihâller (panglôsia) yapmış olması bazı araştırıcıların ona “Pindaros’un maymunu” yakıştırmasına neden olmuştur. Ancak, onun vezin kullanımında şaşırtıcı bir sadelikle aynı kalitede ifade gücü göstermesi, konuları işleyişindeki kıvraklık, özellikle ahlâkî sorunlara daha hoşgörülü, daha az haşin yaklaşması Pindarosa olan üstünlükler olarak sayılmaktadır. Edebiyat tarihinde, Bakkilides’in (henüz başka ozanlarca tamamlanmış örnekler verildiği görülemeyen) ditirambosları, epinisyen şiirlerinden daha önemlidir. Ditirambosları içinde (“Theseus” konulu) 13.cüsü en ilginci olup, karşılıklı manzum kıtalar halinde, koro ile bir aktör arasındaki cereyan eden dialog drama tarihinde bir ilk oluşturmuştur.

* Epodes: Bir tür “aruz” vezninde Yunan şiiri. Kısa bir beyit’in uzun bir beyit’i izlediği manzume.
** Encomia: Övgü, medhiye. “enkomon, enkomos” = övücü, eğlenceli, gönlü hoş edici (cümbüş anlamındaki “komos”dan türeme) Lat. “encomium”. Eski dönemlerde yemek topluca bir ibadet karakterinde ve keyifle yendiği için “komos” sözcüğünden değişik anlamlarda çok sözcük türetilmiş. “Com” batı dillerinde “toplu”luk anlatan önektir (komite, komisyon, komünyon gibi) Yukarda belirtildiği üzere yemek sırası ya da sonrasında övgü şiiri okunduğumdan olacak, Zamanında bir kasabası Yunan kolonisi olan İspanyada “comida” yemek anlamına gelir.

PİNDAROS: Thebai yakınlarında Kinoskefalay’da (İ.Ö.518–522 arası tam belirlenemeyen bir tarihde doğmuş, Thebai’de ömür sürmüş, Yunanistanda Argos’da (olasılıkla İ.Ö.438’de) yaşama veda etmiş olan bu en büyük Yunan müzikal şiir yaratıcısı ozan doğduğu yerde başladığı öğrenimini, sanat yaşamının kalpgâhı olan Atinada sürdürmüşdür. Kendisi gibi Boiotia’lı Hesiodosu ve pek çok başka ozanı dikkatle incelemiş; Hermioneli Lasos, yaşamları hakkında bilgi bulunmayan Agatokles ve Apollodorus isimli müzisyenlerden ders almış; koral şiirin bir tür bilimini yapmıştır. Dionizos ritüellerinde icra edilen bir şiir formu olan Ditirambos’un ve tragedyanın doğum yeri olan Boiotia’nın çok zengin gelenekleri ve verimli kültür ortamında kendisinde var olan sanat cevherini olaganüstü işlemiş; koro liristliğini bir meslek olarak benimsemiş ve bu cevheri öylesine özgün bir vadide kullanmıştır ki, İon-Attik mecrasının (suyolunun) dışına çıkmış, Küçük Asyadan Sicilyaya kadar farklı sesleri olan yörelerin hepsine hitabeden “Panhellenik” bir beğeni yaratmıştır. Bir yaşam öyküsünde doğum tarihi “65. Olimpiyad oyunlarının gerçekleştirildiği sıralar olarak belirlenir. Kendisi ise, bu tarihi “Pythia oyunları” takvimine göre vermiştir; bu bakımdan doğumu İ.Ö.520 midir yoksa 518 midir; karışmış.* Spor yarışmalarında üstün başarılı oyuncular onuruna yazılan “epinikion-epinisyen” denilen “od – güçlülüğün lirik şiiri” türünün üstadıdır; bu tür şiir kitaplarından, Olympian, Pythian, Nemean ve Isthmian şenlikleri ile ilgili dördü İ.S. II.asra kadar ders kitabı olarak okutulduğundan günümüze ulaşabilmişlerdir. Son dönemin antikite araştırıcılarından biri koral şiirlerini, İskenderiye Kitaplığında muhafaza edilmek üzere 17 kitapda toplamış. Bu kitaplardan biri ilâhilere (humnoi), biri paeanlara (paianes), ikisi ditiramboslara (dithuramboi), ikisi prelüdlere-açılış şiirlerine (prosodia), üçü bakire şarkılarına (parthenia), ikisi mimik danslı şarkılara (huporkemata), biri övgü şiirlerilerine (enkomia), biri ağıt şiirine (threnoi) ve dördü de yukarda söz ettiğimiz zafer odlarına (epinikia) ait. Dördü dışındakilerin ele geçen parçalarından da, içerikleri, yapıları ve sunuş tarzları hakkında yeterli bilgi edinilebiliyor. Ruhsal benzerliğinin de verdiği izlenimle çağdaşı Eskilosla tanışıp arkadaşlık etmesi çok olası. Atina için yazdığı epinikon od’lar içinde Alcmoenidli Megakles ve Nemeia vesilesi ile Timodemos onuruna yazdıkları özellikle etkilidir. Özel yaşamı hakkında biografik kaynak çok kıt. Evlenip iki kız bir erkek çocuk sahibi olmuş. Oğlu Dayfontos da şairliği ve Delfi’deki müzik etkinlileri ile temayüz etmiş ve aynı yetenekde alt soylar yetiştirmiş. Pindaros’un çok ustalıkla işleyip anlaşılır hâle getirdiği dinsel koro şiirleri, paean** ve ditirambos’ların tümünün içeriklerini vermek ozan’ın Dionizos festivallerine genel olarak etkisinden söz edildiği bu yazının amacı dışında.

