DÜNDEN BUGÜNE UNUTULMAYAN EFSANELER

Mayıs 29, 2007

achilles101.gifACHİLLES

atlas051.gifATLAS

midas04.gifMİDAS

pan11.gifPAN

Dönelim Pan’a; “Orpheus” öyküsünde müzisyenliği ile rol alacağı için bu yanından söz edelim. Gene Ovidius’un naklettiği bir öyküye göre, Pan kırlarda dolaşırken “Syrinx” adında bir nimfaya gerçekden aşık olur ve peşine düşer; büyük korku içinde kaçan kız tam yakalamak üzere iken kardeşleri nimfalar tarafında bir küme kamış haline getirilir. Sevgilisine kavuşmak azminde olan Pan “gene de benim olacaksın.” diyerek bu kamışlardan yanyana birleştirilmiş flütlerden (bugün de “Syrinx” adını taşıyan) bir tür armonika icad etmiş ve perinin flütlerden çıkan sesi ile hasretini gidermeye çalışmış. Virtüözü olduğu bu enstrümanla girdiği müzik yarışmalarına çeşitli öykülerde rastlayacağız.

procrustes07.gifPROCRUSTES

prometheus09.gifPROMETHEUS

Prometheus ise “Pro = ön” ve “merimna = düşünce” sözcüklerinden türemiş olup “Ön görüşlü – ileri düşünceli” demektir. Öc alma demek olan “tisis” masdarından geldiğini de söyleyenler var ama bunu da ben pek isabetli bulmuyorum. “Pro” zamanımızda her dilde kullanılyor (doğması olasılığı olan bir sorunun çaresinin baştan düşünülüp önlem alınması anlamına gelen “pro-aktif” gibi). Dizimizin başlarında sanat perilerinin annesi “Mnemosine”yi tanıtırken, bunun Yunanca bellek anlamındaki “mneme” ile ilgili olduğundan söz etmiştik (Lat. memoria, Fr. Mémoire, İng. memory ; “anıt” demek olan Lat. memento, monumentum batı dillerine “monument” olarak geçmiştir). Yunanca “Mne” ya da “me” kökü, salt, belleği değil pek çok zihinsel etkinliği anlatan kavramın türemesine yol açmış (zaten sanat perileri de çok çeşitli zihinsel beceriyi temsil ederler); bu bağlamda Yunanca “merimna”, Latince “mens” düşünce, akıl demektir; “mental = zihinsel” sözcüğü de oradan gelir.

Yunan kültürünün kökenleri ile ilgili bir anektod’a değineyim: İ.Ö. VI. Yüzyılın tanığı olan, çok güçlü belleği ve keskin gözlemcilik yeteneği ile ünlü, tarihçiler piri Bodrumlu Herodotos “Historie’sinde, Mısır’ı gezerken bu ülkeye hayat veren Nil ırmağının her yıl düzenli taşkınları dikkatini çektiğini, bunun nedeni hakkında Mısır yerlileri ve rahiplerinden görüş almak istediğinde kendisine Mısır tanrılarının öykülerini anlatma dışında bir yanıt verilemediğini yazar. Kendi aklını kullanarak taşkınların doğal ve rasyonel açıklamalarını yapmaya çalışır; doğallıkla, hidroloji ve klimatoloji konularında o zamanki bilimsel verilerin yetersiz olması isabetli bir kuram yapmasına elvermez. Ancak, Herbert J.Müller, onun rasyonel arayış yolundaki tavrının Yunan pozitif düşüncesinin ve bilimdeki başarısının çıkış noktası olması bakımından çok değerli olduğunu vurgulamaktadır. Ne var ki, binlerce yıl süren, her bilim dalında göz kamaştıran başarılar kaydeden Mısır uygarlığı sahiplerinin rasyonel düşünceden yoksun olduklarını nasıl düşünebiliriz. Mısır’da bilim ve kültür, Polonyalıların çevirdiği “Firavun” adlı filmin, daha önce hesapladığı “güneş tutulması” olayı ile halkı gizil güçlerine inandıran Amon rahibi pasajında görüldüğü üzere ezotorik (bir zümre tarafından anlaşılabilen, mahrem, kapalı devre) bir etkinlikdi. Bilim, dinle örtülüyor; din, üretimi sağlayacak bir teknoloji olarak kullanılıyordu; savaş esirlerinin, kölelerin yanında, firavunlar ya da rahipler yararına can siperane hizmetin cennet kapılarını açacağı inancına koşullandırılmış büyük kitlelerin istismarına dayanan politik teknoloji… Okur-yazarsız büyük kitleler bir yana, bilim, belli bir zümre dışındaki okumak isteyen insanların da hizmetine açılmıyordu; bu amaçla fonetik (ses simgeleri harflerden oluşan) alfabeler değil, (hiyeroglif, kuneiform-çivi yazısı, çin yazısı gibi) ideogramlar (fikir yazıları) kullanılıyordu ; çünkü bu tür alfabelerin ögelerine farklı anlamlar verilerek aktarılması olanağı vardı. Yoksa, fonetik alfabe icadı düşünülememiş değildi. İ.Ö. 1700-1500 yılları arasında Akdeniz’in doğusunda Kuzey Semitik alfabe ortaya çıkmış, bu İ.Ö.1000 sıralarında Fenikelilerce geliştirilmiştir.

Amon rahiplerinin tekelinde olan Mısır bilim ve felsefesini, bir çok yunanlı filozofun bu rahiplerle bizzat temas ederek öğrendiklerinden söz etmiştik. Mısır’ın büyük merkezî gücü bir noktadan sonra onun zaafını teşkil etmiş; onun binlerce yıl süren uygarlık ve bilimi nerede ise birdenbire çökmüştür. Yunan’ın bilimi geliştirmedeki marifeti, coğrafyasının küçük küçük site devletler oluşmasına yol açmasındandır; irfan sahibi bir adem içinden çıktığı sitede rahatsız edilirse çoğu kez kolaylıkla nakli mekan ediyor, yurt edindiği yeni sitede bağırlara basılabiliyordu. İnançsızlığı nedeni ile canından olan Sokrates tek Yunan filozofu gibi görünüyor. Anaksagoras, Aristoteles sıkıyı görünce başka yerlere sığınıvermişlerdir. Bunlardan ve İ.Ö.V. asırda yaşamış Abdera’lı (Trakyada Nestos ırmağı ağzı yakınında antik kent) erdemci filozof Protagoras’ın “Peri Theon – Tanrılar hakkında” isimli kitabında agnostik tavrını ortaya koyması üzerine kitaplarının halk önünde yakılmasından başka baskı olayına pek rastlıyamıyoruz Yunanda… Fonetik alfabe ve Peripatetiklerin (gezinti sırasında bilimsel sohbet yapanlar) akademia geleneği Ege’nin zaferini getiriyor. Yunan mitolojisinin de tanrısal konulara ironik bakışı ve ibret verici realist allegoriler yaratma gücü bu doğal özgürlük ortamından beslenmiş. Nitekim aşağıda vereceğimiz “Prometheus” sergüzeştinde Tanrı Zeus’dan çok, insanî duyguları ile her hangi bir tiran’ın, mütegallibe’nin köleleri kabûl ettiği varlıklara karşı ihtirası irdeleniyor. Kölelik kurumu Yunanda da vardı ve hatta erdemli filozoflarca bu doğal görülüyordu (Kölelik sebebine dayalı 1861-65 Amerikan iç savaşını bile, insanî duygulardan çok, yeni gelişmeye başlayan teknolojinin Güneydeki karın tokluğuna çalışan köle gücü ile henüz rekabet edememesine bağlayanlar var).

itolojik kişiliklerin, değişik toplumların belli kültlere farklı değerler vermeleri (ör. pro/yandaş ya da anti/karşı olmaları, farklı kökenler göstermeleri) ve ozanlarca kendi mesajları uğruna kullanılmaları sonucu binlerce yıl boyunca ele alınışlarında geçirdikleri evrim kısaca anlatılabilecek gibi değil; aşağıdaki öyküde “Hermes”i felâket habercisi, olumsuz yanı ile göreceğiniz gibi, Prometheus’un serüvenleri hakkında rivayet muhtelif.

PROMETHEUS VE EPIMETHEUS: Zeus, titanların desteğindeki babası Kronos ile savaşını, bir tek titan Iapetos ve onun oğullarından biri Prometheus sayesinde kazanabilmişti. Bu öykümüzde, Prometheus’un uzun süren mutluluk dolu Altın Çağ sonunda Yeryüzünü dolduran erkeklere daha fazla yardımcı olabilmek için ateşi çalıp erkeklerin emrine vermesine karşı olan Zeus’un kadın’ı yaratmasını ve Prometheus’a karşı dinmeyen tanrısal gazabını anlatacağız. Platon, erdemin öğretilebilirliği ve tekliği üzerine Protagoras* dialogiasında, tanrıların arz üzerinde erkekleri ve hayvanları yarattığında, Prometheus’un Atena ve Hefaystos’dan çaldığı ateşi insanların emrine verdiğinden söz eder. Bu bakımdan, erkeklerin yaradılışı mitolojinin karanlık bir noktasıdır; sonradan erkekleri çaldığı ateşle çamuru pişirerek Prometheus’un yarattığına inanılmıştır. Hesiodos’un bir öyküsüne göre Zeus’u ilk kez öfkelendiren Prometheus’un, kurban törenlerinde insanları kayırması olmuşdu. Prometheus büyük bir öküz kesmiş ve yenebilir en iyi parçalarını özel olarak paketlemiş; üstlerine barsaklar gibi sakatatı örterek saklamış; kemikleri ise parıldadığı için cazip görünen yağlarla örterek Zeus’ sunmuş. Zeus beyaz yağları kaldırıp ustaca saklanmış kemikleri görünce tepesi atmış, fakat durumu geçici olarak idare etmeyi tercih etmiş; yalnız insanlara daha fazla hareket olanağı vermemek için onlardan ateşi saklamış. Bu olaydan sonra tanrılar için sunaklarda kemiklerin ve yağların yakılması geleneği uygulanmaya başlamış. Prometheus ateşi çalarak Yeryüzüne getirmeyi başarmış; insanlar bununla etleri pişirip, daha rahat yeyip beslenir olmuşlar; ayrıca madenleri ergiterek (silâh da dahil) pek çok madenî ürün yapmışlar. Doğallıkla, İnsanların ve Tanrıların Babası için bu hazmedilebilecek bir davranış değildi. Önce insanlardan sonra da onların destekçisinden öç almaya yemin etti. İnsanlar için çok tatlı, çok şirin, çok çekici, utangaç görüntülü bir baş belâsını, genç kızı yarattı; tüm tanrılar kıza, aralarında, gümüş iplikden bir giysi, seyretmeye doyulmayacak güzellikde işlemeli bir peçe, nadide çiçek goncalarından derlenme bir çelenk ve ışıl ışıl parlayan bir altın taç bulunan sayısız armağan verdiler. Kızın her türlü olumlu niteliğe sahip olmasını ve aldığı armağan bolluğunu anlatmak için kıza “Pandora – Herkesin bağışladığı” adını koydular (Yun.ca, “pan = tüm, her şey; “Panarabizm”, “Panslavizm” gibi siyasal ideoloji terminolojisine de geçmiştir. “Dora” ise gene Yun.ca “armağan demek olan “doron”un çoğuludur; masdarı: “dorme = hediye etmek” Lâtince ye “donare” olarak geçmiştir. Çağdaş dillerde de hâtta Türkçe tıp teminolojisinde “donatian = bağışlama”, “doneur, donör = bağışlayıcı” kullanılır). Olaganüstü güzellikdeki bu belâ onu bakanların soluğunu keser oldu. Onunla, erkeklerin iblisi kadın ırkı Dünyaya ayakbastı.

Pandora hakkında anlatılan başka bir rivayet, ruhunun kötülüğünden değil, meraklı olması yüzünden belâlara kaynaklık ettiği yolundadır. Tanrılar, her birinin, içine zararlı birer nesne koyup kapattıkları bir kutuyu da ona armağan etmişler; fakat içini kesinlikle açmamasını tembihlemişler ve eş olması için Epimetheus’a göndermişler. Kardeşi Prometheus’un, Zeus’dan gelen hiç bir şeyi kabûl etmemesi gerektiğini ikaz etmesine karşın Epimetheus kızı sevgi ile bağrına basar. Ancak, evlendikden sonra onun kaprisleri ve merakını yenememesinin getirdiği felâketler karşısında kardeş öğütü dinlememenin ne ölümcül bir hata olduğunu anlar (“Epimetheus = sonradan düşünen” yani aklı sonradan başına gelen demek – Astronomide, bu isim Saturn’un en içdeki uydusuna verilmiş). Pandora kutunun içinde ne olduğunu öğrenme tutkusunu yenememişti; bir gün tanrıların talimatını kulak arkası ederek kutunun kapağını açtı; dehşet içinde, insanlık için ölümcül hastalıkların, dayanılmaz kederlerin, ayrılık acılarının, savaş çöküntülerin etrafa yayıldığını gördü. Panik içersinde kapağı kapadı, fakat artık çok geçti; kutuda sadece bir şey kalmıştı: UMUT. Pandora’nın kutusunda bugüne kadar özenle saklanan “umut” verdiği yapay ve geçici huzurla çoğu insanları ayakda tutabilen tek güç oldu. İnsanlar da Zeus ile aşık atılamayacağını öğrendiler.

Hesiodos’un öteki öyküsüne göre, Zeus, erkekleri, kendileri için kadın yaratmakla cezalandırdıkdan sonra dikkatini, en büyük günahkâr olan kendi egosuna çevirdi. Prometheus’un yardımı ile tanrıların yeni hükümdarı olmuş fakat ona karşı gönül borcunu unutmuştu. Onu, hizmetkârları Dinamis (Kuvvet – “dinamik” sözcüğünün kökeni) ve Via’ya (Şiddet – batı dillerindeki “violance”ın kökeni) yakalatıp, Kafkas Dağlarında bir kayaya, kırılması olanaksız zincilerle bağlattı. Tanrının gücü ile eş koşmanın bedelini bu korkunç ağırlıkdaki zincirlerin altında ebediyen inlemeye mahkûm etmekle ödetti. Trajedi yazarı Eskilos’un “Prometheus Desmotes – Zincire vurulmuş Prometheus” isimli oyunu da bu öyküyü konu almış; Zeus’un önce (Dünyanın öteki ucu) İskit ülkesinde, Kafkaslarda zincirlediği, boyun eğmemedeki inadı yüzünden de Tartarus’a (Cehenneme) gönderdiği Titanı insanlığa tüm sanat ve bilimleri getiren, bunları koruyan varlık olarak yüceltmiştir. Zeus, günün birinde, kendisini tahtından indirecek, tüm Olimpos tanrılarını Gökyüzündeki makamlarından atacak bir oğlu olacağı, bu çocuğun annesinin kimliğini sadece Prometheus’un bildiği duyumunu almıştı. Tanrıların iletişimcisi Hermes’i, Kafkas Dağlarında azap çekmekde olan Prometheus’a elçi olarak gönderdi. Hermes, Titandan bu sırrı açıklamasını istedi; Prometheus: “bir okyanusdan dalgalarını durdurmayı istemek, benim bu sırrı size vermemeden daha kolaydır” yanıtını verdi. Hermes, ona inadında ısrar etmenin ızdırabını kat be kat arttıracağı uyarısını yaparak, ağzı kanlı bir kartalın sonsuza kadar gelip bedenini didik didik edeceğini, karaciğerini lokma lokma yiyeceğini söyledi. Ama, hiç bir şey, hiç bir tehdit, hiç bir işkence Prometheus’un azmini kıramadı. Bedeni bağlı fakat ruhu özgürdü. Zeus’a karşı zamanında görevini yapmış, insanlara da yardım elini uzatmıştı: artık, hiç bir zulüm ve baskıya boyun eğmeyecekti. Ona çektirilen işkence son derece haksızdı; her ne pahasına olursa olsun zalim güc’e karşı göğüs gereceğini Hermes’e bildirdi. Hermes: “bu çılgınca lafları daha fazla dinlemeye vaktim yok; müstehak olduğunu gör!” diyerek, ayrıldı. Eskilos’un “trilogia”sından (üçlü eser) sonuncusu kayıp olduğu için onun hikâyesinin sonu bilinmiyor.

Prometheus’un kuşaklar sonra serbest bırakıldığını biliyoruz; ama, bu kurtuluşun ayrıntıları hakkında hiç bir bilgi bulunamıyor. Öyküyü ele alan ozanlar kendi mesajlarını vermeye çalışmışlar. Tuhaf bir söylenceye göre Kentavr’lardan* Kiron kendi ölümsüzlüğünden feragat ederek onun yerine ölmeyi seçmiş. Hermes, zaten, Prometheus’u Zeus’u dinlemesi için iknaa çalışırken, göz dağı vermek niyeti ile, ancak bir tanrının kendi iradesi ile onun yerine acı çekmeye razı olması ve güneşin yerini karanlığa terketmesi, ölümün siyah derinliklerine inmesi halinde kurtulabileceğini söylemişti. Demek, umudu kesmemek gerekmiş; yumuşak başlı Kiron böyle bir özveriyi göstermiş. Başka bir söylence de, Herakleytos’un, Prometheus’un karaciğerini didikleyen kartalı öldürüp, zincirlerinden kurtardığı şeklinde. Fakat saygınlığına halel getirmek istemeyen Zeus’un böyle bir zaafı nasıl gösterdiği, öğrenmek istediği sırrı Prometheus’un açıklayıp açıklamadığı meçhûl. Görülen o ki: iki taraf için de onurlu bir anlaşmaya varılmış. Prometheus’un adı,** antik Yunandan günümüze, asırlar boyunca, geleceği aydınlatmak amacı ile yola çıkan bükülmez iradeli bir karizmanın, adaletsizliğe ve kuvvetin iktidarına yiğitçe başkaldırmanın simgesi olmuş.

Bu hikâye aynı zamanda, çözümsüz görünen kadın erkek ilişkilerine farklı düzeylerdeki bakışların ardındaki psikolojik yapıların ince bir eleştirisidir. Gelecek yazı dizimiz, binlerce yıldan beri yazılmış aşk öykülerinin belki de en duygulusu (Orpheus ve Eurydice) olacak.

* Kentavr’lar : “Lapit”ler kralı İksion’un oğulları, üstü insan altı at yaratıklar. Atları ile ünlü Teselyada yaşarlar. Babaları İksiyon, işlediği bir cinayeti Zeus’un affetmesine karşın ona namkörlük ettiği için Yeraltı ülkesine gönderilmiş; orada, ateş saçarak sürekli dönen bir tekerleğe bağlanma cezasına çarptırılmış. Herakleytos hikâyesinde bunları daha ayrıntılı anlatacağız.

** Prometheus adının “İleriyi gören” anlamına geldiğini bu dizimizin 18. yazısının notunda bildirdik.

sisyphus02.gifSİSYPHOS

SİSİFOS : Hilebazlığı zekanın bir erdemi kabûl eden; kurnazlığın ürünlerini olumlu değerlendiren üç kağıtçılar pîri olarak mitolojide çok popüler olmuştur. Ölüme oyun oynayacak derecede kurnaz olmasından dolayı, Odiseos’a da Sisifos’un oğlu olmayı yakıştırmışlardır. Sisifos yakaladığı hırsız Otolikos’un Attika kralı Leartes ile evlenmek üzere olan kızı Antikleia’yı baştan çıkarmıştı; birleşmelernden Odiseos doğmuştu.. Yaptığı kötülüklere karşı, Yeraltı ülkesinde, koca bir kayayı ite çevire bir tepeye çıkarma cezası aldı. Her defasında tam tepeye ulaşacağı sırada kaya elinden kaçıp aşağı yuvarlanır, o da kayayı yeniden çıkarma zorunda kalırdı. Homeros’un övdüğü Sisifos’un mizacı üzerinde farklı değerlendirmeler yapılmış; (Rumca argodan “fos çıkmak” biçiminde Türkçeye de geçmiş olan) “Sisifos” adı “her girişimde boşa çıkan yararsız ve absürd çaba”lara mesel olmuşken, Fransız yazar ve düşünürü Albet Camus “Le Mythe de Sisyphe – Sisifos Efsanesi” isimli eserinde, tanrılara karşı duruşunu bugün de ibretle ele alınması gereken bir örnek gibi görür; çağdaş nihilizmle açıklayarak, anlamsızca ve umutsuzca da olsa bu cezadan gözü yılmak şöyle dursun mutlu olduğunu; bir gün haksızlığın sona ereceği bilinci ile geçici kaderini umursamadığını söyler. Ona göre “Sisifos” zulme karşı direnci simgeleyen bir kavram olmuştur.
styx08.gifSTYX

tantalus03.gifTANTALUS


TANTALOS : “Odiseos” destanında adı geçecek olan Tantalos’un aslında, İ.Ö.VI. asırda Spilos (Manisa Dağı) eteklerinde yaşamış bir kral olduğu ileri sürülür; mitolojiye göre ise, Zeus ile bir ölümlü kadın olan Plutonun çocuğı imiş. Hem bağ ve bahçelerinin bereketi hem de yeraltı madenlerinin zenginliği yönünden şanslı olan Spilos’da Frigyalılara hükmeden Tantalos tanrıların sofrasına oturan tek insanmış. Ama, tanrıların yiyeceği ambrosia ve içecekleri nektar’dan çaldığını uluorta yeryüzünde anlattıyordu. Bir gün, tanrıların gerçekden her şeyi sezip sezmediklerini sınamak için, onlara verdiği bir şölen’de oğlu Pelops’u kesip önlerine koyar. Bu günâhının cezasını (Odisea’da göreceğimiz üzere) Yeraltı ülkesinde bir göle, çenesi hizasına kadar ayakda tutulmakla çektirilir; başının üzerinde meyveler dolu dallar sarkar; acıktığında yemişlere uzanınca dallar çekilir; susayınca çenesi altındaki suyu içmeye çalışır, bu kez su kaybolur. Bu öykü, zamanımızda da, birisinde bir umut verip, sonradan bu beklentiden yoksun bırakılarak yaratılan düş kırıklığının “Tantalos işkencesi” olarak nitelenmesine esin vermiş.
titan06.gifTİTAN

herc01.gifHERCULES


YUNAN MİTOLOJİK KAHRAMANLARI

Mayıs 29, 2007

bell.gif bellerophon


PEGASOS VE BELLEROPHONTES: Bu öykünün bazı parçalarını, Homeros ve Hesiodos gibi ilk ozanlarda görüyoruz. Iliada’da “Anteia’nın Bellerophontes’e olan aşkı ve öykü kahramanının acı sonu” Hesiodosda ise “Khimaira’nın öldürülüşü” nakledilir. Pindaros bu hikâyeye ilk kez çok tatlı bir anlatımla yeni bölümler eklemiştir.

Sonradan “Korynthos” adını alacak Ephyre’de Kral Glaukos hüküm sürüyordu. Kral, Zeus’un Cehennemde tepeye ağır kaya yuvarlamaya mahkûm ettiğini anlattığımız Sisyphos’un oğlu idi. Glaukos da göksel varlıkların nefretini kazanmıştı. Çok usta bir binici ve ihtiraslı bir at yetiştiricisi idi. Atlarını, savaşlarda düşmana karşı azdırmak için, insan eti ile besliyordu. Canavar atların kurbanlarının öcünü tanrılar, Glaukos’u da arabasından devirip atlarına çiğnetip parçalattırarak aldılar.

Kralın oğlu olarak bilinen Bellerophontes adındaki çok yakışıklı ve yiğit gencin babasının aslında Denizler Hâkimi Poseidon olduğuna dair dedikodular dolaşıyordu. Gencin olağanüstü güzelliği ve gücü, Tanrıça Athenadan ders alarak bilgelik ve zekâ kazanmış annesi Eurynome’nin de tanrılar katında itibarı olması bu söylentilere destek veriyordu. Kısacası, Bellerophontesin, karşılaşacağı mücadelelerde ölümlülerin üzerinde bir avantajı olduğu kesindi. Hayattaki en büyük tutkusu, Perseus’un kestiği Medusa’nın boynundan çıkan kanalı at Pegasos’a sahip olmaktı. Talihi yaver gitti; daha doğrusu, tanrılar dileğini yerine getirdiler; Musa’ların dağı “Helikon” üzerinde Pegasos’un amansız çifteleri ile “ozanların en büyük esin kaynağı, sevgilileri “Hippo-krene – At Çeşmesi” pınarı açılmıştı. Böyle bir nimeti ortaya çıkaran bu tansıklı yaratığı, daha çok yararlı kılmak için kim ele geçirip ehlileştirecekti? Belleropontes hırsla bu işin peşine düştü. Uzun süre sonuç alamayınca Ephyre’in bilicisi Polyeidos’a umutsuz gibi görünen arzusunu açtı. Bilici ona, Athena tapınağına gidip orada uykuya dalmasını öğütledi. Tanrılar, arada bir insanlarla uykuda görüşür, mesaj verirlermiş. Bellephorentes hemen kutsal eve gitti; yatıp uykuya dalmaya çalıştı; tam yakaza geçirirken sunağın yanında, elinde altın bir nesne tutan Tanrıçanın görüntüsü belirdi ve delikanlıya seslendi: “Uyuyor musun? Hayır, kalk, kalk; peşinde olduğun küheylânı sana getirecek tılsım burada. Bunu kullanmadan önce, Pegasos’un babası Poseidon’a bir ak boğa kurban et”. Delikanlı ayakları üzerine sıçradı. Tanrıça kaybolmuş; fakat yerde som altından, görülmemiş güzellikte bir gem göz kamaştırarak duruyordu. Yüreği yeniden umut dolarak gemi yerden kaptı, tapınaktan fırlayıp, evvelâ boğa kurban’ı işini halletti. Sonra hayvanı aramaya başladı; taa uzaktan, Korynthos’un çok ünlü çeşmesi Peirene’den sulanmakta olan atın görüntüsünü yakaladı; ürkütmemeye çaba göstererek yanına yanaştı; zaten at da ona “Hoş geldin” dercesine sükûnetle bakmış; başına gem geçirilirken hiç direnmemiş, hiç huysuzlanmamıştı. Bellerophontes, artık, bu muhteşem yaratığın sahibi ve göklerin efendisi idi. Bronz zırhtan ful aksesuar giysisi ile sırtına atladığı at, ağırlığını hiç hissetmemişçesine keyifli ve muntazam adımlarla tırısa kalkmış, onun yönlendirdiği her yere uçuveriyordu.

Ancak bu mutluluk, öykülerde ayrıntıları bulunmayan bir kaza sonucu, Kahramanımızın, Belleros adındaki bir soylunun (kimi öykülere göre kendi kardeşinin) ölümüne neden olması ile zedelendi (Bellero-phontes de zaten ‘Belleros’u öldüren’ demektir. Çağdaş Yunanca ve Rumcada da “phoneus” ya da “phonikos” öldüren anlamında). Proitos’un egemenliğindeki kent’e giden (bilindiği üzere bu kral önce Argos’da sonra Tiryns’de hüküm sürmüştür. Bu konunun değişik ozanlardan nakledilen versiyonlarında söz konusu kent hakkında mutabakat yoktur; kimi Argos der, kimi Tiryns der). Bellerophontes’e kral konukseverlik göstermiş; usûlen yapılan yargılama ve arındırma merasiminden sonra sarayına kabûl etmiş. Fakat yaşlı kralın eşi Anteia (bazı müelliflere göre “Sthenaboia”) yakışıklı gence aşık olmuş. Bu sevdasına karşılık görmeyip reddedilince, onurlu genci, tecavüze kalkıştığı iftirası ile kocasına şikâyet etmiş. Masasında yemek ikram ettiği konuğunu öldürmeye gönlü kail olmayan, Zeus’un konuklara sevecen davranılması yolundaki kesin emrinden de korkan kral, aynı sonuca varacak bir düzenin planını hazırlamış. Kentten ayrılma hazırlığındaki Bellerophontes’in eline, Anadolu’daki, kayın pederi olan, Lykia kralı Iobates’e verilmek üzere bir kapalı mektup (kılıf geçirilmiş tablet) verdi. Bu kadar uzun mesafeyi kat etmek Pegasos’un sırtındaki Bellerophontes için işten değildi. Iobates, eski insanlardaki gönül zenginliği ile kahramanı, Xanthos ırmağı kenarında karşılayıp, dokuz gün boyunca görkemli biçimde ağırladıkdan sonra, mektubu görmek istedi; öldürülmesi istenen gencin infazını, Proitos’u engelleyen aynı duygularla göze alamadı. Ama Bellerophontes’in başını belâya sokacak bir maceraya sürüklemenin, tanrıların muhalefeti ile karşılanmayacağını düşünerek, ondan, kentin çok yakınlarındaki (Hephaistos bahsinde değindiğimiz ve bizim Yanartaş ya da Çıralı adını verdiğimiz) Olympos Dağının tepesindeki (Lykia dilinde “sönmeyen ateş” anlamındaki) “Khimaiara”yı öldürmesini rica etti. İfrit Typhon ile Ekhidna’nın evliliği ürünü olan bu canavar, önden aslan, arkadan yılan biçimli, ağzından ateş püskürten, alt edilmesi olanaksız, korkunç bir yaratıkdı. Fakat kanatlı atıyla kahramanız ona üstünlük sağlamıştı. Havadan hareket etme avantajını kullanarak, dağın tepesine süzüldü; isabetle attığı çok sayıda okları ile onu mecalsiz düşürdü; sonra ateş fışkıran ağzına bir kurşun külçesi tıktı; eriyen kurşun canavarın iç organlarını dağlayarak canını aldı. Onun bu canavarı alt ettiğini gören Iobates, Antalyadaki Solyma (Güllük) kentinin yaman savaşçıları Solimlerle mücadele etmesini istedi. Bu savaşı kolaylıkla kazanan Bellerophontes bu kez Amazonların üzerine sürüldü. Bu seferden de utku ile dönen gence artık Kralın kanı ısınmıştı; Glaukos’dan aldığı mektubu ona gösterdi; onun savunmasını alınca inandı ve artık çok sevdiği bu gence kızı Philonoe’yi verdi.

Lykia tahtının varisi ilân edilen Bellerophontes’in bu evlilikden üç çocuğu olur; kızı Laodameia’nın Zeus ile sevişmesinden doğacak ve Minos’un kardeşi kabul edildiği için Giritle de bağ kurulan Sarpedon Lykia kralı olarak Troya savaşına katılıp, yararlıklar gösterecektir. Bu mitos, Anadolulu Lykialılar ile Yunanlı Akaların (her ne kadar Lykialılar Troya savaşı esnasında, Troyalılar tarafında savaşa katılmuşlarsa da), genellikle ittifak içinde ve dost oldukları, çok yakın akrabalık ilişkileri kurdukları tarihsel gerçeğine ışık tutmaktadır. Mısır yazıtları, Deniz Halkları içindeki “Luku” diye andıkları Lykialıların, Akalılarla birlikte, Mısırı istilâya gelen müttefik barbarlar içinde bulunduklarını kaydeder. Gene ilerde değineceğimiz üzere, Homeros, Lykialı kahraman Glaukos’un (buradaki Bellerophontes’in Argoslu kayın pederi değil, Lykialı torunu) Akalı kahraman Diomedes ile savaş alaında karşı karşıya geldiklerinde atalarından duydukları bazı söylencelerden birbirleri ile akrabalık bağları olduğunu fark ettiklerini anlatır. Mısırdaki kayıtlarda, ülkeyi Kral Akrisios’un Tiryns kentlinin devasa surlarını inşa ettirdiği Kyklops’lar da Lykia’dan getirilmiş ustalardı. Asırlarca sonra, Helenistik kültürün yayılması ile Lykia iyice Yunan tarihinin içine yuvarlanacaktır. Doyulmaz güzellikteki Ksanthos (Kınık) ırmağı vadisinde aynı isimle kurulan başkent, bugünkü ören yeri ile açık havada sergilenen bir hazinedir. Burası ile birlikte Khimaira’nın alevinin püskürdüğü Olympos tepesinin bulunduğu Beydağlarını ziyaretinizde “Bellerophontes” efsanesinin anılarını buram buram koklarsınız.

Bellerophontes Lykia’da uzun süre mutlu yaşadı; fakat sonunda o da tutkularına yenildi. Pegasosun sırtında bu kez Olymposa çıkmaya kalkışmıştı; ölümsüzlerin yanında yer alabileceğini sanıyordu. Pegasos ise sahibinden daha dirayetli idi; Olympos’a tırmanacağına onu sırtından fırlattı. Bunun üzerine tanrıların nefretini kazanan kibirli Bellerophontes artık insan içine çıkamaz olmuştu; ölene dek yalnız başına serseriyane yollarda kendi kalbîni yiyerek dolanıp durdu. Başka lejandlar ise, onun, at sırtından düşer düşmez Zeus’un şimşeği ile öldüğünü nakleder.

Daha çok itibar kazanan Pegasos; Zeus’un küheylânlarının bakıldığı tanrısal ağıla kabul edildi. Ozanlar, gök gürleyip şimşek çaktığı zamanlar, Pegasos’un Zeus’dan mesaj getirdiğini söylemişlerdir.

Eskiler büyüklenmenin getireceği felâketleri durmamacasına anlatmışlardır ama nafile, insanlık bir türlü hisse çıkaramıyor.

Khimaira da, taşıdığı zengin mecazî anlamlar nedeni ile, deneme, müzik, görsel vb. gibi sanatın her dalına alabildiğine ilham vermiş; hattâ, Tolga Özdemir adındaki kompozitör yurttaşımız, bestelediği “Khimaia Ritüel’i” adındaki senfonisini, çok yakın bir tarihde (Mart.2007’de) ABD’de Mamphis School of Music’de icra etmiştir. Khimaira’yı betimleyen en eski eser, İ.Ö.VII. yüzyılda yapıldığı sanılan bir Yunan tabağı Louvre’da sergilenmektedir. Başka bir göz alıcı arkaik eser, 1553’de, İtalya –Aeronzo’da bulunduğu için “Arenzo Khimaira”sı adını alan bronz heykelcik Floransa Arkeoloji Müzesinde saklanıyor. Bellerophontes’i Pegasos’u sularken gösteren bir kabartma eser Romada “Plazzo Spada”da, Khimaira ile mücadelesini gösteren terracotta bir tabak Taso Arkeoloji Müzesinde sergilenmekte.

theseus.gif theseus

THESEOS: İlkokul üçüncü sınıfda tarih bilimine başlangıç olarak “Tarih Öğreniyorum” adında, pedagojik değeri çok yüksek bir kitap’dan, görsel yöntemle ilk tarih zevkini tadmışdık. Bu kitabın her sayfası bir tarih kesitini, boydan boya, altında sadece bir kaç cümlelik bir açıklama bulunan sanat eseri bir resimle sunuyordu. Bu illüstrasyonlardan biri, hatırlayabildiğim kadarı ile, başındaki miğfer ve elindeki kılıç dışında tamamen üryan genç bir adamın, yerde can çekişmede olan yarı boğa yarı insan bir yaratığın yanından geçmede olduğunu gösteriyordu; resmin atında da, sadece “Teseos Minotor’u öldürdü” ibaresini hatırladığım bir açıklama vardı. Öğrenim müfredatı çerçevesinde bu anı mitoloji’ye ilk ve tek girişimiz oldu; bunun dışında çocuk dergilerinden parça parça mitolojiyi tanımıştık. Meğer “Theseos” Atinalıları büyüleyen en büyük kahramanları imiş ve onların ağzında “Hiç bir şey Theseos’suz olmaz” sözü mesel olmuş. Sayısız macerada baş rôl alan bu bahadıra karşı gösterilen ilgi salt Arkaik dönem ozanlarında kalmamış; Lâtin olsun Yunanlı olsun Ovidius, Apollodoros, Plutarkos gibi Milâd sonrası yazarlara varıncaya kadar bu kahramanın menkıbelerini daha da zenginleştirmişler. Onu üç oyununda başkarakter yapan Evripides’in de favorisi imiş. İsmi eski Yunanca “thesmos- kurum, kuruluş”dan geliyor; buna göre “kurucu” olsa gerek. “Afrodit Pandemos-Tüm Halkın Afroditi” kültünü tesis ederek, Attika’nın siyasal birliğinden (synoikismos-birilikde ikamet) sorumlu Atina Krallığı yapmış. Yazdığım dizinin girizgâhının kendiliğinden sevkettği istikamet beni ondan bir süre uzak tuttu. Ne ise bu büyük kahramanın önce kendisini, sonra onuruna düzenlenen “Theseia”yı yakından görelim.