Ozan, yukarda andığımız 17 koro şiiri kitabından da anlaşılacağı üzere zaten “koral liristliği” ana meslek edinmiş. Bu sanat: izleyicilerin ruhlarını ve düşüncelerini etkileyen dialogları da içeren müzik ve dans kompozisyonu yapmaktır. Kökeni, daha kadîm dönemlerdeki evlenme, cenaze törenleri gibi toplumsal vesilelerle icra edilen dinsel törenlerdir. Ancak, bu törenler, İ.Ö.V. asırdan başlayarak bu spesifik ve işlevsel özelliklerini kaybediyor; hattâ “Tanrı Dionizos’a Saygı Merasimi” olma amacını da aşarak, bunların figürarif ögeleri “Ditirambos” ve “Trajedi”, “sanat için sanat” yaklaşımı ile ana amaç haline gelmiş oluyorlar. Bu da, temelde, Pindaros’un yaratıcılığı ile koyduğu yeni formlarla gerçekleşmiş. Epinisyen odlarındaki öyküsel bütünlük eksikliğine takılan eleştirmenlerin bazıları, müzikal ve lirik güzelliği olan bu türün doğası gereği, içinde bütünlük, tutarlık aranamıyacağını savunuyor; bazıları da, biçimsel bütünlük yok gibi görünse de, bu şiirler dikkatle izlenirse tematik anlamın ve bütünlüğün de çıkarsanabileceğini, zaten arada bir açık biçimde bazı özsözlerle, konuyu toplayan açık mesajların da verildiğini ileri sürüyorlar Ozan’ın aristokrat bir kökeni olması, muhafazakâr gelenekleri sanatına taşımasında bir etken olmuş. Ahlâkiyatçı ve tutucu çevrelere karşı yaptığı kavgalar ve her türlü insanî güdüleri dizginlerinden boşaltan Islak Tabiatlı Bereket Tanrısının kaynağından beslenen sanat pınarı “Dionizos Tiyatrosu”na Pindaros’un sahip olduğu edep düzeyi ile müdahalesi sonucu denge gelmiş; fakat ozan, hiç bir zaman mitleri “dogma” olarak nakletmemiş. Hepsinde kendisine özgür bir eleştiri ortamı hazırlamış. Pythian iv kitabında görkemli bir biçimde işlediği Argonotlar öyküsündeki Iason’un karakterini anlatırken yaptığı gibi ciddî psikolojik çözümlemelere girmiş ve bunlar sahnelendiklerinde seyirciyi derinden etkilemiş.

Pindaros’un ditirambosları dğer türlere göre nicelik bakımından geride kalmışsa da “Atina” kenti için “Mor Taçlı” adındaki ditirambos’un ünü doruğa çıkmış; Atinalılar şükrân borçlarını ödemek için onu 10.000 drahmi nakitle ve Thebai temsilciliği ile ödüllendirmişlerdi.

Biçimsel olarak ölçüde “stanza”yı (kıta = dört dizelik şiir parçası) çok az kullandı. Stetsikhoros’un, İ.Ö.7. ve 6.asırlardan getirdiği (aynı vezinde strofik olan ve strofik olmayan dizelerin peşpeşe geldiği ve farklı vezinde bir epodos’un son sırayı aldığı) üçlü (triadic) kompozisyona ise en yetkin biçimini verdi. En favorisi olan model şiir ölçüleri eski bir kalıp olan “Eolik” ile “daktilo-epitrid”** idi. Bunlar eski Yunanlılarca lirik etkiyi arttırdığı için kullanılıyordu. “Daktilo-Epitrid” “daktil” ve “epitrid” adında iki ayrı veznin aynı şiirde ardarda kullanılmasıdır. Daktil: klasik şiirde bir uzun iki kısa heceden (İngiliz şiirinde bir vurgulu iki vurgusuz) oluşan “iambus-ayak” denilen bir vezin birimidir. (Daktilos: Yunanca “parmak” – “daktilo parmakla çalışan yazı makinesi). “Epitrid”ise üç uzun, bir kısa heceden oluşan ayaklı vezin (Yunanca “epitridos” 4/3 ölçüsünde demek). Yunanlıların “Iambos” dedikleri vezin birimi, dize parçası oluşturduğu için başka dillerde “ayak” olarak isimlendirilmiş; herhalde Fransızca normal “ayak” anlamındaki “jambe” da bu isimden kaynaklanmış.

Pindaros Yunan koral şarkı geleneğini zirve noktasına ulaştırdı. Doğal olarak, paganizmin, özellikle Dionizos kültünün zayıflayıp ortadan kalkacağı İ.S. V. Asra gelinceye kadar “epinikon od” türü işlevini ve özelliğini kaybeder ama buna koşut hamasî sanatta Pindarosun etkisi VXII., XVIII. asırlara kadar sürer; en ustası, XVI.asırda Fransa’nın “Plêiade” sanat grubunun temsilcisi Pierre de Ronsard olan öykünücülerinin onun uslûbu ile yazdıkları şiirler XVII. asırdan itibaren büyük ölçüde, İngiliz şiirini etkilemiş; Abraham Cowley 1656’da yazdığı “Pindarique Odes” adlı eserde bunlara “Pindarik od’lar” ismini veriyor ve bu geleneğin süreceği iddiası ile bu tarzı yeniden inşa ediyor. O ve William Congreve, Mitolojinin soluğunu büyük bir güçle XVI.ve VXII.lar İngiliz sanatına getiren, “Maske” allegorisi ile aristokratların gerçek yüzlerini gösteren, Londra yaşamını mitolojik satir uslûbu ile renklendirerek hicveden karizmatik dramatist Ben Jonson, Thomas Gray, Pindaros’u büyük ustalıkla taklid etmişler; ancak, Dryden’in, Wordsworth’un, Coleridge’in, Shelley’in, Tennyson’un sırasıyla “İskenderin Şöleni”, “Ölümsüzlüğün Dostluğu”, “Hüzün”, “Napoli”, “Wellington Dükünün Ölümü” üzerine yazdıkları yüksek esinli “Pindarik od”ların yüceliğine pek erişememişlerdir.