Atina Kralı Aegeos’un, eski karıları Melite ve Kalkiope’den kendine bir varis doğmamıştı. Bir umutla Delphoi’a gitmiş, oradaki kâhin’in, Atinaya varmadan açmamasını tembihleyerek eline tutuşturduğu bir şarap tulumu dışında olumlu bir sonuç elde edememişti. Dönüş yolunda Korintos’da ünlü büyücü Medea’ya uğradı. Serüvenlerini Altın Post öyküsünde anlatığımız Medea başındaki sıkıntılardan dert yanarak Atinaya dönmekde olan Kral’dan destek istedi; karşılığında onun oğul sahibi olması için elinden geleni yapacağına söz verdi. Dönüş yolunda, Pelops ve Hippodamia’nın oğlu Pitheos’un hükümdârlık ettiği Troizen’de mola verdi. Pitheos’un kızı Aithra, Bellerofontes ile evlenecek iken damadın kaçması üzerine evde kalmış, kısmet bekliyordu. Babası bu umutla verdiği bir şölende Aegeos ile kızını yakınlaştırdı. Kafayı bulan Aegeos o akşam Aithra ile birlikde oldu. Fakat, Pallas Atena’nın yönlendirmesi ile kız, hemen o gece Sferos Adasına gidip Poseidon ile de yattı. Poseidon, bu birleşmeden doğacak çocuğun Aegeos’un babalığına terkedilmesini istedi (herhâlde Aegeos’un evlenme konusunda çamura yatabileceği ve çocuk üretmede de bir kusuru olabileceği düşünülerek iş sağlama bağlanmış); ve Aithra hemen Atina Kralının yattığı odaya döndü. Aegeos, Troizen’den ayrılmadan bir çukurluğa bir kılıçla bir çift kundura bırakarak üstlerini çok ağır bir taşla örtmüş ve kadına, çocukları oğlan olduğu takdirde büyüyünce bu taşı kaldırıp altındaki eşyayı alma gücünü gösterirse sarayına gelip kendisini tanıtması gerektiğini bildirmiş ve Atinaya dönmüş. Gerçekden çocuk erkek olarak doğuyor; daha küçük yaşlarda yürekliliğini ve gücünü gösteriyor. Bir gün Sarayı ziyaret eden Herakles’in sırtındaki aslan postunu gören tüm çocuklar korkup kaçıyorlar; fakat yedi yaşındaki Theseos eline küçük bir balta alıp kuzeni olduğunu bilmediği Herakles’in üzerine yürüyor. Yetişip geliştiğinde akranından kıyas edilemez ölçüde bileğine kuvvetli oluyor. Rüşt çağına gelince annesi onu emanetin bırakıldığı noktaya götürüyor; delikanlı hiç güçlük çekmeden kayayı kaldırıp kılıç ve pabuçları alıyor. Kadın da ona babasını arama zamanı geldiğini söylüyor. Dedesi yolculuk için ona bir gemi hazırlayıp emrine vermek istiyor; fakat, Heraklesle aynı yaradılışda olan ve en kısa zamanda korkusuzluğu ile ün yapma beklentisindeki, macera düşkünü Theseos, deniz yolculuğunu, güvenli olduğu, bunu rahatına düşkün ana kuzularının tercih edeceği gerekçesi ile reddediyor. Troizenden Atinaya doğru karadan yola koyuluyor. Seyahat uzun ve tam bir can pazarı yolculuğu oldu; Herakles’in Lidyada Omfale’nin sarayında bulunmasından fırsat bulan eşkiya yörede cirit atıyordu. Theseos üstüne saldıran haydutların hepsini öldürdü; sonraki gezginlere bir zarar gelmesin diye tek bir soyguncu bırakmadı. Adalet anlayışı çok yalın fakat çok etkindi; “göze göz, dişe diş”. Örneğin; Epidoros’da, Hefaystos ile Antiklea’nın oğlu topal Perifetes babasının verdiği demir sopa ile karşılaştıklarını öldürürmüş; Theseos elinden aldığı bu sopa ile haydudu öldürdü. Korintos ve Atina arasındaki sahil üstü bir yalıyarda pusu kurmuş Skiron yakaladığı ve soyduğu insanlara diz çöktürüp ayaklarını yıkatır ve tekme ile onları yalıyardan denize atar; aşağıdaki dev yamyam bir kaplumbağaya yedirirdi. Theseos da bu acımasız haydudu kendi usûlü ile kayalardan aşağı attı. Poseidon’un oğlu “Pityokamptes-Çam Eğici) ünvanlı Sinis adlı şâki, iki esnek çam ağacını ucuca yere yatırır, kurbanın iki bacağını ayrı ayrı bu ağaçlara bağlardı; ağaçları serbest bırakınca zavallı adam feci şekilde parçalanırdı. Theseos aynı usûlü bizzat Sinisin üzerinde uyguladı. Bu zaferi kazandığı yerin az ötesinde ağlamakda olan çok güzel bir kız gördü. Sinis’in kızı “Perigoune” olduğu anlaşılan bu zavallı belki bir paranoya eseri peşinden gelenler olduğunu söylüyordu. İki gencin birbirini cezbetmesi üzerine Theseos yolculuğuna ara verdi; bazı küçük mitlerin konusu olacak Melanippos adında bir oğulları oldu. Fakat, her hızlı çapkın gibi hayırsız olan Theseos, Perigoune’yi Deioneus’a eş vererek Atina yolculuğuna devam etti; Koridallos’a geldi. Orada, Sinis’in babası “Prokrustes-geren, uzatan” lâkaplı Polipemon kendi boyuna göre imâl ettiği, ortasındaki mafsaldan uzatılabilen demir bir yatağa tutsaklarını bağlar; boyları yatağa göre kısa gelenleri, boy ayarı için yayları açıp gererek organları koparırdı. Boyu fazla gelenlerin ise organlarını doğrardı. Bu yöntemin Prokrutes’in kendisine nasıl uygulandığı mit’de yer almıyor ama Theseos ile karşılaşması kariyerinin ve yaşamının sonunu getirmiş. Elevsis kentinde, Poseidon’un oğlu olaganüstü güçlü dövüş tutkunu Kerkionla karşılaşmıştı. Bu zorba her karşılaştığını Greko-Romen güreşe davet eder ve muhakkak öldürürdü. Theseos, kendinden güçlü bu azmanın bacaklarına ustalıkla tekme atarak devirdi ve onu yerde haklayarak serbest güreş tekniğini ortaya çıkardı. Gezginlerin baş belâlarını temizlemiş bir kahraman olarak ünü zaten Yunanistanda yayılan Theseos Attika topraklarına vardığında Elevsisli Fitalos adında konuksever bir adam onu çok sıcak bir kabûlle karşıladı; ayrıca haklı da olsa çok adam öldürdüğü için “katharsis-arındırma” törenini yaptırdı.

Kahramanımız Atinaya ulaştığında çok coşkulu bir merasimle karşılaştı. Kral da onun onuruna mükellef bir şölen verdi; ama bu kahramanın kendi oğlu olduğunu henüz bilmiyordu; davetin asıl amacı bu büyük başarıları kazanan genci, halkın kendi yerine kral seçme olasılığına karşı, zehirlemekti. Ancak, bu fikri ona veren, kanatlı sema arabası ile Korintos’dan Atinaya gelip Kralla evlenerek Medeios adı verilen bir çocuk doğuran, büyücü yetenekleri ile de Theseos’un kim olduğunu keşfeden Medea idi. Kral’ın gerçek varisinin çıkagelmesi ile durumunun sarsılmasına dayanamazdı; işi sağlama bağlamak için şölen sırasında zehirli kupayı kendisi uzatacaktı ki, aynı esnada Theseos, kendini Krala tanıtmak amacı ile onun emaneti olan, kabzası özel işlemeli kılıcı kınından çıkarıp gösterdi. Kılıcı tanıyan Kral yerinden fırlayıp kupayı kaptı ve yere çarptı. Kargaşadan yararlanan Medea Medeios’u yanına alarak ortadan yokoldu, kimi öyküye göre kanatlı arabası ile kimine göre bulut haline gelerek Anadoluya kaçtı.

Aegeos, Theseos’un oğlu ve varisi olduğunu ülkeye ilân etti. Veliahd tüm ülkeyi gezerek kendisini halka sevdirdi. Onun Atinaya gelişinden yıllar önce, Kent’in başına büyük bir felâket gelmişti. Herakles’in getirip Marathon’a bıraktığı çok azgın vahşi boğa kendisini yakalamak isteyen yüzlerce kişiyi öldürmüştü. Girit’in kudretli hükümdarı, Knossos Sarayı mukimi “Minos”un tek oğlu “Androgeos” Atinayı ziyareti sırasında bu boğayı avlamaya heves etti. Kral Aegeos basiretsizlik yaparak misafir genci bu çok tehlikeli av partisine yolladı. Civara korku salmış canavar bir boğayı yakalayıp öldürmeyi umut eden misafir veliahd bu karşılaşmada kendi canından oldu. Bir öyküye göre, Theseos da bu boğayı altetmek için seferber olmuş; Marathon’a gitmiş; ilk gününü Hekale adında iyi kâlpli bir kadının evinde dinlenerek geçirmiş. Sabah gücünü toplamış hâlde boğayı bulup boynuzlarından yakalayarak yere çökertmiş ve burun deliklerinden çekerek peşinden Atinaya kadar sürüklemiş. Hayvanı orada Delphoi Apollonuna kurban etmiş. Şükrânlarını sunmak için evine tekrar gittiği Hekalenin öldüğünü öğrenince onun anısına “Hekale Ritüellerini” başlatmış.

Fakat öte yandan oğlu Yunanistanda Marathon Boğası tarafından öldürülen Minos, Aegeos’un ülkesini istilâ edip Atinayı ele geçirmiş; ve her dokuz yılda bir kendisine yedi genç kız, yedi delikanlı haraç verilmezse Kent’i yerle bir edeceği ultimatomunu vermişti. Girit’e giden bu gençleri, “Minotoros” adında bir yaratığın midesine gitmek gibi korkunç bir kader bekliyordu. Minotoros, yarı boğa yarı insan bir canavardı; Minos’un karısı Pasiphae onu doğurmuştu; bu doğum öyküsü de şöyle: Poseidon Minos’a kurban edilmek üzere olaganüstü güzel bir boğa vermiş; Minos bu güzel hayvanı öldürmeye kıyamamış; buna kızan Poseidon Pasiphae’ı Boğa’ya aşık etmiş. Onların birlikdeliğinden dünyaya gelen “Minotoros”u da öldürtmeyen Minos, mimarların, sanarkârların ve mucitlerin pîr’i Daedalos’a (yapma kanatlarla ilk uçurduğu insan Ikaros’un babası) içinden hiç çıkılamıyacak bir labirent inşa ettirmiş ve Minotoros’u* oraya kapamış. Bu labirent’e giren bir kişi sonsuza dek dönüp dolaşır, bir daha çıkış yolunu bulamazmış. Her dokuz yılda bir Atinadan getirilen ondört genç de bu labirent’in içine salıverilirmiş. Çılgın gibi oraya buraya koşan zavallılar sonunda Minotoros’un eline geçermiş. Theseos’un Atinaya gelişinden bir süre sonra gene 14 kişilik bir grubun Girite gönderilme zamanı gelmiş. Theseos bunu öğrenince, derhal bu gruba katılmaya gönüllü olmuş. Herkesin gözdesi olan bu kahraman’ı Minotoros’a teslim etmeye kimse kıyamıyormuş. Fakat canavarı öldürmek niyetinde olan genç kararında ısrar etmiş ve bunu başarırsa, grubu götüren siyah tekne yerine beyaz bir gemi ile dönmek suretiyle Yunanistan sahillerine varmadan zaferini müjdeleyeceğini babasına söz vermiş.

Bakalım bunu nasıl başaracaktı?

*Minotoros: Sözlük anlamı “Minos’un Boğası”dır. İspanyada halâ revaçda olan “Tauromachia= Boğa Güreşi” de etimolojik olarak Yunanca “toros = boğa” ve “make = muharebe, savaş” sözcüklerinden geliyor. Latince yolu ile dolaylı olarak ve bir zamanlar ülkede kurulmuş Yunan kolonileri le doğrudan Yunan dili ve geleneklerinden etkilenmiş olan İspanyol kültürünün ürünlerinden biri “Boğa Güreşi” de belki “Knossos Boğası” da denilen Minotoros efsanesinden kaynaklanıyor. Ülkemizin güneyindeki “Toroslar”ın Boğa Sıra Dağları demek olduğunu hepiniz bilirsiniz.

Kurban gençler Girit’e vardıklarında, etrafa sıralanmış yerli halkın önünde Labirent’e kadar yürüyüş yapmışlar. Seyircilerin içindeki prenses Ariadne önünden geçmekde olan Theseos’a görür görmez âşık olmuş ve Daedalus’u çağırıp, Labirent’den çıkış tekniğini öğrenmiş; bu bilgiyi, Atina’ya dönerken kendisini de beraberinde alıp evlenmesi koşulu ile Theseos’a ulaştırmış. Theseos Ariadne aracılığı ile Daedalos’dan alınan çözümü uygulayarak, bir iplik yumağının bir ucunu mağara girişinin içinde gizli bir köşeye tutturmuş ve yürüdükçe ipliği boşaltarak geri dönüşte izleyeceği yolu belirlemiş ve dolambaçlı alanda güvenle ilerleyip Minotoros’u aramış; onu uyur durumda bulunca hemen üstüne çullanıp yere yatırmış ve bazı öykülere göre, labirente silâhla girilmesine izin verilmediği için, yumrukları ile ölümüne darbelemiş, başka öykülere ve illüstrasyonlara göre kılıcı ile öldürmüş.

Bu dehşetengiz mücadele sonunda, Theseos iplik yumağını bıraktığı yerden alıp koparmamaya özen gösterek onu çekip, peşinde diğer gençler olduğu hâlde gün ışığının göründüğü labirent kapısına kadar ilerlemiş. Kral Minos’un kızı Ariadne’yi kendisini bekleyeceği yerden alarak gemiye koşmuşlar; Atina’ya doğru yelken açmışlar. Yol üstünde uğradıkları Naxos Adasında başlarına gelenler farklı farklı anlatılır. Bir öykü: Theseos’un, uyuyup kalmış Ariadne’yi yalnız başına terk ettiğini söyler. Bu terkediş; gûya, kıza aşık olan Dionizos’un onu rüyasında tehdit etmesi üzerine gerçekleşmiş. Sabah uyanan kız Adada yapayalnız bırakıldığını görünce bunalıma girer; fakat Dionizos gelip onu kurtarmış ve bakımına alıyormuş gibi yapar; bu andan itibaren kızın kaderi bu tanrıya bağlanacaktır.

Theseos’un lehindeki bir öykü ise: deniz tutmasından dolayı şiddetle rahatsızlanan Ariadne’yi istirahat etmesi için mahfuz bir köşede yatağa bırakan kahramanın bazı gerekli işleri halletmek için geçici niyetle gemiye çıktığını; fakat şiddetli bir rüzgârın gemiye demir tarattığını, önlem alma telâşındaki Theseos’un oraya buraya koşarken fırtınanın etkisi ile denize uçtuğunu; korkunç dalgaların onu ıssız bir adaya sürüklediğini; çok uzun zaman kalarak yaşam mücadelesi verdiği bu adadan sonunda sakin bir havada Naxos’a dönerek Ariadne’yi* aradığını; ancak, büyük bir elem içinde kızın öldüğünü öğrendiğini nakleder. Dönüş yolunda Delos’a uğrayan Theseos, Apollo ve Afrodit’e kurbanlar sunar; ayrıca, Ariadne’nin Girittten gelirken beraberinde alıp gemide bıraktığı nefis bir Daedalos heykelini Tapınağa hediye eder. Her iki öyküde de gemiye beyaz yelken çekilmesinin unutulduğu kaydedilmiştir; ancak birisine göre büyük utkunun ve Ariadne’den kurtulmanın verdiği insanı mayıştıran hazdan, ötekine göre Ariadne’yi kaybetmenin derin eleminden Theseos’un içi geçmiş. Akropolis tepesinde gergin sinirleri ve endişeli gözleri ile günlerce oğlunu getirecek gemiyi bekleyen Kral Aegeos “siyah yelkenli”yi görür görmez kendisini tepeden kayalık sahile atıyor ve can veriyor. Atladığı denize onun anısı olarak “Aegeos’un Denizi” anlamında “Aegean – Ege Denizi” adı veriliyor.

Tahtın varisi olarak Theseos Kral olur; ilk işi, Minos’un tutsakları gençleri Girit’e götürüp, geri getiren otuz çifte kürekli geminin kaptanı Salamis hükümdarı Nausithoos’un** adına bir anıt dikmek olmuştur. Siyasal cinayetler işlediği savı ile ters görüşde olanlar varsa da, Atinalıların inancına göre, tahta geçen Theseos Atina’nın gördüğü en dirayetli, yansız kral olmuştur.; Halka, hükmetmeyeceğini, herkesin eşit yetkilerle katılacağı bir halk yönetiminin kurulacağını ilân etmiş. Krallık yetkilerini terk etmiş; yurttaşların toplanıp, birlikte siyasal kararlar alacakları bir danışma toplantı salonu inşa ederek ulus yönetimini örgütlemiş; Yüksek Mahkemeyi kurmuş. Demek ki bunun için “kurucu, müessis” anlamında “Theseos” adı almış (efsane kahramanlarının ilerde ne yapacakları bilindiğinden ona göre isim alıyorlar). Elinde sadece tek yetki olarak Başkomutanlık görevini tutmuş. Her yıl kutlanan “Federasyon Bayramı”nı ve Tüm Attike halkının katılabildiği “PanAthenaea – Tüm Atina Oyunları”festivalini ihdas etmiş. İlk kez para bastırmış; üzerine boğa resmi işletmiş. Yabancıların Atina’ya gelmesini teşvik etmiş; bunun sonucu toplum: egemen sınıf “Eupadrid’ler – Babadan soylu – Asiller”, “Georgios – Çitçi, Çoban” gibi üreticiler ve “Demiourgos – Emekçiler” olarak üçe ayrılıp örgütlenerek modernleşti. Böylece Atina, o çağda, tüm Dünyanın en mutlu, en gönençli, halkın kendi kendisini yönettiği ve özgürlüğün tek yuvası kent olmuş. Bunun içindir ki: Thebai’ye karşı savaşan Yedilerin ölülerinin gömülmesine izin vermeyen muzaffer Theblilerin bu tavrına karşı, mazlumlar, Theseos gibi bir adil adamın önderliğindeki özgür düşünceli halkın böyle bir haksızlığa karşı çıkacağını düşünerek Atina’ya başvurdular. Gerçekden Theseos bu vicdansızlığa isyan ederek ordusu ile Thebliler’in üzerine yürüdü ve onları savaşta ölen düşmalarını öldükleri yerde gömdürmeye zorladı. Fakat, mükemmel bir şövalye olduğunu göstererek, bu vesile ile istilâ ettiği ülkeyi istismar etmeyerek geriye döndü. Onunla ilgili başka öykülerde de aynı erdemli tavrı sergiler. Sefalete düştükden sonra herkesin aşağılayıp dışladığı ihtiyar Oedipos’u kabûl edip bağrına basmış; o öldükten sonra çaresiz kalan iki kızını himaye ederek yurtlarına güvenlik içinde dönmelerini sağlamıştır. Herakles cinnet geçirip karısını ve çocuklarını öldürdükden sonra kendi canına da kıymak üzere iken onu engelleyip teskin etmiş; intiharın korkakların harcı olduğunu söyleyerek ona yaşam gücü vermiş; başkalarının tepkisine ve uğursuzluk getireceği korkusu ile ondan kaçmalarına karşı onu Atina’ya getirerek destek olmuştur. Mücadeleleri, salt korkusuz tanınma uğruna macera aşkı için değil, çaresizlere, mağdurlara el uzatmadaki samimî gönül güzelliğindendir.

Ama serüven peşinde koşmaktan bir an vazgeçmemiş. Altın Postu arayan Argonotlar arasına katılmış. Yunanistan’ın en soylu hükümdarı Kalidon Kralının düzenlediği av partisine katılarak, bu ülkenin başına belâ olan vahşi ayının öldürülmesine yardımcı olmuş. Av sırasında, çok yürekli olmakla birlikte kendini her zaman düşüncesizce tehlikeye atan, beceriksiz arkadaşı Lapithae Kralı Piritus’un canını defalarca kurtarmış. Arkadaşlıkları, gene Piritus’un saçma bir cüretkârlık gösterisi vesilesi ile olmuş; Theseos’un ününü duyduğunda gerçekten onun çok büyük bir kahraman olup olmadığını bizzat denemek istemiş; Attika’ya gidip ona ait bir sürüden bir grubu çalıp götürmeye başlamış. Olayı duyan Theseos peşine düşünce kaçacağına dönüp onunla yüz yüze gelme cesaretini göstermiş. Onu görünce onun zeki kişiliğinden etkilenerek hayran olmuş; elini uzatarak “Vereceğin cezaya razıyım!” demiş. Theseos da onun cesaretini ve açık yürekliliğini takdir ederek “Bütün istediğim benimle yaşam boyu dost olmandır” demiş.

İksion’un karısı Dia’nın Zeus’dan olma oğlu Piritus’un evlilik törenine Theseos da katılmış; büyük aksiliklerin çıktığı bu düğünde çok yararlıkları olmuş. Düğüne, vücutları at, göğüs ve yüzleri insan şekilli yaratıklar olan Kentavrlar gelmişler; alabildiğine içip sarhoş olmuşlar; kadınlara saldırmaya başlamışlar. Theseos gelini de kaçırmaya kalkan “Eurytion” isimli Kentavr’ın üstüne atılarak savunmaya geçmiş ve Kentavrlarla Theseosun yönettiği Teselyanın savaşçı halkı Lapith’ler arasında müthiş bir mübareze geçmiş; sonunda tüm Kentavrlar ülkeden kovulmuş (Parthenon’da bu kavgayı temsil eden bir metop vardır); Eurytion’un burnu ve kulakları kesilmiş.

Bir ara, iki kafadar, Amazonların ülkesini ziyaret etmişler (bazı öyküler Theseos’un Piritusla değil Heraklesle birlikde, bazıları ise yalnız başına bu ziyareti yaptığını söyler). İki yakışıklı genci gören bu savaşçı kadınlar önce onları dostça karşılamışlar. Hatta “Antiope” (bazı kaynaklara göre “Hippolita”) adındaki Kraliçeleri limana kadar gelerek onlara armağanlar vermiş; ancak gemiye girer girmez ona aşık olan Theseos derhal demir alma emri vererek gemiyi ülkesine döndürmüş. Atina’ya kaçırdığı Antiope’den (Evripides’e, İ.Ö. 428’deki yarışmada en büyük ödülü kazandıracak aynı isimdeki oyununun baş kahramanı) “Hippolitos” adındaki oğlu olmuş. Antiope’nin kız kardeşi Oreithia güçlü bir ordu ile Attika’ya gelerek Atina kapılarına dayanmışlar. Çok şiddetli çatışmalardan sonra yenilerek dönmüşler. Theseos’un yaşamı boyunca bir daha da Attika’yı işgâl edecek bir düşman çıkmamış.

Bu arada Piritus’un gözü kara tutkuları sona ermemiş; talihsiz düğün gecesinden sonra ölen gelin yerine yeni bir eş arayışında Persefon gibi tüm evrende ihtişamı ile göz kamaştıran bir hanımefendiyi aklına takması Dünyadaki yaşamının sonunu getirmiş. Kendisinden yardım istediği Theseos ise bu çok tehlikeli girişimden önce, henüz çocuk yaşta olan Troya Prensesi Helenin kaçırılıp büyümesinden sonra onunla düğün yapmak gibi büyük bir macera keyfi yaşatacak olmakla birlikte nispeten daha kolay bir yolu önermiş ve küçük Prensesi kaçırmış; nasıl kaçırdığının mit’de açıklaması yok. Helenin olağanüstü güçleri olan Kastor ve Polluks adında iki erkek kardeşi peşinden gelip çocuğu geriye almışlar; bereket ki Theseos’u bulamamışlar. Bu kez kahramanlarımız, Persefon’u bulma amacı ile Yeraltını ziyarete çıkmışlar. Keza, Yeraltına inişlerinin ayrıntıları bilinmiyor; ancak, Hades’in Efendisi, asıl niyetlerinin farkında olduğu için onlara korkunç bir plan hazırlamış. Zaten “Ölüm Dünyası” sınırlarına girdikleri için onları öldürmesi söz konusu değilmiş; onları sıcak bir kabûlle karşılamış; huzuruna almış. Gençler oturdukları yerde sabit çakılıvermişler. Ayağa kalkamamışlar. Oturdukları divan’a “Unutma Koltuğu” denirmiş; oraya oturanın belleği çalışmaz, her şeyi unuturmuş. Yeraltına girip çıkma yetisi olduğundan söz ettiğimiz Herakles, kuzeni Theseos’u o koltuktan alarak tekrar Dünya yüzüne çıkarmış; bunu hoşgörü ile karşılayan Hades’in Efendisi, Persefona’a asıl göz dikenin Piritus olduğunu bildiği için onun ayrılmasına şiddetle karşı koymuş. Piritus’un basiretsizce macera düşkünlüğü onu oturduğu koltukdan ebediyen kaldırtmamış.

* Ariadne: Sözlük anlamı “kuşkudan uzak, belirli” demek. “Ariadne’nin ipliği” bir düzen’in örülmesi anlamında “mantık”ı ifade eden mecazî bir deyimdir. Gene mitolojik konulardan çok esinlenen Venedik Okulu büyük Rönesans ustalarından Vecellio Tiziano’nun, Londra “Ulusal Galeride sergilenen “Dionizos’un Ariadne’yi Naxos’da bulması” tablosunda gökde “Ariadne”nin adını taşıyan yıldız kümesi de resmedilmiştir. Roma’da Vatican Müzesinin bie parçası sayılan ve küçük Belvédère Sarayında yer verilmiş “Pio Clementino Müzesi”nde sergilenen “Ariadne” heykelinin ünlü gravürcü Catenacci tarafından gravürü yapılmıştır.

Yıllar sonra, Theseos, Ariadne’nin kız kardeşi Phaedra ile evlenecek; fakat hem ikisinin hem de Amazon Hippolita’dan olan oğlu Hippolitos’un (sözlük anlamı “başıboş at) başına büyük felâketler gelecektir. Atinalılar, yurttaşlarının bir yabancı ile evliliklerinden olan çocuklarını neşru saymaz; onlara piç muamelesi yaparlardı. Theseos da, bu oğlunu, güneyde, kendi gençliğini geçirdiği kente, Troizen’e, dedesi Pittheos’un yanına gönderdi. Pittheos da, ayrıca öyküleri anlatılacağı üzere önce Sparta’ya sonra Troya’ya kaçırılan kızı Aithra’nın torunu olduğu için sevgi ile bağrına bastığı çocuğu Troizen tahtının varisi ilân etti. Böylece, Attika Federal yasalarına göre Phaedra’nın çocukları Akamos ve Demofon’un Atina tahtı üzerindeki olası talepleri de berteraf edilmiş oluyordu. Hippolitos mükemmel bir erkek, atlet ve avcı olarak yetişti. Lüks ve refah içinde yaşayanlardan, yumuşak tabiatlılardan ve kendini hemen aşka kaptıran budalalardan nefret ederdi. Fettan Kıbrıslı diye anılan Afrodit’i hor görür; sadece, avcılığına, iffetine ve güzelliğine hayran olduğu Artemis’e ibadet ederdi. Kendisini erkeklerin en erdemlisi olarak görüyordu. Ona yasa dışı çocuk olduğunu dokunduranlara “keşke sizin meşru çocuklarınız da benim kadar değerli olabilselerdi” diyerek narsisizm’ini* açıkca belli ederdi. Bir gün Theseos, yeni eşi Phaedra ile birlikde, gençliğini geçirdiği yurduna çıka geldi. Baba oğul birbirlerini derin bir sevgi ile kucakladılar. Daha fazla içli dışlı olup, kişiliklerini yakından görünce birbirleri ile daha fazla kıvanç duymaya başladılar. Bir mit’e göre, Theseos bir ara, Atinanın nüfuzlu kişilerinden Pallas ve oğullarını öldürttüğü için bir yıllığına Argolid’e sürülmüştü. Üvey annesi ile yalnız kalan Hippolitos onunla hiç ilgilenmemişti. Oysa, bu uğursuz birlikdelik Phaedra’yı üvey oğluna çılgınca aşık etmişti; kendinden çok utanıyor fakat benliğini kâbus gibi saran bu şiddetli duyguyu engelleyemiyor; umutsuzluğa düşüyordu. Bu azap verici bağlılığı, Hippolitos’a öfkelendiği için ona en ağır cezayı vermek azminde olan Afrodit tezgâhlamıştı.

Evripides bu öyküyü, kendisine Dionysia büyük ödülünü kazandıran ve yazarın özet yaşamı ve edebî kişiliği ile birlikde kısaca çözümlemesine gelecek yazımızda gireceğimiz oyununda en etkili biçimde dramatize etmiştir. İradesine egemen olamayıp derdine çare bulamayan Phaedra, sırrını kimseye açmadan ölmeye karar verdi. Ancak, ona bütün kâlbi ile sadık yaşlı nedimesi, canından çok sevdiği hanımının gizli tutkusunu keşfetti. Hanımı için bir zarar gelebileceğini hiç aklına getirmeden, sırf onu selâmete çıkarmak niyeti ile, doğruca Hippolitos’a gitti. “Senin aşkından ölecek. Ona hayatını bağışla. Aşkına karşılık ver” dedi. Hippolitos kadınların aşkından nefret ederdi. Bu yasak aşk ise iyice midesini bulandırdı ve onu dehşete düşürdü; tiksinti ile kadının yanından bina avlusuna kaçtı; kadın da onu izleyerek yalvarıp yakardı. Phaedra da avlunun bir köşesinde oturuyordu; fakat genç çocuk onu hiç görmedi; öfke ile yaşlı nedimeye dönerek: “Bırak beni, sefil cadı! Babama ihanet etmemi mi istiyorsun? Bu sözlerin işitilmesi bile benim ruhumu kirletiyor. Ah kadınlar, habis kadınlar. Bu evi terkediyorum; babam gelmedikçe buraya dönmeyeceğim”dedi ve uzaklaştı. Nedime Phaedra’ya döndüğünde onun yüzünün aldığı ifadeden çok korktu; sesi titreyerek “Merak etme, ben sana gene yardımcı olacağım” diye mırıldandı. Phaedra “Artık sen karışma; kendi işimi kendim halledeceğim” dedi ve peşinde titremekde olan nedime ile eve girdi.

Birkaç dakika sonra avluda sesler işitildi. Dönüşü kutlanan Theseos eve girdiğinde hıçkıra hıçkıra ağlayan kadınlar kendisini karşıladılar; Phaedra’nın intihar ettiğini haber verdiler. Henüz ruhunu teslim etmiş olan kadın, elinde kocasına yazılı bir tablet tutuyordu. Theseos “Artık bana gülen yüzünü göstermiyecek misin?” diye feryat ederek cesedin üzerine atılır. Son isteklerin yazıldığını zannetttiği tableti eline alarak okur; yüzü mosmor kesilir. Avluyu dolduran hizmetkârlara dönerek: “Bu mektupda çok korkunç gerçekler var. Kendi oğlum, zalim ellerini karıma uzatmış. Oh Poseidon, oh Tanrım! Lânetimi duy ve bu lâneti yerine getir!” diye bağırır. Babasının eve geldiğini öğrenen Hippolitos da dönmüş; avludaki karışıklığı görünce şaşırmıştır. “Ne oldu? Üvey annem nasıl öldü? Söyle baba; azabını benden gizleme” der. Theseos gürler: “Gerçek sevgi ve sadakati ölçebilmek için sağlıklı bir denek taşı bulamamışım. Senin nasıl rezil bir zalim olduğunu bu mektup tüm açıklığı ile anlatıyor. Defol, artık bu ülkeden sürüldün. Meşum kaderinle başbaşa kal”. Hippolitos yanıtlar: “Baba, kendimi savunacak hitabet gücüm olmadığı gibi masumiyetimi kanıtlayacak delillerin de bulunmadığı anlaşılıyor. Beni suçlamak için bir ölüye ait bu yalan dolu mektuba dayanıyorsun. Yeminlerin muhafızı Zeus üzerine yemin ederim; senin karına hiç dokunmadım; böyle bir düşünce aklımın ucundan geçmedi; böyle habis bir duyguya asla kapılmadım. Suçum varsa en sefilâne bir ölüme hazırım”. Theseos: “Ölüm gerçeği kanıtlıyor. Defol; ülkeden sürüldün” der.

Hippolitos yola çıkar; fakat sürgün yerine ölüme gidecek; babasının lâneti gerçekleşecektir. Babasından ebediyen uzaklaşmak üzere sahil boyunca arabası ile yol alırken, (asıl babası Poseidon’un kışkırttığı) bir deniz canavarı dalgaları arasından fırlar; atlar ürkerek gemi azıya alırlar. Gencin kontrolunu kaybettiği araba bu çılgın koşu sırasında yuvarlanarak parçalanır. Hippolitos aldığı ölümcül darbelerle mutlu olmadığı yaşamdan ayrılacaktır. Oğlunun kazaya uğradığı haberini almasına rağmen hiç umursamayan Theseos’un karşısına Artemis çıkar ve gerçeği ona anlatır. O sırada son soluklarını alan ağır yaralı Hippolitos onu bulan devriyelerce içeri taşınır. Hırıltı ile konuşan genç Artemis’e “Sevgili Tanrıçam; senin avcın ölüyor. Ama benim masum olduğumu babama anlatın, değil mi?” Tanrıça: “Senin yerini hiç kimse dolduramaz; erkeklerin en yüce ruhlu olanısın. Senin mahvına çelik iraden ve ruh asaletin sebep oldu” diyerek ona şefaat eder. Genç, yüzünü kâlbi parçalanan babasına çevirerek “Baba, bu senin hatan değildi” der. Theseos feryat eder: “Keşke senin yerine ben ölseydim!” Tanrıçanın dingin tatlı sesi onların ızdırabını dindirmeye çalışır: “Oğlunu kollarına al, Theseos; onu öldüren senin değil, Kıbrıslı Afrodit’in gazabı idi. Bil ki, oğlun unutulmayacak; şarkılarda ve öykülerde yaşatılacak.”

Artemis gözden kaybolduğunda Hippolitos da ruhunu teslim etmiştir.

Theseos’u da acı bir son bekler. Bir kaç yıl sonra, arkadaşı Kral Likomedes’in sarayında konuk iken bu dostu tarafından öldürülecektir. Bunun öyküsü şöyledir: bu arada Piritus’la birlikde yaptığı uğursuz Tartaros (Yeraltı) gezisinden Herakles sayesinde “Avernus”** yolu ile yeryüzüne çıkıp ülkesine döndüğünde Atina halkı arasında bir çok hiziplerin ortaya çıkıp siyasal çatışmalarla ortalığın karıştığını görür. Kışkırtmalar sonucu kendisine karşı da düşmanlıklar oluşmuş, otoritesini kaybemiştir. Bu evre hakkında öykülerde ayrıntılar bulunmadığı için olayların tam dokusu anlaşılamamaktadır. Bazı öyküler, çocuklarını Evboia kralı Kalkadon’un oğlu Elefenor’a emanet ederek canlarını güvenceye aldığını; ancak kendisinin (kaçarak mı yo hükümdarı Likomedes’e sığınır. Ancak, yakın dost bildiği Likomedes mal ve paralarına t ksa sürülerek mi katlandığı bu deniz yolculuğu sırasında) Skiron’da karaya çıkarak arkadaşı olan oranın amaen tuzak kurarak onu Skiron yalıyarından itip öldürür; belki bu kader Skiron’un ruhunun Theseos’dan bir mukabele olarak aldığı intikamdır.

Karizmatik krallarının ölümüne neden olan Atinalılar, başka hiç bir hükümdara yapmadıkları görkemli bir merasimle onun anısını onurlandıracaklardır. Savunmasız kimselerin daima koruyucusu olmuş bu büyük canın anısına burayı köleler ve tüm yoksul, kimsesiz kişilerin sığınağı bir kutsal mahfil yaparlar.

Evripides zamanında Hippolitos’un da bir kültü vardı. Gelinlik çağa gelmiş genç kızlar saçlarından birer tutam onun kabrine armağan ederlerdi. Ondan 6 asır sonra Posanias, Troizen’i ziyarete geldiğinde ona Hippolitos’un evini, onun adını taşıyan bir stadı, Afrodit tapınağını ve Phaedra’nın, yanı başındaki bir mersin ağacının döktüğü yapraklarla örtülü, melânkolik titreşimler dağıtan mezarını göstermişler. Bu öykü kahramanlarından hangisinin haklı olduğunun yorumunu yapmada çok güçlük çıkaran bir manzara. Evripides trajedilerini Fransızcaya çeviren Mme.Marie Delcourt-Curvers, Verona’da kendisine “Juliette’in evini gösterdikleri vakit, aşkı karşılıklsız kalan Phaedra’nın mezarını görenlerle aynı duygulanmayı yaşamış.

* Narsisizm: özseverlik, kendi kendine tutkun olma. Mitoloji’deki “ırmak Tanrısı” Narkissos’un (Lât. Narcissus) adından türetilmiştir; bunun öyküsü de anlatılacaktır.