*Pythia Spor Oyunları: Pindaros’un antik Yunanda çeşitli merkezlerde, çeşitli tanrılar onuruna yapılan spor, müzik festivalleri hakkında yazdığı epinikon türü şiir kitaplarından dördünün çağımıza kaldığından söz ettik. Bunlar: Olimpiyad, Nemea, Isthmia ve Pythia spor ve müzik oyunları üzrinedir. En bilineni Olimpiyadlar: İ.Ö.776 yılında Elis Site-Devletinde Olympia’da Zeus onuruna önce bir günlük başlatılan, sonra süresi arttırılan spor karşılaşmalarıdır. Isthmia Oyunları: Korinthos Kıstağı üzerindeki Poseidon Tapınağında bu tanrı onuruna (Olimpiyat oyunlarından sonraki ikinci ve dördüncü ilkbaharda olmak üzere) iki yılda bir düzenlenen spor ve müzik yarışmaları (kökü kral Sisifos’a ya da Theseos’a dayanıyormuş). Nemeia şenliği: Argolis Nemeia’da bulunan Zeus Tapınağında (Olimpiyadların ikinci ve dördüncü yıllarında) iki yıllık Zeus adına icra edilen spor ve müzik şenliği. Pythia Oyunları: Apollon’un onuruna, özellikle Delphoi’da düzenlenen atletizm ve müzik yarışmaları idi; Olimpiyadların üçüncü yılı Ağustos ayında olmak üzere dört yılda bir gerçekleştiriliyordu.

** Paean (Paeon, Paian, Paion biçiminde de yazılıp değişik telâffuzlarla okunuyor): Burada “neşe ya da zafer şarkısı” türü olarak kullanılan bu sözcük Homeros’un “Iliada”sına göre tanrıların doktoru’na verilmiş isimdir. Bu bağımsız bir tanrı mıdır yoksa Apollo’ya verilmiş lâkap mıdır, bilinmiyor. Hesiodos bu iki kişiliği kesinlikle ayırıyor; son şiirlerinde “Paean”a bağımsız bir sağlık tanrısı konumu veriyor. “Paian” sağaltıcı (tedavi edici) demek; bu anlamı ile andığımız şarkı türünün ilişkisi var mıdır, tam kestirilemiyor; ama “neşe”nin ve”zafer”in sağlığa iyi gelmesi ile de bir münasebet kurabiliriz.

Dionizos festivallerini zenginleştiren lirik şiir kompozitörlerinden söz ederken, Bakkilides’in dayısı SİMONİDES’e değinmemek haksızlık olur. Dionizos festivalleri çerçevesinde, Pindaros’un sanat gücü bakımından başını çektiği büyük üçlü içinde diğerlerinden yaşca çok büyük olan Simonides yazın tarihinde Olimpiyad oyunları galipleri için yazılan “epinikon odları”nın yaratıcısı ve “epigram’matist” (hicviye, nükteli kısa şiir yazarı) olarak yerini almıştır. Doğum tarihi: İ.Ö.556, doğum yeri yeğeni ile aynı (Keos’da Iulis kenti). Doğduğu yerde müzik ve şiir kompozisyonu dersleri almış olmakla birlikde kariyeri için bir ufuk göremediği Iulis’den, genç yaşta, yaşamının büyük bölümünü geçirdiği Atina’ya göç ederek, sanat koruyucusu Hipparkus’un sarayına girmiş; ilk önce Apollo festivalleri için paean’lar yazmış. Hipparkus’un öldürülmesinden sonra Teselya’ya giderek ünlü Scopadae ve Alueadae ailelerinin himayelerine sığınmış. Son dönem yazarlarının yaptıkları alıntılar ve göndermelerden, onun Atina, Krannon, Larissa ve (İ.Ö.470’de ölüm yeri olan) Sirakuza tiranları himayelerine girdiği de anlaşılıyor; zaten bir ün’ü de sipariş üzerine ücret karşılığı şiir yazan ilk Yunanlı olmasından, şairlikde profesyonelliği icadetmesinden geliyor. Ama yeteneği onu sadece himayeye muhtaç etmemiş; İ.Ö. 520 Olimpiyatlarında başarı gösteren bir sporcu için yazdığı epinikon’a karşı aldığı ödül bu alanda bir ilk olarak kayda geçmiş. Atina’daki ditirambik yarışmalarda sık sık kazandığı parasal ödüllere karşın, şiirin tanrılara ve kahramanlara karşı kutsal bir görev olduğu yolundaki manevî inancını daima vurgulamıştır; elde kalmış koral lirik parçalarından, Termopilay’da, Salamis’de savaşmış olanların onuruna yazdığı şarkı parçalarından ve Platon’un “Protagoras”ında alıntılanmış olan (ozanın Krannon’lu Skopas’a verdiği) nasihat şiirinden bu anlaşılıyor. Ona çok ün kazandırmış epigramlarından günümüze kalmış olanlar çoğunlukla mezar kitâbeleri ve benzer anıt yazıları olarak hazırlanmış. Bu alandaki büyük başarısı taklidlerinin de çıkmasına da yol açmış. Elde kalan şiir parçaları, “şiirin sözlü bir tablo”, “sanat eseri bir resmim sessiz bir şiir” olduğu benzetmelerine hak verecek yetkinlikde. Doğuşdan Ionyalı olan bu sanatçı, Panhellenik ülkülere bağlanmakda gösterdiği aşamada, tutucu bir Thebai’li olan Pindaros’a üstünlüğünü göstermiştir.

EKKLESİA(Toplantı) : Dionysianın önde gelen festival kompozitörleri hakkında bu kısa bilgilerden sonra, festivalin ertesi günü, gösterilen yönetimin değerlendirilmesi ve gelen şikâyetlerin incelenmesi için yapılan toplantıya değinelim. “Ekklesia”* denilen bu toplantıda, şenliğin başarısına katkı verenler onurlandırılırdı. Bunu izleyen dolunay gecesi, Baba Zeus’a ait küçük bir festival olan “Pandia – Tüm Parlaklık)” şenliğinde Zeus’le birlikde “Tüm Parlaklığı temsil eden kızı “Pandia” ve “Ay Tanrıçası” Se1ene de (Lât. “Luna” ya da “Diana Lucifera-Işık Getiren Diana”) kutlanırdı. Tüm insanları duygulandırdığı için Dionyisa’yı düzenleyenlerin değerlendirme toplantısı yapmak için, özellikle onun göründüğü geceyi seçtikleri “Dolunay” mitolojide de çok zengin biçimde işlenmiş; Selene’nin, İ.S.II. asırda İtalyada bulunmuş olup Louvre Müzesi, Daru Galerisinde sergilenen, onu (Argonotlar mitinde andığımız) Dioskur kardeşler Fosforos (Sabah Yıldızı) ve Hesperos (Akşam Yıldızı) ile birlikde gösteren mermer sunak üstündeki kabartması ile “Luna”nın Vatikan Müzesindeki “meşale taşıyan” heykeli bu tanrıçayı betimleyen en güzel eselerdendir (Fosforos : “Işık-getiren” (Yun. “faos”= ışık, “ferein”= getirmek); karanlıkda ışıldayan kimya element’i “fosfor” sözcüğünün kökeni).

Şimdi, Dionysia dışındaki önemli festivallere, öncelikle Simonides’in emeğinin geçtiği Apollon şenliklerine ve Atinalıların en sevdiği mitoloji kahramanı Theseos onuruna düzenlenen Theseia’ya geçelim:

THARGELIA: Deloslu Apollo ve ikiz kardeşi Artemis adına, onların doğum yıldönümünde (Thargelion ayının 6. ve 7. günleri “24–25.Mayıs”) düzenlenen önde gelen Atina festivallerindendir. Temelde, günahlardan arınma için kefaret ödemelerinin öngörüldüğü bir tarımsal şenlikdir. Çok eski dönemlerde inanç sahipleri, minnetlerini göstererek yakınlığını kazanmak için, en azından tarlalarına bir hastalık belâsı ya da afet getirme gibi şerrine uğramamaları için Tanrıya, ilk aldıkları ürünlerden verirler. Şenliğin ilk günü Akropolis’de Demeter’in Klotho’sunda*** bir koyun ve bazen de Moira’lara bir kuğu kurban edilirdi. Fakat bunu izleyen törenler daha ilginçdi; “Pharmakoi**** – günah keçileri” olarak bulunabilmiş en çirkin iki adamcağız, biri erkekler, diğeri kadınlar uğruna (bazıları ikincisinin kadın olduğunu söylüyor) kurban edilmek üzere seçilirdi. Zavallılar, kurban edilme günü, boyunlarında incir dizili kordonlar asılmış vaziyette ve incir ağacından yapılmış değneklerle cinsel organlarına vurularak bir sahil infaz mahâlline çıkarılır; orada ölümlerine kadar taşlanırlar; sonra cesetleri yakılır, denize atılırdı (ya da gübre olsun diye toprağa verilirdi). İnsan kurban ederek kefaret ödeme, sonraları daha yerini daha yumuşak uygulamalara bıraktı; örneğin, Leucas’da her yıl, günah keçisi olarak seçilen suçlu biri, yüksek bir kayanın üzerinden denize atılırdı; ancak, adamın düşmesinin yaratacağı sadme, vücuduna bağlanan canlı kuşlar ve kalın tüylerle denetime alınır; ayrıca düşeceği nokta civarında sandallarda gözetleyiciler beklerdi. Bunlar suya düşen adamı alıp kent dışına kadar çıkmasına nezaret ederlerdi. Massilia’da, salgın hastalık ya da açlık gibi bir afete maruz kalındığında, kentin en yoksullarından bir gönüllü, bir yıl boyunca kamu hesabına beslenir; kefaret zamanı gelince kutsal giysiler kuşandırılır ve lânet ve beddua avazeleri arasında kent sınırı dışına çıkarılırdı.

PUENEPSİA: Phoebus (Parlak) Apollo, Helios (Güneş) ve Horai (“Saatler” ya da “Mevsimler”)**** gibi tüm güneş tanrılarını onurlandıran; güz meyvelerinin toplanmasını ve ekin ekmeyi kutsayan bu festival yılın döngüsü ile ilgilidir. Pyanepsion (Ekim) ayının 7. gününe ratsgelmesi Thargelia zamanı ile yıl döngüsünü dengelediklerini, yılı yarıya böldüklerini ifade eder. Puenepsianın sözlük anlamı “puanon-epsein = fasulyaları kaynatmak” imiş (“puanos” çeşitli Helen lehçelerinde daha farklı söylendiği gibi bugünkü Rumcada aynen Türkçedeki “fasulya” sözcüğü kullanılıyor). Bu şenliğin ana töreni; fasulya ile bakliyat, tahıl çeşitlerinden bir “türlü yemeği” (Panspermia – Bütün tohumlar) yapılmak üzere kazanda kaynatılıp bunun, güz hasadının ilk ürünlerinden armağan olarak, meyve ve sebzeleri olgunlaştıran güneş tanrısı kimliği ile Apollo’ya ve Hora’lara sunulması idi. Bunun dışında şenliği renklendiren (özellikle ürün veren üç ruhu simgeleyen “eiresin” gibi) çok ilginç törenler gerek Plutarkhos gibi ilk çağ tarihçilerinin (Theseos gibi) yapıtlarında gerekse W.Mannhardt gibi modern araştırmacıların çalışmalarında ayrıntıları ile veriliyor. Etiologlar (nedensellik araştırıcıları), Girit’e sefer yapmış olan ve bu festivallerde de Yunanistana dönüşü kutlanan Theseos mit’ine dayanarak, bütün bu sunum törenlerini Girit geleneklerine bağlıyorlar. Theseos öyküsünü ve “Theseia” denilen şenliği anlatırken bunun üzerinde duralım.

*Ekklesia: Eski Yunanca: “çağrılı kişilerin toplantısı” anlamına geliyordu; şimdi “kilise” demek yani, ictima edilen yer, cemaatin toplandığı yer anlamındaki “cami”nin tam karşılığı.