** Avernus: İtalya, Kampanyada ünlü krater gölü. Dumanları kuşları boğarak öldürdüğü için Yunanca “a-ornos – kuşsuz” adını almış. Bu adın Lâtince versiyonu : “Avernus”. Burasının aynın zamanda, ayrıcalıklı kişilerin Tartaros’a girip çıktıkları yer olarak biliniyor

ody.gif odysseus

ORPHEUS VE EURYDIKE: İnanca göre ilk müzisyenler tanrılardı. Atena’nın müzik yapma becerisi yoktu ama flüt’ü o icat etmişti. Hermes “lir”i yapmış Apolla’ya vermişdi. Apollonun lirden çıkardığı sesler öylesine duygulu idi ki; onun müziğini dinleyen tüm Olimpos tanrıları kendilerinden geçiyorlardı. Hermes, kendisi için de bir “çoban kavalı” imâl etmiş, onunla büyüleyici sesler çıkarmaya başlamıştı. Pan ise kamışlardan kaval yapmış; bahar mevsimini bülbül sesleri ile doldurmuştu. Musalar, kullandıkları müzik aracı olmasa da, erişilmez güzellikteki sesleri ile bu orkestral ortama egemen olmuşlardı. Sırada, pek az sayıda olmakla birlikde müzikde ilahî icracılara yaklaşan ölümlü müzisyenler vardı. Bunlardan Orpheus açık ara birinci geliyordu ve tanrılarla başa baş güreşecek yetenekte idi. Zaten Trakyalı prens Oeagros ile musalardan Kalliope’nin oğlu olduğu için ölümlü olmanın ötesinde bir varlıkdı (babasının Apollo olduğunu ileri süren mitler de vardır). Annesi ona, müzik yeteneğini ve bu yeteneğini geliştireceği, Trakya’yı bağışlamıştı. Trakyalılar, Yunan halkları içersinde müziğe en yatkın olan insanlardı. Kimisi de onun aslında “Dionizos ritüelleri”nin kurucusu Pire’li bir Dionizos rahibi olduğunu; bazı arkeologlar da mezarının Bulgaristan’da Tatul yakınlarında bir yerde bulunduğunu iddia etmişlerdir. Gerek enstrümantal icrada gerekse kendi sesinde Orpheusla baş edecek kimse yoktu. Ozanlara göre, müzik yaparken canlı cansız her şey peşinden gelir, dağlardaki kayalar yerinden oynar, ırmakların yatakları yön değiştirirdi. Tamamen müziği ile ilgi çektiği için, kadersiz evliliğinin öncesi hakkında fazla bir şey bilinmemekde; ancak Jason’un Argo* gemisine katıldığı, yorgun düşen mürettebatı büyüleyici müziği ile onları şenlendirip dinlendirdiği için en yararlı sefer üyesi olduğu söylenir. Tayfa arasında kavga çıktığında da, yumuşatıcı müziği ile onların sinirlerini teskin eder, öfkelerini geçiştirir; habis ruhlu Sirenlerin sesleri işitildiğinde, onların büyüsüne kapılmamaları için derhal lir’ini çıkarır, etkili tonlamaları ile sirenlerin baştan çıkarıcı, belâlı seslerini denizin derinliklerine gömermiş.

Aşık olduğu (bir adı da “Agriope-Yaban yüzlü” olan) Eurydike’yi nerede görüp ona kur yaptığı bilinmiyor; ama kızın, Orpheus’un büyülü müziğine direnemediği muhakkak. Evleniyorlar; Trakyalı bir kabile bireyleri canavar Kikon’lara yakın bir yere yerleşiyorlar; ne var ki, mutlulukları çok kısa sürüyor. Düğünden hemen sonra, Eurydike nedimeleri ile birlikde çayırda gezinti yaparken, tarım tanrısı Aristeos’un** saldırısına uğruyor; ondan telâşla kaçmaya çalışırken bir engerek yılanına basıyor; Ayak bileğinden aldığı zehirle ölüyor. Orman nimfaları Dryad’lar yas tutuyorlar. Evlilik tanrısı Himenaos (Lât. Hymenaeus) sarı giysileri ile göklerden inip, adı geleceğinin simgesi olan “karanlık” anlamındaki “orphne”den gelen Orpheus’a bu acı haberi veriyor. Dayanılmaz bir kedere kapılan Orpheus yer altına gidip Eurydike’yi geri getirmeyi aklına koyuyor. Kendi kendine şu şarkıyı söylüyor: “Bu şarkımla – ezgilerimle kâlplerini yumuşatarak – Demeter’in kızının (Persefon) kâlbini fethederim – Ölüm tanrısını kandırırım – sevdiğimi Hades’in kucağından kurtarırım”. Aşkı için için kimsenin cüret edemeyeceği bir şeyi, Tartaros’a dehşet verici bir geziyi göze alır. Ovidius’a göre, Herakles’in indiği yerden, Taenarus kapısından (Yun. Tenaron***) Styx ırmağına, oradan da Hades’e indi. Orada lirinin tellerine vurmaya koyulunca o âlemin engin kalabalıkları sessizliğe gömüldü. Ahret kapısının bekçisi köpek “Cerberus” gerilerek gardını aldı; cezalandırılmakda olan Yeraltı sakinleri, müziğin büyüsü ile ebedî ceza eylemlerini kesiverdiler. İksion’un tekerleği durdu; Sisifos, tepelere çıkarmaya çalıştığı kayayı bir kenara bırakarak, kendini müziğin verdiği huzura terketti; Tityos’un (Leto mit’inde tanıtılacak) karaciğerini kemirmekde olan akbabalar zalim görevlerini kestiler; Tantalos susuzluğunu unuttu; ilk kez olarak canavar tanrıçalar Erinyalar’ın gözleri yaşlarla doldu; Danaus (Danaid’ler mit’inde tanıtılacak) taşımakda olduğu su dolu küleri bir yana bırakarak kendinden geçti; Hades’in kralı, ecesini alarak Orpheus’un yakına geldi, ilgi ile onu dinlemeye başladı. Orpheus müziği ile büyülediği Yeraltı tanrılarından aşkını kendisine bağışlamalarını niyaz ediyordu. Sesindeki tılsım kimsede onu reddetme mecali bırakmamıştı. Eurydike’yi çağırdılar ve tek bir koşulla onu teslim ettiler; Yeryüzüne çıkıncaya kadar, yol boyunca dönüp onun yüzüne bakmayacaktı. Aşıklar, Hades’in büyük kapısını aşıp, karanlıkda zorlu bir tırmanışa geçecekleri patikaya vardılar. Orpheus, öncülük ettiği eşinin, arkasında olduğuna emin olmak için dayanılmaz bir duygusal baskı altında idi. Kapıya gelmek üzere idiler; ortalık aydınlanır gibi olmuştu; Orpheus adımını eşikden dışarı attı, biraz ilerleyip sabırsızlıkla döndü; oysa acele etmişti; ayak bileğindeki yaradan ötürü ağır yürüyen kız henüz mağara sınırının içinde idi; alaca karanlıkda onu gördü; yakalamak için kollarını uzattı; ama Eurydike geriye kayarak kayboldu; ancak çok zayıf bir “Elveda” sözü işitildi.

Orpheus geriye dönüp çılgınca sevgilisini takibe koyuldu; fakat tanrılar, onun henüz hayatta iken ikinci kez Yeraltı dünyasına inmesine izin vermediler; Kharon onu Styx’den geçirecek kayığa almadı; derin bir yas içersinde geriye Trakyaya dönerek bu diyarın vahşi yalnızlığına kendini terketti; yedi ay boyunca Strymon ırmağı yakınında bir mağarada kaldı. Sevgilisinin kesin ölümü üzerine başka hiç bir kadını sevemediği; fakat genç oğlanlarla vakit geçirdiği; Trakyaya ilk kez pederasti’yi (eros paidikos – oğlan aşkı) getirdiği söylenir. Mecnunlar gibi çaldığı lirini ağaçlar, ırmaklar kayalar dinliyordu. O sıralarda Dionizos, Satiroslar, Silenoslar ve Maenadlardan oluşan eğlance grubu ile Trakyaya gelmişti. Matem tutmada ısrar eden Orpheus onun alemlerine katılacağına Panggeia Dağına gidip, huşu içinde Heliosun Güneş tanrısı) yükselişini seyrediyordu. Bu saygısızlığa içerleyen Dionizos Maenadları öc almakla görevlendirdi. Sapkınlaşmış Orpheus’un kadınlara yüz vermemesine zaten gazaba gelen Maenadlar bir gün ağarması sırasında üzerine çullanarak bu nazik müzisyeni parçaladılar; koparılmış kafasını Hebrus ırmağına bıraktılar; ırmağın ağzından çıkan baş Midilli Adası sahillerine vurdu. Onu bulan Musa’lar bir kutsal mevkie götürerek gömdüler. Öteki beden parçaları da toplanıp Olimpos Dağının eteğnde bir mezara yerleştirildi; bu ulu ruhun verdiği esinle oradaki bülbüllerin her yerden daha güzel öttükleri söylenir.

Ayrılık acısının, hüsranın kâbusları, duyarlı bir insana çektireceği çileler Orpheus mit’inden daha güzel anlatılamazdı (pederasti bölümü hariç). Bunun içindir ki, binlerce yıl boyunca bu mit bütün sanat dünyasına sonsuz esin kaynağı oldu.

Orpheus mit’i üzerine yaratılan sanat yapıtlarından: Klâsik dönemde “Orpheus ressamı” diye anılan bir sanatçının çanak üzerine çizdiği “Orpheus ve Traklar” resmi; Chicago Northwestern University Library Art Collection’da muhafaza edilen Orpheus, eşi Eurydice ve beraberlerinde Hermes’in göründüğü taş üstünde kabartma; Floransa okulundan Rönesans ressamı Jacopo dell Sellaio’nun yaptığı “Ariteus’un saldırısına uğrayan Eurydike’nin yılan tarafından sokulurken betimlendiği” tablo; Orpheus’un Yeraltı gezisi ile ilgili olarak, Jan Bruegel, Baroque ressam François Perrier, Jules Marchard’ın yarattıkları eserler; “Eurydike’nin son vedaı” ile ilgili olarak Jean Baptiste Corot’nun, Bergamo’nun tabloları ve Auguste Rodin’in heykeli: hüsran içindeki Orpheus’un Trakyaya dönerek kır sakinlerine verdiği müzik ziyafetleri ile ilgili Baroque ressam Roelandt Savery ve Briton Rivière’in tab1oları; Maenad’ların Orpheus’a saldırısını betimleyen klasik dönemin kırmızı boyalı vazo resmi, Albert Dührer’in gravür tarzı çini mürekkeple yapılmış resmi (Hamburg, Kunsthalle’de) ve Emile Levy tablosu; Gustave Moreau’nun “Orpheus’un kesik başı ve liri”ni gösterdiği tablosu; keza, J.W. Waterhouse’ın “kesik başın gösterildiği mistik sahne” resmi ve Baroque dönemin, sanata sayısız mitolojik resim kazandıran Fransız ressamı Nicolas Poussin’in, Paris Louvre müzesindeki “Orpheus ve Eurydice” tablosunu sayabiliyoruz.

Edebiyatta, klasik dönemden beri, sufî âyinlerde ve arınma (catharsis) törenlerinde okunan “Orfik” şiir türü ortaya çıkmıştır. Platon, Orpheus’un yaşam tarzını (Orfikos Bios) örnek gösteren bir takım haneberdûş, dilenci rahiplerin varlığından söz eder. Vejetaryenlik, cinsel yaşamdan imsak ilkelerini esas almaya ve mecnun gibi dolaşmaya “Orfik yaşam tarzı” deniyor; ancak, Gilbert Murray’ın çözümü ile “Orfizm” Yunan klasik döneminin mistisizm’idir. İslâm sufîliğindeki “Fena fillâh mertebesine” Budizm’de “Nirvana’ya ulaşılması gibi Orfikler de, her türlü yaşam kaygısından uzak, yıldızlarla başbaşa kalmanın gerçek özgürlüğü, hattâ özgürlükden öte bir kazanımı, Tanrı ile nihaî buluşmayı sağlayacağını inanmaktaydılar. İlahî yaşam ışığı için insan ruhunun iradesi yeterli değildi; “aporroya ton astron – yıldızların etkisi” gerekti.

Orta Çağ sonu Avrupa, özellikle Kelt ve İngiliz yazınında Orpheus mit’i yerli masallarla karıştırılarak çocuklara sunulmuştur.

Bu öykü çağımızda da, en ünlüsü Jaques Offenbach’ın “Orpheus Cehennemde” opereti olmak üzere burada sayamıyacağımız çoklukda müzik eserlerine ve filmlere de ilham vermiştir; hatta, Orpheus adının kökeninin kara olması ve öykünün daha çok karanlıklar dünyasında geçmesinden olacak, “Orfeu Negro” adı kullanılarak zencilerin rol aldığı film ve müzikallere konu olmuştur.

Gelecek yazımızda Orpheusu Lâtin ozanlarından önce tanıtan Rodoslu Apollonios’un yaşam öyküsünü ve onun büyük eseri “Argonotlar destanı”nı özetleyeceğiz.

Argo: ilerde “Altın Post” ya da “Argonotlar” efsanesinde anlatacağımız; altın postu getirmek için Kolkis’e sefere çıkan gemi; kaptanı “Jason”…

** Aristeos : Apollo ve Kirene’nin oğlu; hayvan gütmenin, zeytin ve arı yetiştiriciliğinin tanrısı…

*** Taenarus (Yunanaca Tenaron) : Yunanistan güneyinde Sparta’nın Mataban burnundaki Taenarum kasabasından Elatus’un oğlu (Penelope öyküsünde anlatılacak)persanim.gif perseus

İşte eski Yunanlıların uyutuldukları (ama ozanlarının genellikle gırgıra aldıkları ya da çeşitli insan tiplerinin ve davranışlarının örneklerini görerek ibret dersleri çıkardıkları) masallar içinde en uyutucusu ve abartılısı Perseus mitos’udur. Peri masalına benzeyen öyküde, belirleyici ögeler tümüyle sihirli oyunlar’dır. Bu bakımdan, Perseus efsanesi Psikiyatri araştırmalarında marazî hâl ve davranış örneklerini en çok bu masallardan ve mitoloji kahramanlarından alan, rüyaların ve fantastik öykülerin nevroz’un gizli tatmini olduğunu ileri süren Freud’a olduğu kadar, XX. yüxyıl başındaki “Sürrealizm – Gerçeküstücülük” denilen sanat akımına da en çok malzeme taşıyan mitoslardan biridir.Ancak birkaç dizesi bulunan, kayıp “Phorkides – Phorkys’in Kızları” isimli trajedinin yazarı Aiskhylos da dâhil, pek çok ozan bu konuya el atmıştır ama öykünün tümü Ovidius ve hemen hemen onun kadar bol eser bırakmış bir mitoloji yazarı olmakla birlikde zevk verici bir kalem sahibi olmayan, yaşamı hakkında da bilgi bulamadığımız ve İngiliz bilgini Frazer’in İ.S. I. ya da II. yüzyılda yaşamış olabileceğini ileri sürdüğü Apollodoros tarafından anlatılmıştır. Ancak, Edith Hamilton, bu öykünün Apollodoros versiyonunun, Ovidiusun tumturaklı dizelerinden çok daha yalın ve kolay izlenebilir olduğunu naklediyor. Daha önce adını andığımız Kios’lu (Sakız Adası) Simonides bu konuyu kısmen terennüm ettiği ünlü şiirinin en ünlü pasajı da Danae’nin tahta sandık içindeki betimlenmesidir.

Ülkedeki tüm kadınlarının en güzeli Danae, Argos kralı Akrisios’un tek çocuğu idi. Öykümüze başlamadan önce Akrisiosun köklerine özetle inelim. Argosda yaşayan Yunanlıların Danaos soyundan geldiğine inanılırdı; bu nedenle Homeros da Vergilius da tüm Yunanlıları Danaalılar olarak anarlar. İlk Argos hükümdarı çok başarılı bir asker olan “Abas”dı. Abas’ın Aglae adındaki eşinden “Proitos” ve “Akrisios” adlı ikizleri oldu. Birbirleri ile hiç geçinemeyen ikizler büyüdüklerinde şiddetli taht kavgalarına giriştiler; hatta bu
arada Proitos kardeşinin kızı Danae’ye tecavüz etmiş. Sonunda ülkeyi paylaşmakdan başka çare bulamamışlar. Argos Akrisios’a, yedi Kiklops’un surlarla tahkim ettiği Tiryns Proitos’a düştü. Kardeşinden nefret eden Akritios bir erkek evlât beklentisinde idi. Bu konuyu araştırmak için Delphi Tapınağındaki kadın kâhine gitti. Ama rahibeden aldığı haberler berbattı: bir oğul sahibi olmayacağı gibi, kızının doğuracağı torunu onu ilerde öldürecekti; bu kaderden kaçmak için en güvenli yol kızını derhal öldürmekti. Ne var ki, Akrisios’un babalık şefkati üstün geldi. Yeraltında tümüyle bronzdan bir ev inşa ettirdi; içine kızını kapattı. Hava ve ışık için damında bir aralık açtırdı ve başına bir nöbetçi dikti.

Günler dayanılmaz sıkıntı içinde geçerken, bir gün kız tepesindeki delikten bulutların toplaştığını ve gökten odasına bir altın sağanağının yağdığını gördü. Bu kez, Zeus’un hangi kılığa girerek kızın yanına yanaştığı bilinmiyor; fakat Danae, zamanı geldiğinde doğurduğu ve “Perseus” adını verdiği oğlan çocuğun babasının Zeus olduğundan emindir. “Perseus”un anlamı uzun süre lingüistler arasında tartışmalı kalmış; Başlangıçta, Helen öncesi bir kaynaktan gelebileceği düşünülmüş; sonra (aslında kendilerine “Fars”
diyen) Perslerle ilgisi olduğu sanılmış. Oysa kökeni “Argos” olan bir kişiye Fars orijini vermenin isabetsizliği kabûl edilmiş ve son olarak, Robert Graves, “Homeros”da bu ismin kullandığı epitetlerin anlamını çözerek eski Yunancada “perthein”in “tahrip, yağma etmek, ziyan vermek” demek olduğunu keşfetmiş.