**Moira’lar = Kader tanrıçaları (Lât. “Parcae” ya da “Fata”- İng. “Fate-Kader” bu sözcükden gelir) : Zeus ve bir dişi titan olan Themis’in üç kızı. “Klotho” en küçükleri (Yunan mitolojisinin çelişki cilvelerinden olarak en yaşlı tanrıça) iplik eğirirdi (kader ağlarını eğiren); Lakhesis (Dağıtan) kaderi dağıtır, Atropos (Amansız, Dönülmez) ömür ipliğini keserdi. “Demeter Klothosu”: Demeter’in kader tapınağı olsa gerek.

***Pharmakos, “günah keçisi” anlamını sonradan değiştirerek “zehirleyen, büyücü” demek oldu; bu sözcükden türetilen “Farmakon” da sihirli bir öz ya da ilaç anlamına gelmeğe başladı; “Eczacılık, İlâç Bilimi” olan “Farmakoloji” buradan kaynaklandı.

**** Hora’lar (Horai, Horae) : Gene Zeus ve Themis’in (eski Yunanda “bahar, yaz ve kış” olmak üzere üç adet olan) mevsimlerin temsilcileri, Thallo (tomurcuklanma), Auxo (büyüme) ve Carpo (olgunlaşma) adındaki kızları. Sonradan, Eunomia (Sağlıklı Düzen), Dike (Adalet) ve Eirene (Barış) isimleri ile toplumda yasa ve düzeninin de temsilciliğini üzerlerine alarak hem Doğadaki üretimin hem Toplumdaki istikrarın denetimcisi oldular.


Mayıs 29, 2007

DEMETER (Lat. CERES) : Kronos ve Rea’nın kızları, Zeus’un kız kardeşi olmasına karşın Olimposlu 12’ler arasında girmediğinden söz etmiştik; Homer’in eserlerinde de sözü pek edilmez. Fakat Miken uygarlığının en önemli kentlerinden Pylos’da İ.Ö.XIII. asırdan kalma “Linear B” yazısı ile kazınmış bir tablette adı bulunduğuna göre çok eski bir tanrıça olduğu muhakkak. “Toprak Ana” ve “Bereket” tanrıçasıdır; adının “arpa”nın Giritçe biçimi olan “zeiai”den bozma “tahıl ana” karşılığı “deai”den geldiği ya da Yunan öncesi “Ge” olarak bilinen “toprak ana”nın Yunanca karşılığı “da”dan geldiği sanılıyor. Bir özelliği de Yeraltı tanrıçalarından (chthonia) biri olmasıdır; bunun işareti olarak tasvirlerinde elinde.yılan bulunurdu. L.R. Farnell’e göre “Melania – Kara hatun” ve “Eryns – intikam alan” Demeter’in Yeraltının “Arz Tanrıçası” olarak lâkaplarıdır. Fakat kindarlığı, aşağıda tanıtılan erinya’larınki gibi vahşiyane değildir. Gaia’nın (Yer) yakını olup yerle ilişkilerini ondan almıştır. Hellen kültleri karmaşasında, bazen Rea-Kibele ile de özdeşleştirilirdi. Kendisini, kızı Persofene’nin yeraltına kaçırılışı öyküsüne ilişkin olarak daha geniş biçimde tanıtacağız. İ.Ö.IV. asırdan kalma ve kızının kaybı için yas tutarken betimlendiği başyapıt Knidos Demeter’i British Museum’dadır. olymdemeter.jpgbereket tanrıçası


IPallas /Athena

Mayıs 29, 2007

olymathena.jpgzeka tanrıçası

PALLAS ATHENA (Romalılarda Minerva) : Bu tanrıçanın annesi yoktur; tümden giyimli ve zırhla donanmış olarak babası Zeus’un alnının yarılması ile fırlayıp yaşama geçmiştir. Bazı lejandlara göre ise, Zeus, kendi babası Kronosunkine benzer bir akıbetten endişe ederek evlât sahibi olmak istememiş, ilk karısı METİS’i yutmuş. Bir zaman sonra dayanılamıyacak şiddette baş ağrılarına uğrayınca oğlu Hefaystos (Afrodit’in kocası) balta ile onun alnını yarmış; Atena o şekilde dünyaya gelmiş. Ancak bu tanrıça Yunan’a daha önceki uygarlıklıklardan geçmiş; kimliğinin temeli hakkında çeşitli kuramlar var; bu bakımdan da ona çok değişik nitelikler ve işlevler üstlendirilmiş; Onun hakkında da Sanskrit mitoljisindeki “Tanyeri tanrıçası –EOS” gibi, doğumu sırasında tüm atların kendiliğinden dizginlenmesi ve altın renginde kar tipisi çıkması gibi benzer öyküler söylenmiş; Minos uygarlığında ev korumacılığı ve kadın görevlerinin patronu iken Ilyada’daki tanımı acımasız bir savaş ilâhesi olduğu şeklindedir; Troya savaşı sonunda, Akalıların “tahta atı” yapmalarına yardım etmiş; başka şiirlerde ise, salt dış düşmanlardan yurdunu ve devletini savunan sağduyulu bir kahraman kızdır. Adı verilen Atina kentinin tanrıçası olarak önde gelen işlevi, medenî yaşamın, el sanatlarının, madenciliğin, tarımın koruyuculuğu, kadınların çalışmasının gözeticiliğidir. Atina kentine verdiği en makbûl armağan barış simgesi zeytin ağacıdır. Çömlekçi çarkını, duvacı ve marangoz gönyesini, atları insanların kullanımına vermek için onları denetime almaya yarayan gem’in mucidi olduğuna inanılır ve bu nedenle “hippodamia = atları ehlileştiren” diye anılır. Zeus’un en gözde evlâdı idi; ona savaşlarda kullanması için, Atena’nın öldürdüğü Medusa’nın başı ile süslü kalkanı ve mızrak olarak yıldırımı emanet etti. Yunan efsanelerinde “Gorgo” ya da “Gorgon” denilen üç dişi canavardan biri olan “Medusa” süslü kalkanı gören en güçlü ordular bile hezimete uğrarmış. Atena’nın sembolleri: kalkan, mızrak, baykuş ve zeytin dalıdır.