Danae, bir süre sırrını sakladı ama sonunda Akrisios evde bir küçük çocuğun varlığından haberdar oldu. Çılgınca bir öfke ile kızına: “Kim bunun babası?” diye bağıdı. Kız gururla: “Zeus!” dedi. Küçük çocuğun kendi yaşamı için ölümcül bir tehdit olduğunu öğrenmiş olan Kral, Zeus’un baba olduğuna inanmamakla birlikde, kendisini Eryns’ler (Yeraltı ülkesinin intikam tanrıçaları, Lât. Furia’lar) aracılığı ile takip edip cezalandırmasından korktuğu için kızını ve torununu doğrudan doğruya öldürmekden çekindi. Yaptıracağı büyük bir sandığa koyup, denize açmanın onları mutlak ölüme götürecek bir maceraya terk etmek demek olduğunu, ama direkt öldürme günahından arındırabileceğini düşündü. Küçük oğlu ile bindikleri acayip teknenin sürekli dalgalarla tokuştuğunu hisseden Danae korku içinde bir gece geçirdi. Sabah olmasına karşın, kapalı sandıkta etrafını göremiyor; sadece dalgaların etkisi ile yukarı kalkıp yeniden suya çarptıklarını duyumsuyordu. Nihayet, sandık hışırtı ile bir zemine sürünüp bir süre kaydıktan sonra hareketsiz kaldı. Bir kumsala çıktıkları anlaşılmıştı; ama sandığın içinden nasıl çıkabileceklerini bilinmiyordu. Artık kader mi yoksa küçük çocuğun babası Zeus mu yardım etti, bilinmez; fakat Diktys adında iyi kalpli bir balıkçı varlıklarını fark edip, sandığı kırarak onları kurtardı. Genç anne ile oğlunu evine götürdü, kendisi gibi iyi kâlpli ve sevecen karısının himayesine bıraktı. Kendi çocukları olmayan çift biçare kazazedeleri bağırlarına bastılar. Uzun yıllar bu evde kalan Danae, yetişmekde olan oğlunun balıkçıya çıraklık etmesinden hiç yüksünmedi. Ne var ki, bu sakin ve huzurlu yaşam sürüp gitmeyecekti. Seriphos adındaki bu küçük adanın zalim hükümdarı Polydktes (çok konuk ağırlar anlamında), Diktys’in kardeşi idi ama uzun zaman onun evinde olan bitenle ilgilenmemişti. Bir gün balıkçıyı ziyaret etmek aklına gelince Danae ile karşılaştı ve ondan çok etkilendi. Perseus ergin yaşa gelmiş fakat annesi hâlâ çekiciliğini yitirmemişti. Polydektes kadına evlenme önerdi fakat kendini oğluna adamış kadından red yanıtı aldı. O zaman Perseus’u adadan uzaklaştırmak için bir hile düşündü, Pelops’un kızı Hippodameia’yı alacağı yalanını uydurarak yakınlarına evlenme şöleni çağrısı yaptı. Bu şölene katılanların “eronos” denen armağan vermeleri gerekiyordu. Kral, Perseus’un yiğitlik ruhunu tahrik ederek, kimilerince Batıda, Hesperislerin bahçesi yakınlarında yaşadıkları söylenen “Gorgonlar” denilen ölümcül güçde canavarlardan birinin başının, hazırlığını yapmakda olduğu düğün için en makbul armağan teşkil edeceğini söyledi. Bir yandan, Kralın davet ettiği yakınları ona birbirinden güzel ve değerli armağanları getirmeye başlamışlardı. Varlığı olmayan saf genç bu görkemli düğün hazırlıklarının altında kalmamak için Gorgonlardan Medusa’nın başını getirmeye karar vererek yola çıktı. Gorgonlar, ilkel bir deniz tanrısı olan Phorkys’in (Troya Savaşına katılan bir Frigya kralı da aynı adı taşıyodu) Keto’dan olan Stheno, Euyale ve Medusa isimli kızları idi. Medusa, bir ara Athena tapınağında Poseidon ile birlikde olmuş; Athena onu, ceza olarak, bedeni pullarla kaplı, çok uzun dişleri, mor dili, altın kanatları, pirinç elleri, ıslıklar çalan yılanlardan saçları olan korkunç, ölümlü bir yaratığa dönüştürmüştü. Yüzünü gören aniden taş kesiliyordu; onun yanına yanaşıp öldürmek olanaksızdı..Fakat Perseusun ihtiraslı gururu onu yolundan döndürmeyecekti. Bereket, bu delice cesaretin belâlı sonuçlarından yiğit genci siyanet edecek iki büyük ilahî varlık ona kanat germişti.

Perseus Kralın divanından çıkar çıkmaz sahilde bekleyen tekneye gitti. Kendisini engellememesi için annesine uğramamıştı. Önce, Gorgonların nerede bulunabileceğini öğrenmek için Yunanistana yelken açtı; Delphi’ye gitti. Karşılaştığı tüm bilici rahibeler, Selli adındaki halkın yaşadığı ve Demeter’in altın tanelerini (tarım ürünü tahıllar kasdediliyor) değil de, yalnız palamut meşesi yedikleri ülkeye, yani konuşan meşe ağaçlarının bulunduğu Dodona’ya gitmesi gerektiğini, Gorgonların nerede olduklarını kendilerinin de bilmediklerini söylediler.

Perseus bu ülkeye yola çıktı ama umutsuzluğa düşmüştü; kırgın bir ruh hâli içinde dolaşırken karşısına son derece güzel yüzlü fakat acayip kıyafetli bir genç adam çıktı. Bu adamın elinde kanatlı altın bir asa, başında kanatlı şapka, ayaklarında kanatlı sandaletler vardı. Onu görür görmez, insanları selâmete çıkaran rehber Hermes’den başka bir kimse olmayacağını bildiğinden sevince kapıldı. Işıldayan yüzü ile Haber Tanrısı onu, Medusa’ya saldırmadan önce bazı bilgi ve önlemlerle donanmış olması gerektiği hakkında uyardı; en önemli yardımı Kuzeydeki Styks’li Nymphalardan alabileceğini; nymphaların meskenlerinin de Graia’lar (Gri Kadınlar) denilen gruptan öğrenilebileceğini söyledi. Çok ileri yaşta ve çok acayip üç ihtiyar olan bu kadınlar, her şeyin alacakaranlığa gömüldüğü bir diyarda yaşıyorlardı. Ortaklaşa kullandıkları bir tek göz vardı. Görmek istedikleri nesneyi bu tek gözü sıra
ile birbirlerinin elinden alıp alınlarına yapıştırarak inceleyebiliyorlardı. Bütün bunları Hermes Perseus’a açıkladıktan sonra rehberliğine devam edeceği güvencesini verdi. Salt, Hermes değil, Medusa’ya öfkesi geçmemiş olan Athena da Perseus’a desteğini verecekti.

Hermes, Perseus’a, Medusa’yı bulabilmesi için ayrıntılı planını açıkladı. Buna göre, gerekli sırrı vermeleri içi Graia’iarın zorlanması gerekiyordu. Perseus, önce kendini gizlediği bir aralıkdan gözleyeceği cadı kadınların birbirlerine göz devri sırasındaki görme olanaksızlığından yararlanarak yerinden fırlayacak, gözü kapacak ve onlara, Kuzeydeki Nymphalara nasıl ulaşılacağı bilgisini almadan gözü geri vermeyeceğini söyleyecekti. Hermes, Medusa’nın titantum madeni kadar sert balık pullarına kırılmadan dayanabilecek güçde olan orak biçimindeki kılıcını verdi. Yanı başlarında onları dinlemekte olan Athena da, Medusa’nın karşısındaki canlıları taş haline getiren bakışını hatırlatarak, delikanlıya cilâlı bronzdan kalkanını verdi ve canavarı, yüzüne doğrudan bakmayıp, ayna gibi kullanacağı kalkanın parlak yüzünden izlemesini ve yapacağı hamleyi öyle hesap etmesini tembihledi. Böylece canavarın ölümcül gözleri etkisiz kalacaktı. Ayrıca, Perseus’a yapacağı mücadelede atiklik kazandırmak için ayaklarına geçireceği kanatlı botları; keseceği Medusa başını muhafaza etmek için gerekli olacak gümüşten, büyülü çuvalı ve başa geçirildiğinde insanı görünmez yapan Hades başlığını da Styks’li Nymphalardan tedarik edebileceği bilgisi verildi.

Neşesini bulan delikanlı, Hermes rehberliğinde “Alacakaranlık Ülkesi”ne yola çıktı; Okeanos Irmağını aşarak Kimmerîlerin yaşadıkları “Kara Ülke”ye geldiler. Atlas Dağında ikamet eden “Gri Kadınların” görüntüsünü yakaladılar. Bu yaratıkların bedenleri kuğuya, başları insana benziyordu; kanatlarının altında kol ve elleri vardı. Perseus, Hermes’in tembihatını dinleyerek, Graia’ların kullandıkları tek gözü, birinden diğerine nakli sırasında yerinden fırlayarak kaptı. Zavallı yaratıklar gözün nereye gittiğini birbirlerine sorarken Perseus konuşmaya başlayarak, gözün kendisinde olduğunu, Kuzey Nymphaları hakkında onlardan bilgi almadan iade etmeyeceğini kesin bir dille açıkladı. Çaresiz kalan Graia’lar “Kuzey Rüzgârı”nın ötesindeki kutsal Hyperborea”lıların ülkesinin rotasının tam tarifini verdiler, tek gözü geriye aldılar (yalnız, bu öyküleri nakleden ozanlar rotaları çok karıştırmışlardır; Kuzey Rüzgârları ülkesi, Atlas Dağları, Sisam Adası gibi coğrafî mekânların birbirlerine ulaşım hatların içinden çıkılamaz). Normalde, hiçbir taşıt aracı, ne denizden ne karadan bu ülkeye ulaşamıyordu. Fakat Perseus, iletişim tanrısı Hermes refakatinde, güler yüzlü, konuksever bir halkın her gün neşeli toplantılar, şölenler düzenlediği ülkeye geldi. Büyük bir nezaketle karşılandılar, şölene konuk edildiler. Flüt ve lir eşliğinden dans eden genç kızlar, bir ara dansı kesip Perseus’a, kanatlı botlar, taşınacak eşyanın büyüklüğüne göre istenildiğinde boyutları değişebilen sihirli bir torba ve en önemlisi başına giyeni görünmez yapan bir şapkayı armağan olarak verdiler. Artık, Perseus, pür teçhizat Gorgonlarla karşılaşmağa hazırdı. Bu kez yol gösteren Athena oldu, onun rehberliğinde, mutluluklar ülkesini geride bırakıp, Okeanos’u aşarak Sisam dolaylarındaki “Korkunç Kız kardeşlerin” adasına vardıklarında, büyük şans eseri, onları uykuda buldular. Aiskhylos’un ele geçen trajedi parçasında Perseus’un, Gorgonların uyudukları mağaraya boğalar gibi çılgınca girdiği yazılıdır. Aslında, büyük kanatlı, altın balık pulları ile örtülü bedenli ve kıvranıp duran yılanlardan oluşan saçlı canavarları, kalkanının ayna yerine kullandığı parlak yüzündeki yansımalarından dikkatle izlemesi gereken kahramanın temkinli davranması gerekti. Hermes ve Athena uyuyan canavarlardan hangisinin Medusa teşhis ettiler. Medusaya doğrudan bakamayan Perseus, Athena’nın da yönlendirmesi ile canavara yaklaşarak, kanatlı sandaletleri sayesinde tepesinde çevik hareketlerle dolanmaya başladı. Birden ani bir dalışla, orak biçimindeki kılıcı ile tek darbede onun boğazını biçti. Düşmekte olan kelleyi yakalayıp, beline sardığı gümüşten dokunmuş çuvala soktu. Gorgon’un kesik boynundan biri Pegasos adındaki ölümsüz kanatlı at, diğeri (Herakles bahsinde adını andığımız) Khrysaor (Altın Kılıç) hâsıl oldu. Ölümsüz olan öteki Gorgonlar da uyanmış, kardeşlerinin başsız cesedini görünce dehşete düşmüşlerdi. Katilinin hemen peşine düşmek istediler. Fakat Perseus kendisini görünmez hale getirecek şapkayı başına geçirmiş, bazı mitlere göre Pegasos’un sırtına atlamış, diğerlerine göre kanatlı botları ile Hermesle birlikde güven içinde uçuyordu (Mitler, çoğunlukla Pegasos’u ehlileştirenin öyküsünü sonra anlatacağımız Bellerophontes olduğunu nakleder). Yol üzerinde Perseus, kendisine daha önce kaba davranan, barındırmak istemeyen Atlas’ın karşısına çıktı; ona bir oyun oynamal istiyordu. Atlas ondan, gümrük yoklaması havasında, yanındaki gümüş torbayı açmasını istedi; torbayı keyifle açan Perseus’un gösterdiği Gorgon kafasına bakan Titan anında taş kesildi; kitlesiden Kuzey Afrikanın Atlas Dağları oluştu. Daha sonra uğradıkları Habeşistanda mola verdiler; Hermes burada veda ederek yolunu ayırdı. Perseus, sahilde bir kayalığa zincirle bağlanmış çok güzel bir genç kız gördü. Yanına yanaşarak neden böyle bağlı olduğunu sordu. Andromeda adındaki bu kızın babası, ülkenin kralı Kepheus imiş. Annesi Kassiopeia ise güzelliğine kibirli, düşüncesiz bir kadınmış; Deniz tanrısı Nereus’un kızlarından (Nereidlerden) daha güzel olduğunu iddia ederek, düzenlenen bir güzellik yarışmasına onlarla birlikde katılınca ölümlülerin kendileri ile şirk koşmalarına tahammül edemeyen tanrıları öfkelendirmiş. İlahî güçler, Keto adındaki dev bir deniz yılanını ülke halkının başına bela etmiş. Yılan her gün birkaç kişiyi yakalayıp yutarmış. Kitlesel kıyımdan korkan halk Ammon bilicilerine (Zeus ya da Lâtinlerde Jüpiter, Mısırın aş tanrısı Ammon ile özdeşleştirilir ve bazen bu isimler birlikde anılırdı) başvurarak bu afetin hikmetini sormuş. Kraliçenin tanrılara karşı küstahlığının cezasının halka çektirilmemesi için kızı Andromeda’nın bu dev yılana kurban edilmesi gerektiği yanıtı alınmış. Halk, tehalükle Kral Kepheus’u kızını feda etmeye zorladı. Çaresiz kalan Kral, kızının sahilde bağlanıp canavara kurban edilmesine rıza gösterdi. Bağlanıp kaderine terk edilen kıza, olayın hemen akabinde Pegasos’un sırtında gelen Perseus, görür görmez âşık oldu. Yanı başında bekledi. Deniz canavarı göründüğünde, Medusayı öldürürken kazandığı atiklik ve meharetle onun da kafasını uçuruverdi (yıllar sonra torunu Herakles, Troya kralı Laodemon’un kızı Hesione’yi, aynı biçimde kurban olmakdan kurtaracaktır). Andromeda’yı ailesine götürdü ve onunla evlenmek istediğini açıkladı. Ailenin, kızlarını memnuniyetle, hemen, onun canını kurtaran kahramana verdiğini nakleden ozanlar varsa da, sonradan bu mitos’un da çok değişik versiyonları olmuş; ozanlar geçmişden taşınan öyküleri ve öykü kahramanlarını birbirine harmanlamışlardır. Bazı, öyküler, gene Kassiopeia’nın entrikası ile kızın eski nişanlısı Agenor’un (Belos hükümdarının kardeşi olarak tanıtılır ama genellikle “Belos” efsanelerde düş ürünü bir ülkedir) düğüne davet edildiğini, ikiyüz savaşçı ile birlikde gelen bu zorbanın şenliği karıştırdığını, buna karşı Perseus’un Medusanın kesik başını göstererek karşıtlarını taş haline getirdiğini nakleder. Hele, mitoslarına zenginlik ve daha fazla edebî tad katmak isteyen Ovidius, yukarda da değindiğimiz üzere, bir çok başka efsane kahramanlarını bu maceraya karıştırarak çok ayrıntılı biçimde anlatmıştır. Perseusla Andromeda’nın düğününe isyankâr bir kalabalığın müdahale ettiğini, aralarından Phineus adlı birinin (aynı isimdeki, bugün ülkemizde, Trakya’da Midye olarak bilinen Salmydessos kralının öyküsünü ayrıca anlatacağız) Andromeda’nın eş olarak kendisine verileceği vaadini ilere sürerek, çeşitli ülkelerden gelmiş ünlü komutanların yönetimindeki kıtalardan oluşan bin kişilik bir güçle saraya saldırmaya kalktıklarını; Perseus, önce bunların önemli bölümünü konvansiyel savaş taktikleri ile bertaraf ettiğini, tümüyle başa çıkamayınca “Medusa Başı”nı teşhir yöntemine başvurduğunu, fakat bu arada kendi tarafındaki cengaverlerden Akontios’un da kazaen Gorgon başını görerek kurban olduğunu, kurnaz ve korkak Phineus’un ise Gorgon’a bakmaktan kaçındığını, Perseus’un, kayın babasının yuvasını daha fazla kana bulamaktan kaçınarak onu affettiğini, tatlı fakat abartılı bir üslûpla nakleder.

Eşi ile birlikde, annesinin bulunduğu adaya dönen Perseus evde kimseyi bulamadı. Komşular, balıkçı Diktys’in eşinin çoktan öldüğünü, annesi Danae’nin ise, evlenme önerilerine devamlı red yanıtları verdiği Polydektes’in tehditleri karşısında, balıkçı ile birlikde kaçıp bir tapınağa sığındığını söylediler.

Tam o sırada Kralın, sarayda düzenlediği şölende, davet ettiği dostları ile birlikte eğlenmekte olduğunu da öğrenen Perseus bu fırsatı kaçırmak istemedi; doğruca saraya koşup, şölen salonunun kapısında durdu. Parlaklığı göz alan kalkanı, gümüşden torbası ile dikkatleri çekmemesi olanaksızdı. Torbadan “Medusa”nın başını çıkarıp hazır bulunanlara gösterdi. Bir anda herkes taş oldu; bir dizi mermer heykele dönüştü. Seriphos Adasının aşırı kayalık olmasının nedeni bu imiş.