Atena’nın Pallas niteliği ile anılması “dev Pallas”ın derisinden yapılma bir zırhla görünmesindenmiş; kimi söylentiye göre de bu zırhın derisi keçi Amaltea’ya aitmiş.

Atena, sık sık tarif edildiği “krimation – gri gözlü” sıfatı bazen “şimşek gibi çakan” olarak da çevrilebilir. Üç bakire tanrıçadan biridir ve onların şefi durumundadır; bu nedenle “Partenos = Bakire” ya da “Athenea Kore – Atinalı genç kız”, bazı yerde de “Atinalı bakirenin” kısaltılmışı “Attik” diye anılır. Klasik çağlardan itibaren şiirlere erdem’in, mantığın ve iffetin somut örneği olarak geçmiştir. Babası Zeus’un alnından çıkması “mantığı” ve “zeka”yı simgelediğini gösteriyor. Ozanlar onun kişiliğini mistik bir kült’ün kaynağı değil de, üretime, verime, toplumsal dayanışmaya ve kent korumasına yararlı etkinlikleri ile faydacı ilkeleri olan bir fikirler bütünlüğüne dayanan bir manevî inanç odağı olarak işlemişlerdir; feminizm’in ilk bayraktarı olduğunu da kabûl edebiliriz. Gilbert Murray “Five Stages of Greek Religion – Yunan Dininin Beş Aşaması” adındaki eserinde “İyonya için (Delos adasında doğduğuna inanılan) Apollo ne ise Atinalılar için (hatta fazlası ile) Atena da odur; ancak, Atinada, (Giritlisinden, Kuzeylisinden İyonyalısına kadar) kuşkusuz, yabancı unsur da vardı; hepsi onu Tanıçaları olarak benimsemişlerdi. Bu bakımdan tarihde de, edebiyatta da aynı kişilikle görünür” diyor. Bir de farklı Elenik topluluklar bu tanrıçanın belli bir özelliğini öne çıkarıyorlar; örneğin eski Akalılar (Achaioi) onu, Zeus’un kızı, savaşçı kimliği ile “yıldırım-bakire olarak tanıdıklarından “Atena” ya da “Atina”lı dememişlerdir.

Eski Yunanlılar tapınaklarına adadıkları tanrılara göre değişik isimler verirlerdi; bir grup tanrı için inşa edilen tapınaklar “ieron” adını alırdı (ieron ton muson gibi); tüm tanrılara adanmış tapınağa “Panteon” denirdi (“pan” tüm, hepsi demek; “teon” da tanrılar. Panteon aynı zamanda bir toplumun içindeki tüm seçkinler grubuna deniyor). Bazı tapınaklar ise adandıkları tanrının (ya da tanrıçanın) ya da onun bir niteliğinin ya da özelliğinin adını alır. Atena’ya adanmış tapınaklara “Athenaion- Atena’nın tapınağı” ya da “Partenon” yani “Bakirenin tapınağı” deniyor. Athenaion daha çok, Atinada hatiplerle şairlerin yapıtlarını okumak için toplandıkları tapınakdır. Erekteion ve küçük Atena Nike tapınağı dışında Atinada Akropolis üzerinde pek çok Atena tapınağı yapılmıştır. Zamanımıza kalan tek “Partenon” örneği, Akropolis üzerinde, Solon devrine doğru yapılıp M.Ö.488’de yıkılan eski “Atena tapınağı” ya da “Hekatompedon – Yüz öküzlük kurban tapınağı” yerine biraz daha güneyde inşaatına başlanıp da Pers akınları üzerine yıkılan ve bunun temelleri üzerinde M.Ö. 432’de inşa edilen Perikles Partenon’udur. İnşası ünlü Faydias ve yardımcıları İktinos ve Kallikrates tarafından üstlenilmiştir. Osmanlıların Atinayı zaptından sonra camiye dönüştürülmüş; 1687’de Atinanın denizden Venediklilerce kuşatılması sırasında cephanelik olarak kullanılan tapınak bombardıman sonucu ağır tahribat görmüştür. 1802’de Lord Elgin’in (hemen hemen tamamını) Londra’ya taşıdığı heykeller ve frizler bugün British Museum’un en geniş galerilerinde özenle sergilenmektedir.

Eski Yunan şenliklerinde ya da dua alaylarında yer alan genç kızların oluşturduğu koroya ve bu koronun söylediği lirik şiire bakirelerin türküsü anlamında “Partheneion” denirdi. “Partenos” botanik bilimine bakire çiçeği anlamında “parthenium” zoolojiye bakire kelebeği anlamında “parthenos” isimleri ile girmiştir.

Atenanın eşeysiz doğması ve bakire olmasının verdiği esinle, biyolojide “Partonegenez” denen döllenmesiz üreme çeşidi ve “Partonekarp” denilen döllenmesiz meyve türü vardır. Boston ve Virginia sarmaşıklarının da dahil olduğu bir üzüm ailesi grubuna “Parthenocissus” adı verilir


/Apollon

Mayıs 29, 2007

olymapollo.jpggüzel sanatlar ve müzik tanrısı
FOEBUS APOLLON (ya da APOLLO – Lâtin karşılığı da aynı):Homeros’un destanlarından itibaren, insanları, eylemlerine göre, uzakdan ödüllendirip, cezalandırdığı söylenen Apollon, vekarı ile tanrılarla insanlar arasındaki mesafeyi simgelediği için Olimpos’un (Zeus ve Atena ile birlikde) en saygın ve etkili tanrılarından kabûl edilir. Yunan inancına göre Zeus ve Leto’nun, Delos doğumlu oğullarıdır. Pek çok işlevli ve hünerli Apollon, Yunan şiirinde: altın lir’ini çalarak tüm Olimpus’u şenlendiren virtüöz bir müzisyen; Musaların koro şefi; eğlence meclislerinde “gümüş kâse”nin efendisi; okunu en uzak mesafelere fırlatan bir kemânkeş (yay çeken); insanlara yara sağaltmayı, hastaları iyileştirmeyi öğreten usta bir hekim, aydınlık ve güzel yüzlü bir tanrı idi. Bütün bu güzel hasletleri üzerinde, kâlbinde hiçbir karanlık köşe olmayan “Işık Tanrısı” ve “Doğruluk Tanrısı” idi; dudaklarından asla aykırı bir söz ve yalan çıkmazdı.