Bütün adalılar, yaka silktikleri müstebit hükümdarın akıbetini öğrenince çok sevindiler; Danae ve Dictys’in saklandıkları yeri buldular. Perseus, Dictys’i adanın kralı ilân etti. Kendi de, anası ve karısını alarak Yunanistan’a dönmeye karar verdi. Yaşlanmış dedesi Akrisios’un (öfkesi her ne ise) yüreği yumuşayarak kendilerini bağışlayacağını umuyordu. Argos’a vardıklarında, Akrisios’un kent’ten sürüldüğünü öğrendi. O anda nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Argos’a yerleştikten bir zaman sonra Kuzey kentlerinden Larissa kralı Teutamides’in geniş katılımlı bir atletizm yarışması tertiplediğini duyunca bunu fırsat bilerek bedenî formunu tekrar denemek istedi. Yarışmaya katıldı. Disk atma yarışında, bu çok ağır metali o kadar uzağa ve falsolu fırlattı ki; disk, Kralın konuğu olarak tribünde bulunan Akrisios’un başına isabet ederek ağır yaralanmasına ve kısa süre içinde ölümüne sebebiyet verdi. Apollo bilicisinin kehaneti gerçekleşmişti. Perseus, dede acısı ile dedesinin annesi ve kendisinin ölümü için elinden gelen zulmü yapma günahını tartma ikilemi arasında kaldı. Öyküyü belki, dev romancı Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeşler” eserindeki hayırsız babaya, kardeşlerden İvan ve Alyoşa’nın bakışları ile kıyaslayabiliriz. Bu romandan farklı olarak dedesinin cezasını bilmeden veren Perseus, her ne koşulda olursa olsun büyüklere sevecenliği ve saygıyı emreden eski geleneklerin idealize edilmiş temiz yürekli evlât tipini temsil etmektedir. Bunun ödülü olarak da ailesi ile huzura ermiştir. Argos tahtı ona kaldı; fakat öldürdüğü dedesinin yerine geçmeyi içine sindiremedi ve büyük amcası Proitos’un oğlu Megapenthes’in egemenliğindeki Tiryns’e giderek onunla krallıkların takası üzerine anlaştı. Onu Argos’a yolladı, kendi Tiryns kralı oldu; Hephaistos’un çırakları dev inşaatçı Kyklopslar’a hem bu kentin hem de yeni kurduğu Mykenai kentinin, 8 metre kalınlığında, 20 metre yüksekliğinde taşlardan oluşmuş surlarını yaptırdı. Sonradan görkemli Mykenai uygarlığının merkezi olacak bu kentin adı, güya, Perseus’un çorak bir alanda susadığı bir anda birden mucize eseri bir mantardan akarsu (mykes) fışkırmasından gelirmiş. Perseus’un Andromeda ile evliliklerinden yedi oğlu (Perses, Alcaios, Heleos, Mestor, Sthenelos, Elektryon, Kyniros) ve iki kızı (Gorgophone-Gorgon öldüren ve Autukhthoe-Toprakda doğmuş) oldu; bunlardan Elektryon’un Herakles’in dedesi olduğunu söylemiştik.

Efsaneye göre, Medusa’nın kesik başı Athena’nın kalkanına yapıştırılmış; Zeus’un Athena’ya armağanı olan bu kalkan heykel ve resimlerde de bu süsleme ile betimlenir. Perseus efsanesi, sanata ve astronomiye çok fazla materyel kazandırmıştır. Elinde Medusa’nın başını taşıyan Perseus’a benzetilen takımyıldız’a onun adı verilmiştir. Eşi Andromeda’nın (erkekler üzerinde egemenlik kuran anlamındaki) adı da, kuzey yarı gök küresindeki, oluşturduğu geometrik biçime “Pegasus Karesi” denilen galaksiye verilmiştir. Kuzey Amerikada ve Asyada yetişen çiçekli bir bitkiye de “Andromeda” deniyor. İnanca göre, Poseidon, kaprisleri ile facialara sebebiyet veren Kassiopeia’yı tepetaklak ederek gökyüzünde bir takım yıldıza dönüştürmüş.

XVII. yüzyıl Avrupasında, klasik mitosların tiyatro ve hatta opera konusu olmaları çığırını açan, trajedide Jean Racine’e, operada Philippe Quinault’ya esin veren Pierre Coeneille’in “Androméde” adlı trajedi-operası bu konuyu işlemiştir. İkonografi sanatında ise, vazo resimleri, Lakon bronzları, Selinus tapınağının ön cephesi, Capitolino müzesinde, Andromedanın Perseus tarafından kurtarılışını betimleyen bir alçak kabartma (bas-relief) gibi antik dönem eserlerinden başlayarak her devirde Perseus mit’i işlenmişdir. Benvenuto Cellini’nin Floransa-Loggia di Lanzi Galerisinde, Antonio Canova’nın Vatikan Müzesinde “Perseus’u kılıcı ve Gorgon başı ile gösteren çıplak heykelleri (Canva’nın aynı konuda grafik çalışması), Salvador Dali’nin meydanlarda sergilenen aynı pozda, kendi tarzındaki stilize heykeli, Korfu arkeoloji Müzesinde “Perseus”u Gorgonu öldürürken betimleyen alınlığı (pediment), Ufizzi Galerisinde Piero di Cosimo’nun “Perseus”u kanatlı botları ile Andromeda’yı kaçırırken gösteren tablosu ve daha Signorelli, Palma, Cesari, Saraceni, Rubens, Rembrandt, Lemoyne, Coypel gibi ressamlarla, Puget, Fremin, Thierry’e varıncaya kadar yontucular bu mit’ten esinlenmiştir.jasonanim.gif jason

APOLLONİOS (Rodoslu) : Antik Yunanın aynı isimdeki pek çok şöhretinden ozan ve dil bilgini biri olup “Argonautika” (Argonotlar Destanı) adlı yapıtı ile ünlüdür. Yaşamöyküsü , biri Floransa’daki Lorenzo Kitaplığında (Laurentian Library) bulunan “Argonautika” yazması içinde, diğeri, “Suda Lexicon”da* yer alan metinlerden öğrenilmiş. Bunlara göre: İ.Ö.295 doğumlu bir İskenderiye okulu şairidir. Naucratis ya da İskenderiye doğumlu olduğu sanılıyor. Hamasî destanlardan hoşlanmayan, gerçekçi ozan Kallimakhos’un öğrenciliğini yapmış.

Altın post destanının “Iason ve Pelias”ın karşılaşmaları bölümüne geldiğimizde, belki, bu bölümü en geniş biçimde hikâyelendiren Pindaros’u tanıtmamız gerekirdi ama, öykünün cereyanını daha fazla kesmemek için Pindaros’un ve keza bu öyküye katkısı olan öteki tragedya yazarlarının tanıtımını Dionizos ritüelleri ile koro ve tragedya geleneği bahsine bırakmak uygun ve daha da anlamlı olacak.

Iolkos adındaki Yunan kentinin kurucusu Kreteos ölünce oğlu Eson ile üvey kardeşi Pelias arasında taht kavgası başlamıştı. Kreteos’un eşi Tyro “Irmak Tanrısı” Enipeos’a aşıkdı. Suların büyük tanrısı Poseidon kendisini Enipeos gibi göstererek, Atamas’ın kardeşi Salmoneos’un kızı olan Tyro’yu iğfal etti; bu birlikdelikden piç Pelias doğdu; dolayısiyle, Eson ve Pelias, “altın postu” kayınpederi Etes’e veren Friksos’un kuzenleri oluyorlardı. İktidar rekabeti sonunda Pelias baskın çıktı; tüm Teselyanın egemenliğini ele geçirdi; Eson’u Iolkos zindanlarında zincire vurdu; öteki kardeşleri Feres ve Neleos’u sürgün etti. Eson, daha önceden henüz çok genç olan veliahd oğlu Iason’u eğitim yapması için hekimlik bilen bilge bir Kentavr* olan Kiron’a göndermişti. Pelias ise onu annesi ile birlikde öldüğünü sanıyordu. Iason rüşt çağına gelince büyük bir cesaretle yurduna dönecek gasıp amcasına karşı taht üstündeki iddiasını ileri sürecekti.

Bu arada bir kâhin, Pelias’a, falında bir akrabası tarafından öldürüleceğinin göründüğünü; bu sondan kurtulmak için, tek ayağında sandalet bulunan bir kişiden kendini sakınması gerektiğini söyledi. Kâhinin verdiği vade içinde iri bedenine gösterişli giysiler, omuzlarına leopar postu kuşanmış, dalgalı uzun saçları sırtına dökülen, (Iolcus yolu üzerinde Anavros ırmağını geçerken sandaletlerinden birini düşürüp çamurlara kaptırdığı için) tek ayağı çıplak bir adam geldi; fütursuzca pazar yerine daldı. Şaşkınlığa düşen ve etrafını saran kalabalık bu yabancının tanrılardan biri olduğu sanısına kapılmıştı. Poseidon onuruna düzenlenen Olimpik oyunlarını izlerken haberi alıp telâş içinde agoraya gelen Pelias tek sandaletli adamı görünce korkuya kapıldı; ancak duyduğu dehşeti saklamaya çalışarak yabancıya hangi ülkeden geldiğini sordu. Muhatabı yumuşak bir tonda: “Şu anda kendi ülkemdeyim. Zeus’un babama verdiği yönetim yetkisini geriye almaya geldim. Senin yeğeninim. Adıma Iason derler. Seninle kılıç ve mızraklarla değil tanrıların yasalarına göre kozumuzu paylaşalım; yani adalete göre anlaşalım; eline geçirdiğin servet, sürüler, tarlalar sende kalsın; ama egemenlik tahtını ve asasını bana terket ki aramızda meşum bir savaş çıkmasın” dedi. Buna karşı Pelias, keza nazikâne bir tonda: “Peki, dediğin gibi olsun; ama, bir şartım var. Kâhinin dediğine göre, ölmüş olan Friksos (ölümü ile ilgili mit’i ayrıca anlatacağız) bizden kendi ruhunu taşıyan Altın Post’un bu ülkeye geri getirilmesini istemiş. Benim gibi kocamış bir adamın yapamıyağı bu işi senin gibi aslan yürekli bir gencin kolaylıkla kotaracağına inanıyorum. Bu görevi üstlenip, başarırsan, sana Zeus adına yemin ediyorum, bu krallığın egemenliğini tümüyle sana terkedeceğim. Pelias bunu söylerken, Iason’un bu belâlı seferden geriye dönebileceğine asla ihtimâl vermiyordu. Ama, böyle büyük bir macera düşüncesi, krallık liyâkatini kanıtlama fırsatı verdiğinden, coşkulu genç Iason’a çok çekici gelmişti; öneriyi kabûl etti. Yunanistan’ın bir çok seçkin ve soylu genci bu sefer’e keyifle katıldı. Yiğitlerin yiğidi Herakles (Lât. Hercules), Müziğin büyük üstadı Orpheos, Dioskurlar diye anılan ikiz kardeşler (binicilik ustası Kastor ve boksörler şahı Polidevkes-Lât. Pollux)**, Akilevs’in babası Peleos ve pek çok başka gözü pek serüvenciler bir araya geldi. Kendisine borçlu olduğu kurban törenlerini ihmâl ettiği için Peliasa öfkeli Tanrıça Hera da Iasona yardımcı oldu; hem yoldaşlarının geride bırakacakları yakınlarını gözetme güvencesini verdi, hem de yolculuğa yılmadan dayanacakları metanet ve bahadırlık iksirinden içirdi. Hera bahsinde değindiğimiz üzere, Teselya Argos’u tersanesinde gemi inşasına izin verdi; bu bakımdan gemiye “Argo”, mütettebatına.da “Argonotlar” dendi. Bazıları ise “Argo” isminin geminin yapımcısı “Argus”dan geldiğini ileri sürerler.

Gemi yola çıktığında, Iason eline aldığı altın kadehdeki şarabı yudumladı ve artanını, Zeus’un mızrağının yollarını aydınlatması dileği ile denize döktü. Fakat önleri dehşet verici tehlikelerle dolu idi; tayfaların bazısı içtikleri bahadırlık iksirinin bedelini canları ile ödeyecekdiler.

İlk önce, sadece kadınların yaşadığı Limni adasına uğradılar. Bu kadınlar, ibadet görevlerini yerine getirmediklerinden Tanrıça Afrodit tarafından “halitosis”le (çok kötü kokmakla) cezalandırılmışlardı (halitosis: “nefes kokması” olarak zamanımız tıb terminolojisine geçmiştir); hiç bir erkek yanlarına yanaşamıyordu (bazı lejandlara göre de Trakyaya savaşa giden erkekler yanlarında baş kadınlarla dönmüşlerdi). Buna gücenen kadınlar erkeklere saldırıp biri dışında hepsini öldürdüler. Ada kralı Toas’ın ve kraliçe Mirinna’nın kızı Hippisil*** babasını gizlice Sakız adasına kaçırdı. Ama, bu vahşileşmiş kadınlar, adaya ayak basan Argonotları sıcak karşıladılar; onlara yardımcı oldular; armağanlar, yemek, şarap ve giysiler verdiler. Bu arada tüm kadınlar hamile kaldı; Iason’un da Hippisil’den Öneos ve Nebrofonos (ya da Deifhilius ve Thoas) adlarında iki çocuğu oldu; Hippisil’e ebedî sadakat yemini etti ise de yola çıktıkdan sonra bu yemini kısa zamanda unutacaktır.

Limni terkedildikden sonra, Herakles’ın grup içinde bulunmadığı farkedildi. Onun zırh taşıyıcısı olan Hilas adında çok sevdiği genç bir çocuk, karada iken testisini bir pınara uzatmış, pembe yanaklı bu çocuğun güzelliğine kapılan bir su nimfası onu öpmek için kaynağın içine çekivermiş; çocuk bir daha ortaya çıkmamıştı. Herakles deli gibi onu her yerde aradı; ormanın derinliklerine girdi; denizden çok uzaklaşmış; Hylas’dan başka her şeyi, Altın postu, Argonotları unutmuştu. Denizciler de çaresiz kalıp, onsuz yelken açmak zorunda kaldılar. Bundan sonraki maceraları, kanca gagalı ve pençeli, iğrenç kokulu korkunç uçan yaratıklar Harpilerle olacaktı. Argonuotların bir gece teknelerini sahile çektikleri yerde yapayalnız ve sefil görünüşlü ihtiyar bir adam yaşıyordu. Her şeyin bilicisi Apollon ona kehânet yetisi bağışlamıştı. İhtiyar, her olacağı önceden hiç yanılmadan görüyor ve söylüyordu. Bu durum yapacaklarıı sır olarak saklamak isteyen, özellikle yaptığı çoğu şeyi karısı Hera’dan saklayan Zeus’ un keyfini kaçırıyordu. Bu nedenle ihtiyar’a korkunç bir ceza verdi. Zavallı adam ne zaman yemek yemeğe otursa, “Zeus’un Köpekleri” diye anılan Harpiler üzerine saldırır, yemeğini darmağın eder, parçaları kendileri yer, yutar, adamcağız bir iki lokma ile yetinmek zorunda kalırdı. Argonotlar (Fineos adındaki) ihtiyarı gördüklerinde içleri sızlamıştı; ayaklarında dermanı kalmadığı için yerlerde sürünen, derisine yapışmış kemikleri tek tek görünen, her yanı titreyen hayalet görünüşlü zavallı onları bir kurtuluş umudu olarak sevinçle selâmladı; onlara yardımcı olmayı önerdi. Öngörü yetisi olduğu için, bu grup içinde, özellikle iki kişinin, Boreas’ın (Kuzey Rüzgârı-Poyraz) iki oğlunun kendisine Harpilerden koruyacağını bilmişti. Nitekim, kendisini acıyarak dinleyen grupdan ikisi ona kesin yardım sözü verdi; diğerleri önüne yemek getirdiler. O anda gökde o menfur yaratıklar belirdi; hızla üzerlerine pike yaparak adamın önünde ne varsa yutup kaçtılar; arkalarında dayanılmaz berbat, kokular bıraktılar. Kuzey Rüzgârının oğulları kılıçlarını çekip, uçarak bu canavarların peşine düştüler. Sonunda yetişip kılıç darbeleri ile onları parçalamaya girişmişlerdi ki; tanrıların habercisi Gökkuşağı “İris”**** semalardan inerek araya girdi; Zeus’un koruyucularını öldürmenin onu kızdıracağı konusunda uyardı; fakat, Fineos’un bir daha rahatsız edilmeyeceğine Styx Irmağı üzerine yemin etti. Çocuklar dönerek bu habei Fineos’a muştuladılar. O gece çok keyifli bir ziyafet düzenlendi. Fineos, Argonotlara, kendilerini bekleyen tehlikeler konusunda öğütler verdi; özellikle, Pontos Eukseinos’un (Karadeniz) ağzında bulunan (kimi mitlerde Hellespont-Çanakkale Boğazı ağzı olarak geçer) “İkiz Çatırdayan Kaya’dan – Symplegades”den kendilerini sakınmaları için uyardı (Romalıların “Cyanae Insulae-Koyu mavi Adalar dedikleri çifte kayalık grubu; Finike-Kaş yolu üzerinde, Kaş’a 23 km. uzaklıkda, şimdi Yavi ya da Yuva köyü üzerindeki antik dönemde Cyanae – Kiaynay denen sarp kayalıkla karıştırmamak gerek). Efsaneye göre bu iki kaya etraflarında kaynamakda olan denizde yanyana yüzer halde iken aralarına bir şey girdi mi, bazen birbirine gürültü ile çarpar, Karadeniz yolunu kaparmıış. Fineos, Argonotlara, boğaza girmeden bir güvercin uçurarak kayaların sakin zamanlarında olup olmadıklarının test edilmesini öğütlemiş; güvecin selâmetle geçerse yollarının açık olduğunu, aksi hâlde “Altın Post” sevdasından vazgeçerek geri dönmeleri gerektiğini söylemiş. Ertesi sabah gemiciler yanlarına bir güvercin alarak yelken açıp yola koyuldular.

Öykünün buraya kadarki bölümünden, sanata geçmiş sahnelerin belli başlı olanları işaret etmek istersek: 1) Argonotları çeşme başında görüntüleyen ve Romada, Guilia Villasındaki Ulusal Etrüsk Müzesinde sergilenen “Cista Ficoroni” tabir edilen (yani Francesco Ficoroni adındaki arkeologun bulduğu silindirik biçimli) vazolardan biri üzerindeki resim, 2) Gene bir Cista Ficoroni’den, Roma, Galleria Borghese’de sergilenen ve Argonotları bir av öncesi gösteren, muhtemelen Herakles ve Hylas’ın resmedildiği oyma işli Etrüsk ritüel vazosu, 3) Lorenzo Costa’nın, Padua, museo Civico’da sergilenen “Argonatlar kıyıya yanaşırken tablosu, 4) Paris, Louvre Müzesindeki İ.Ö.350-340 arası yapılmış bir Yunan Kratera vazosundaki “Iason ve Pelias’ın karşılaşmaları sahnesi, 5) John William Waterhouse’ın Manchester’de Manchester Kent Sanat Galerisinde sergilenen “Hylas ve Su nimfaları” yağlı boya tablosu, 6) Ercole Grandi d’Antonio de’Roberti’nin Padua’da Roberti Okulundaki “Argonotlar” yağlı boya tablosu sayılabilir.