Parnassus Dağı eteklerinde Apollon’a adanmış kehânet merkezi olan (alınlığında “kendini tanı” aforizmasının bulunduğunu daha önce aktardığımız) Delfi (Delphoi) tapınağının felsefedeki yeri çok dikkat çekicidir. Delos’dan, bir Girit gemisine yunus görünümünde sıçrayıp, gemi mürettabatını alarak Pytho’ya gelen Apollon bu civarın koruması olan “Python” adındaki dişi yılanı öldürmüş; kehânetini bölgeye kabûl ettirmiş; bu münasebetle “Pitian” lâkabı almış. Pytho, bundan böyle delphis (batı dillerinde dolfin – yunus) sözcüğünden “Delphoi”ya dönüştürülmüş. Apollon’un Girit kültü buradaki Gaia kültünün yerini almış. Bu kutsal mevki, faâl döneminde dünyanın merkezi sayılır ve öteki tapınak ve zaviyelere göre üstünlüğü tartışılmazdı. Salt Yunanistandan değil başka ülkelerden de gelen hacıların ziyaretgâhı idi. Yanında Sefissus ırmağı ve Kastalya pınarı gibi kutsal sular bulunan bu kehânet merkezinde gerçeklere ulaşmak isteyenlerce yöneltilen sorular, transa geçen bir rahibe tarafından yanıtlanıyordu. Yüksek bir kayanın üzerindeki bir tripoda (üç ayaklı tabure) oturan rahibe, bu kayanın yarığından çıkan bir buhardan etkilenerek transa geçiyordu. Kâhin rahibelerden en ünlüsü “Pythia” idi.

Apollon, gene Yunan şiirinde “tüm tanrıların en Yunanlı olanı olarak” benimsenmişti. Ne var ki, Kiklad Adalarından küçücük Delos’da doğduğu için “Delian – Deloslu” epitet’i (lâkabı) verilen bu tanrı’nın annesi Leto’nun (Latona) kökeninin Küçük Asya (Anadolu) olduğu büyük olasılık. “Leto” Likya dilindeki (kadın demek olan) “Lada”ya benziyor. Apollon’u bazen “Letoides – Leto’nun oğlu” diye anıyorlardı; oysa babaerkil Yunanlılar anneye bağlantılı hitap tarzı kullanmazlardı; bu, muhatabı hafife almak olurdu: ama, anaerkil Likyalılara göre bu doğal bir hitap şekli idi; ayrıca, o zamanlar Delosluların kışlarını (Işık Ülkesi demek olan) Likyada geçirdikleri biliniyor. Deloslu bir tanrı olarak, Kiklad arkipelagiosu’nda (adalar denizinde), Apollon’un, denizde yolunu kaybetmiş adalılara, bir yunus’a dönüşerek sahile çıkmalarında rehberlik ettiğine inanılırmış. Onun Patara doğumlu olduğunu da ileri sürenler de var. Likyalı ozan Oten’e atfedilen bir ilâhide Apollon ve kendisi gibi okçuluk ustası ikiz kardeşi Artemis ululanıyor. Bu nedenle onu Lykegenos (Likyalı) diye niteleyenler de vardı; fakat daha çok “Lykeios” diye anılması tereddüde yol açmış; çünkü bu isim kimine göre “Işık Tanrısı”, Apollon’un sürüleri kurtlardan koruyan tanrı olduğunu nazara alanlara göre ise “Kurt Tanrı” anlamını içeriyordu. Silâh yapım ustaları Kiklopları öldürdüğü için Zeus’un, ceza olarak Teselya kralı Admetos’un hizmetine seyis ve çoban olarak verdiği Apollonun lâkaplarından biri de bu münasebetle “Nomios – Çoban”dı. İyonyalı Homeros’a göre de Helen değildi; Troya’da Hektor’a destek vermiş; Akalıları veba salgını ile perişan etmişdi (hastalık sağaltıcı olduğu gibi salgın çıkarma yeteneği de vardı). Okunu Olimpusa doğrulttuğunda (Zeus ve Leto dışında) tüm tanrılar titreyerek ayağa fırlarlarmış. Oysa, Apollon bir yanı hekimliği, yargıçlığı, bekçiliği, ışık saçması, bitkileri koruması, müzik severliği ile bir şefkât ve güzel duygular tanrısı olması… İşte, burada belki bir insanın içindeki ikileme de gönderme yapılıyor; elinde “yay” olan tasviri ile ölüm, korku, kuşku, uzaklık duygusu yaratan sert savaşçı yanını, elinde lir’i bulunan tasviri ile ise kişiliğinin zarif, duygulu, rikkat dolu ve nazik yanını betimliyor. Delosdaki özgün adının ne olduğu pek bilinmiyor; Delfi’deki benzer bir tanrıya Apellôn denirmiş; bu ismin de, Spartalıların kent kurultayı “Apella”dan türediği sanılıyor; Apellôn “kurultay başkanı” demek; Apollon adı da bundan bozma olsa gerek. Yani Zeus’un Aka’lı Gök-Tanrı olmasına karşı Apollon karma bir kültürün ürünü; hattâ bazı eski kaynaklara göre, bir yanıyla açıkca, “Kuzey Rüzgârı”nın ötesinde (Hiperborean) ebedî ışık ve bolluk diyarında yerleşik varsayılan bir toplumun bireyi… Yunanlıların bildiği sınırların ötesinde, Kuzeyin en uç noktasına kadar giden kutsal yolda, tapınak tapınak dolaşarak bilgelik kazandığına inanılan çok yönlü bir ilâhî yönetici… Hattâ, yılan Piton’u öldürmesi ile ilgili “Stepterion” denilen Delfik ritüelin Kuzey geleneğine dayandığını ileri sürenler var. Heloxia adındaki kutsanmış adada Apollona tapınanların da bir zamanlar Yunanistana amber ihracatının yapıldığına ve şarkı söyleyen kuğuların yaşadığına inanılan Heligoland’dan geldiği söyleniyor.

Apollon, Hitit kökenli de olabilir; onun adına düzenlenen festivallerdeki belli ritüeller ve özellikle şenliğin, ayın 7. günün rastlaması Babil törenlerini de hatırlatıyor. Öte yandan, toplumsal ilişki biçimleri ve tavırları gelenek olarak geriye anaerkil Egeli Kuros’a uzanıyor. Kuros, çeşitli uygarlıkların etkisini taşıyan genç erkek figürüdür; bu modelin ortaya çıkışı, arkaik dönemde, Yunanlıların Mısırla tecimsel ilişkilerin yoğunluk kazandığı bir zamana rastlar. Bu figürlerin büyüklerinin Yunanistanda yapılmaya başlanması İ.Ö. 615-590 arasıdır; Mısırdaki benzerlerinin tersine dinsel amaçlarla yapılmıyordu ve Mısır gibi binlerce yıl boyunca aynı modelin muhafaza edildiği figürler değildi. Ama, ilk örnekler: cepheden görünmeleri, geniş omuzlu, ince belli, arkaik tebessümlü olmaları gibi belli normlarla vücuda getirilirlerdi; mezar taşı benzeri anıtsal bir işaret olarak kullanıldıkları gibi, yerel bir kahramanı ve özellikle Apollon’u simgelerlerdi. Kuros figürlerinden başlayıp, M.Ö.V. asırda yapılan (İtalya’nın Toscana bölgesinde)Piombino Apollonundan geçerek bugün Vatikan müzesindeki en yetkin sanat eseri olarak vücuda getirilmiş Apollo Belvédere heykeline kadar Apollon tasvirleri atletik genç erkek güzelliğinin modeli olmuştur. ,

Foebus (parlayan, ışıltılı) lâkabı ile Apollon bir güneş-tanrı’dır ve Delosda İyonyalıların baş tanrısıdır. Ama, tarihçi Herodotos’u bakarsanız, İyonyalılar da Atina’dan kovulmuş kabile ve kent topluluklarıdır ve Atina’da Pyanopsia (ekim-kasım) aylarında düzenlenen Apaturia geleneğini sürdürmüşlerdir. Ortak ilişki şenliği anlamına gelen bu etkinlikde kabileler ortak konular için danışma toplantıları yaparlardı. İşte, Delos da, İyonyalılarca, Apaturia’nın icra edildiği ve cedleri kabûl edilen Apollo Patrôos’a (Apollo Baba’ya) tapınılan kutsal bir mekân olarak tanınmıştı.

Apollonun hekimlik yeteneği Koronis’den olan oğlu sağlık tanrısı Asklepios’a geçmiş. İnsanları yargılama ve tedavi gücünü birlikde kullanarak, en yakınlarının canına kıymış kanlı katillerin bile, telkinle ruhlarını arındırırmış.

Doğa ile fazla içli dışlı olmamasına karşın bazı çevrelerce tarımsal bereket tanrısı, bitkilerin ve sürülerin koruyucusu olarak da tapılıyordu; bazı hayvanların tecavüzlerini önlediği ve bitki yaşamını tehdit eden hastalıkları engellediği için “Smintheus”(fare öldüren), “Panopian”(çekirgeleri kaçıran), “Erythibios”(pas hastalığını yok eden” gibi çeşitli isimler almıştı ve gene bu işlevleri bağlamında, genel olarak “Alexikakos – kötülüklerin engelleyicisi” olarak anılıyordu. Yunan öncesi bir tarım tanrısı olan “Hyacinthus”u kazaen öldürmüş; onun kült’ünü devralmış. Gene Apollon onuruna yapılan Karneya festivali de, daha önceki Karneyos ya da Karnos adlı tarım tanrısının kalıtı… Buğdaydan ekmek imâlini de Apollon’un verdiği ilhama bağlıyorlar.

Simgeleri: kurt, yunus, karga, kuğu, zeytin ağacı, defne ve palmiye olan Apollon’a adanan tapınaklar, en ünlüleri Delos ve Deflidekiler dışında Korinthos, Figalya ve ülkemizde Didim, Side ve (izi çok az kalmış durumda) Patara’da bulunuyor.

Satir Marsiyasla müzik yarışması, Kral Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına dönüştürmesi, en büyük aşkı Defne, annesi Koronis, aşkını reddeden Kassandra ile ilgili yaygın öyküleri ayrıca anlatacağız. Romalıların tanıdığı Apollon’a ise Latin mitolojisine girerken değineceğiz.

Sonuç olarak kökeni hakkında rivayetlerin, işlev ve marifetlerinin kesreti oranında çok sayıda epitet (lâkap) ve simge taşıyan tanrının isminin daha sonraki zamanıların kültür ve dillerine girmesi doğaldır. Zooloji biliminde “Parnasius Apollo” adı verilen, Apollon kelebeği ya da bu tanrının en ünlü tapınağının Parnassus dağında olmasından mülhem “Parnassius kelebeği” olarak tanınan bir kelebek türü vardır. Amerikalıların “Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı”nın (NASA) Ay’a iniş çalışmalarına “Apollo Programı” ve bu program çerçevesinde sıra ile gönderdikleri uzay araçlarına da numaralandırarak aynı adı verdiklerini biliyoruz. Bu isim ışığı ve gücü simgelediğinden bazı Yunan ve diğer batı kültürlü ailelerin soyadlarına girmiştir: “Apollodorus – Apollodore”(Apollo’nun bağışı – doron= bağış, doroein= bağışlamak, vermek), “Apollonios”, “Apolinaris – Apolinaire” (Apollondan, Apollonun soyundan) gibi…