* Kentavr’ların, İksion’un Nefele’den olan yarı insan yarı at çocukları olduğundan söz etmiştik.
** Bu ikiz kardeşlerin adları Astronomide, Lârin dillerinde “Gemini” denilen görkemli “İkizler” burcunun en parlak iki yıldızına verilmiştir; “Pollux” daha parlaktır.
*** “Hyppisyle” adı Güneş’in küçük bir uydusu olan gezegene verilmiştir.
**** Gökkuşağının yedi renginden alınan esinle, göz merceğinin önündeki göze renk veren tabaka da “İris” olarak isimlendirilmiştir.

Argonotlar* Bosporos (İstanbul Boğazı) yönünde yola çıktıktan fazla süre geçmeden “Çatırdayan Kayalar” tüm haşmetleri ile ortaya çıktılar. İlk görünüşlerinde hareket eden hiç bir cisme geçit vermeyecek gibi idiler. Fakat güvercin serbest bırakıldı, gemiciler onun uçuşunu izlediler. Kuş iki kaya arasından selâmetle geçti; yalnız, birbirine doğru gelip çatışan kayalara kuyruk tüylerinin ucunu kaptırıp kopartmıştı. Gemiciler, vakit yitirmeden küreklere asılarak, yeniden birbirinden ayrılma sürecine girmiş kayalar arasından Argo’yu süratle geçirdiler. Tam iki kaya arasından sıyrılmışlardı ki, bu alâmetler korkunç bir gürültü ile tekrar birbirlerine çarpmışlar, dev gibi dalgaların oluştuğu bir su kaynaşmasına neden olmuşlardı; bu arada Argo, sadece pupasının ucunu kayalara kaptırdı.

Karadeniz’de Tinusların adası Orkinos’da kendilerini karşılayan Apollon’un heybeti ile büyülendiler. Orfeos’un şarkıları onların heyecanlarını teskin etti, duygularını yumuşattı. Daha sonra uğradıkları Mariandyn’lerin ülkesinde Kral Lykos tarafından hararetle ağırlandılar. Sinoba yanaştıklarında Herakles’in dostu üç adam gemiye bindi. Ünye kıyılarında yaşayan ve Yunanlılara çelik yapımını öğreten zenaatkâr kavim Khaliblerin toprağından sonra ufukda, kendisi barış ve huzuru en çok seven munis nimfa Harmonia’nın, ne garipdir ki acıma bilmez savaşçılar olan kızları Amazonların ülkesi vardı. Amazonlar Harmonia’nın değil (“Armoni” çağımızda da uyum, ahenk demek), babaları savaş tanrısı “Ares”in yolunu seçmişlerdi. Argo’nun bahadırları, savaşmayı da göze alarak, bu ülkede mola verip, onları tanımakdan çok keyif alacaklardı; ne var ki, önce Ares’in adasında Stimfalid kuşlar (Ornithes Stymphalides) denen canavar kuşların saldırısına uğradılar. İ.Ö.V. asırda yaşamış ve aslında resimde devrim yapmış bir sanatçı kabûl edilen Apollodoros’un, bir mitoloji özeti olan “Bibliopoleion – Kütüphane” isimli eseri ilki olmak üzere bir çok kaynağa göre göre, bu insan yiyen kuşlar, Yunanistanda, Arkadiada Stimfalis gölü dolaylarında yaşarken, günün birinde Heraklesle yaptıkları bir mücadele sonucu onun tarafından Karadenize, Aretias’a (Ares Adasına sürülmüşler); bu nedenle “Ornithes Areioi – Ares’in Kuşları” adını almışlar. Argonotlar, başlarına tolga geçirip ellerine kalkan aldılar ve acayip sesler çıkararak kuşları korkutup kaçırdılar. Artık, rüzgâr tam uygun yönde estiği için, Amazonlarla oyalanıp bu fırsatı kaçırmak istemediler; Kafkasya kıyılarına yola devam ettiler.

Yolda, denizde, bitkin, canlarını yitirmek üzere olan dört kişi gördüler. Bunlar Friksos’un, Argos, Kitossoros, Frontis ve Merlas isimli oğulları idi. Boiotia’ya, dedeleri Atamas’ın mirasını almaya giderken kazaya uğramışlardı. Onlar da mürettebata katıldı. Gemi, Kheiron’un anası ve Kronos’un sevgilisi ola nimfa “Filira”nın adını taşıyan adayı geçip, sonunda Kolkis’de, Fasis Irmağı ağzına demir attı. Artık, Prometeos’un kayaya bağlandığı tepe şimdi tam üstlerinde idi; onun ciğerlerini yiyen kartalın kanat çırpışlarının rüzgârı hissediliyor; yiyecek artıklarının ve kan damlalarının aşağı düştüğü görülüyordu. Daha ilerleyip aynı günün batımında “Altın Post”un ülkesi “Kolkis”e vardılar. Artık kendi cüret ve dirayet değerleri dışında bir şeyin kendilerine yardımcı olmayacağını biliyorlardı. Onların akıbetinden kaygı duyan Olimpos sakinleri arasında da bir danışma trafiği başlamıştı. Hera, Afrodit’in ayağına, onun yardımını istemeye gitti. Aşk tanrıçası, kendisine karşı hiç dostluk hisleri beslemediğini bildiği Heranın ziyaretine şaşırmıştı. Olimpos Hanımefendisinin bu seferki içten ve hayırsever tavrı karşısında elinden geleni yapmaya söz verdi. Oğlu aşk tanrısı Eros’u (Lât. Cupid)**, Kolkis kralı Etes’in kızı Medea’yı Iason’a aşık etmekle görevlendirdi (Kralın öteki kzı Kalkiope’yi Friksos’a verdiğinden söz etmiştik). Afrodit, Eros’a gidip, istediğini yaparsa ona, üstü parlak altın ve derin mavi mine bezeli top gibi çok değerli ve eğlenceli bir oyuncağı armağan edeceğini söyledi. Eros sevinçle yay’ını ve ok sadağını kapıp, Olimpos’dan Kolkis’e kadar uçtu.

O sıralarda kahramanlarımız da, Kral’dan altın Post’u istemek üzere Aiaia Kent’ine hareket etmişlerdi. Hera onları korumak için çevrelerini yoğun bir sisle örtmüştü. Heliıos ile Perseis’in oğlu, Girit kraliçesi Pasifay’ın ve büyücü Kirke’nin kardeşleri olan Kent kralı Etes, Hefaystos’un yaptığı göz kamaştırıcı bir sarayda oturuyordu. Sis yüzünden görülemeyen saray, Argonotlar yaklaşırken sisin dağılması ile meydana çıktı. Saraya gelen genç Argo grubunun heybetli görünüşünden etkilenen muhafızlar onları saygı ile karşılayıp, ziyaretlerini Krala duyurdular. Kral onları büyük bir nezaketle ağırladı. Yıkanmaları için sular ısıtıldı, yemekleri hazırlandı; onurlarına meşaleler yakıldı. Prenses Medea da ziyaretçileri çok merak etmişti; gözlerini Iason’un üzerinden ayıramıyordu. Eros, görünmeden, yayını gerekek aşk okunu kızın tam yüreğine göndermişti. Medea kızarıp bozarıyor; şaşkınlık ve mahcubiyet duyguları arasında bocalıyordu; sonunda odasına kaçtı.

Konukların gereksinimleri giderilmeden, onlara sıra dışı bir soru sormak büyük nezaketsizlik olduğu için, kahramanlarımız banyolarını alıp karınlarını doyurdukdan sonra Kral Etes nereden geldiklerini ve buraya seyahat amaçlarını sordu. Iason, bütün gemi personelinin asil soydan geldikilerni, tanrıların çocukları ya da torunları olduklarını, Yunanistandan buraya kadar kendisinden Altın Postu istemeye geldiklerini, mukabilinde kendilerinden, düşmanları ile savaşmak dahil, ne hizmet dilenirse yapacaklarını söyledi. Onları dinlerken Aytes’i öfke basmıştı. Aslında o da, Yunanlılar gibi, yabancılardan hoşlanmazdı; “şunları soframa almamış olsaydım, öldürürdüm!” diye düşündü; sessizce yapacaklarını planlamaya koyuldu. Iason’a: “yürekli insanlara hayranım; ancak gücünüz hakkında bana daha çok güvence vermeniz için, sizden istediğim şudur” dedi ve ayakları bronzdan, ağızlarından alev çıkan, zincirlerinden boşanmış iki boğayı yakalayıp çift’e koşmasını, süreceği tarlaya, öldüreceği bir ejderhanın dişlerini mısır tohumu gibi ekmesini önerdi. Bunun ürünü olarak ihtiyacı olan silâhlı savaşçıların yetişeceğini; bunu gerçekleştiremiyenlere “Altın Post”u emanet edemeyeceğini söyledi. Iason, gerçekde olanaksız ölçüde riskli bu test önerisi karşısında durumu müzakere edeceğini söyleyip, gecelemek üzere gemiye gitti. Topladığı danışma kurulununda adamları kararı tümüyle kendisine bıraktıklarını söylediler; ama onların canlarını tehlikeye atmaya gönlü elvermiyordu. Tam bu sırada, Kralın torunlarından biri gemiye geldi. Daha önce yaşamını yitime tehlikesinde iken Iason tarafından kurtarıldığı için ona can borcu olan bu prens, Medeanın, onları koruyacak büyü gücüne ve bilgisine sahip olduğunu ifşa etti. O zaman, Medea’yı ikna etmesi için rica ederek genci geri yolladılar.

Medea aşkı ile babasına sadakat seçenekleri arasında dayanılmaz azap verici bir karar alma süreci içinde idi. Bir ara zehir içip yaşamına son vermeyi düşündü. Uzun nefis murakabesi sonunda hayatı sevdiğini farketti, iyimser duygularl zehir kâsesini bir yana bıraktı. Prometeos’un kan damlalarının düştüğü toprakda yeşeren bir bitkiden hazırlamış olduğu merhemi ortaya çıkadı. İlâcın bedenine süren her insan tüm belâlara karşı bağışıklık kazanıyordu. Argonotlarla görüşen prensle karşılaştığında, Iason’a gidip, kendilerine her türlü yardımın yapılacağı haberini iletmesini söyledi.

Iason ve Medea lejandı, Öripides’in ölümsüz tiyatro eseri ile binlerce yıl insanlarrn ibret ve beğenisine sunulmuştur. Öykümüzü, Öripides’i özetle tanıtarak ve bu eseri ile kıyaslamalar yaparak sürdüreceğiz.

Öykünün bu aralığındaki pasajlar hakkındaki sanat eserleri arasında: İngiliz Pre-Raphelite ressam’lar Evelyn De Morgan’ın “Medea”, John William Waterhouse’ın “Medea ve Iason”, Fransız sembolist sanatçı Gustave Moreau’nun “Medeaé, Fransız Romantik sanatçı F.V. Eugène Delacroix’nın Medea ve Çocukları, Alman Sembolist-Empresyonist ressam ve yontucu Franz Von Stuck’un “Medea, çocuklarını öldürmeyi dşünürken”, İngiliz yağlı boya ve illüstrasyon ressamı Herbert James Draper’in “Medea’nın Iasonla kaçışı” tabloları, British Museum kolleksiyonları arasındaki ön arkaik dönemden kalma bir amfora üzerindeki “Herakles’in Simfalid’lerle mücadelesi” tezyinatı sayılabilir.

* Argonot’lar; Argos (ya da öykümüzdeki gemiye verilen isimle “Argo”) gemicileri demek. Yunanca “navtes” = gemici (navs = gemi’den türeme – Lâtincesi “nauis”); çağdaş dillerdeki “naval” = “gemiye, denize ait” sıfatı (attaché naval – deniz irtiabat görevlisi gibi) bu kökden gelir. “Astronot – Astronaut” – “Yıldız gemicisi”, Rusların “Kozmonot”u “Evren gemicisi” hep aynı kökden… İlk kez hava seyir aracı olarak kullanılan balonun pilotuna “Aeronot” denmiş. Halen, uçakların vb. uçan araçların tasarımı, yapımı ve işletme teknikleri ile uğraşan bilim dalına “aeronautics – havacılık” deniyor.

** Ayrıca tanıtımını yapacağımız Eros adının, zamanımızda da aşk, cinsiyet ile ilgili pek çok sözcüğe kök oluşturduğuna daha önce değinmiştik (erotik, erotisizm, erotika, erotomania gibi). “Cupid” ise Lât. “Cupido = Arzu, Cupere = Arzu etmek”den gelir; bunun da kökü Sanskritçe “Kup = Coşmak”dır. Çağdaş İng.de “Cupidity” ve Fr.da “Cupidité” “hırs, tamah, açgözlülükdir.

İskenderiye’de topluluk önünde okuduğu “Argonotlar Destanı” ilgi çekmemiş; hattâ, bu eseri kendi estetik öğretisine başkaldırı gibi gören hocası Kallimakhos’un “İbis” isimli polemik şiiri ile sert eleştirisini almış (Türkçe “aynak” da denilen “ibis” sığ sularda dolaşan leyleksi bir kuş olduğu için bu benzetme yapılmış olacak). Rodos’a göçüp orada ikamete başlamış; Rodoslu yakıştırmasını bundan almış. Eseri orada beğenilince İskenderiye’ye dönmüş; baş kütüphaneciliğe atanmış; belgelere göre İ.Ö. 260-247 yılları arasında yürüttüğü bu görevi Suda sözlüğü Eratostenes’den devraldığını yazar; ancak, İskenderiye Kitaplığında İ.S. II.asırda hazırlanan bir listede bu görevde Zenotodos’dan sonra, Eratostenesden önce bulunduğu kayıtlıdır ki kendisinin başkütüphaneciliği aldığı tarihde 16 yaşında olan Eratostenes’in ona selef olması düşünülemez. Ptolemios Euergetes’in kral olması ile Rodosa döndüğü sanılıyor. Romalı ünlü eleştirmenler Quintilianus ve Longinus onu övmüştür ama çağımızda değeri daha fazla anlaşılmıştır. Anılan dört ciltlik eserinde Homer’in uslûbunu ustalıkla kullanarak romantizmdeki başarısını gösterir. Medeia’nın Iason’a duyduğu aşkı daha önceki Yunan yazınında görülmeyen duygulu bir yorumla anlatır. Eski öyküleri yeni bir solukla, haşyet uyandıran doğa betimlemeleri ile, etki gücünü yükselterek anlatır. Dilbilgisi konusunda iddialı tartışmalara girişmiş; bazı Yunan ozanları hakkında yorumlar yapmıştır. Site’lerin kuruluşu (ktiseis) hakkında da epigram (nükteli yergi) ve şiirler yazmış ise de bunların çoğu kaybolmuştur.

Pindaros’un daha geniş anlattığı Iason ve Pelias bölümü dışında öykünün tümünü Apollonios’un, klasik dönemde çok popüler olmuş uzun şiirinden öğreniriz. İ.Ö. V. asrın ilk yarılarında, Pindaros’un en ünlü od’ları içinde yer alan bu maceranın kahramanlarının Yunanistan’a dönüşlerini Apollonios da hikâye eder. Iason ile Medea lejandı ise, gene İ.Ö.V. asır tragedya ozanı Öripides’in en iyi oyunlarından birine konu olmuştur. Bütün öykünün tamamlayıcıları bu üç yazarın edebî kişilikleri ise hiç birbirine benzemez.

ALTIN POST SEFERİ : Avrupa’da bilinmeyen diyarlara açılmak için çok uzun bir seferi göze alan ilk kahraman Argonotların kaptanıdır. Ovidius da, Apollonios’un bu görüşünü, Metamorphosis kitabında (Boreas ve Orythia öyküsünde), Boreas’ın oğulları Kalais ve Zetes’in Minyanlarla birlikde bilinmeyen diyarlara açılmak üzere yapılmış ilk gemi’ye Altın post’u arama seferine katıldıklarını söyleyerek teyid eder. Sefer komutanı Iason’un, Odisea destanının kahramanı olan ünlü Yunanlı gezgin’den bir kuşak daha yaşlı olması gerek. Kuşkusuz gemicileri bekleyen tehlikeler salt denizde değildi; denizde seferin mümkün olmadığı gecelerde sığınılan koy ve limanlarda, karanlığı seven canavar ve büyücülerin yaratacağı şeâmet fırtınanın getireceği belâlardan daha korkutucu idi. Hele bilinmeyen diyarlarda geziye çıkmak çok geniş yürek isterdi. İşte, Altın Post’u bulmak için “Argo” gemisi ile ile yelken açan denizcilerin karşılaştıkları tehlike ve sıkıntılar hiç bir başka yolculuk öyküsünde rastlanmamıştır.

Öykümüze, Gaius Iulius Hyginus’un “Masalları – Fabulae”ında** “Altın Post”un kökenini açıklayan 188. maddesindeki ek bilgi ile başlayacağız. Theophania, Bizaltes’in, olaganüstü güzellikdeki kızı idi. Onun çekiciliğine dayanamayan Neptunus (Poseidon) onu alıp Krumissa adasına kaçırdı. Kızın ailesi efradı ve talipleri peşlerine düştülerse de adada sadce sığır ve koyun sürüleri gördüler. Poseidon adada herkesi hayvana dönüştürmüş; Theophania’yı koyun, kendisini de koç haline getirmişti. Bu hayvan bolluğunu görünce adada yerleşip hayvanları öldürmeye başlayan yabancıları ise kurt haline soktu. Theophania ile birlikdeliğinden postu altından çok güzel bir kuzu doğdu (Lâtincesi ile “Aries Chrysomallus”, eski Yunanca karşılığı “Krios Krisomallos” – “Altın postlu koç”; zamanımızda da “koç burcuna Batı dillerinde “Aries” denir). Zeus bu kuzuya ölümsüzlük bağışladı. Altın postla ilgili
olarak Hyginus’un verdiği bilgi bu kadar; öykünün bunu izleyen kısa bir pasajı da Eskilos’un “Oresteia” tragedyasından alıntılanmıştır. Altın post’un dünyaya geldiği sıralarda, günahkâr Tantalos’un kazanda kaynattığı oğlu Pelops tanrıların iradesi ile dirilmiş, kendi adı verilen geniş bir ülkenin (Peloponesios) kralı olmuştu. Ölümünde mirasını oğulları Atreus ve Thyestes’e bırakmıştı; aynı günlerde, Peloponez’de Pelops’un krallığı dışında bağımsız tek kent Mykenai’ın hükümdarı Eyrytheos da vefat ettiğinden onun tahtı da boş duruyordu; tüm ülkeyi kimin yöneteceğine karar vermek için halk önce Delphoi kâhinine başvurdu. Kâhin, altın postlu koç’un içinde bulunduğu sürü sahibinin krallık hakkı olduğu yanıtını verince koçu elinde bulunduran (adı ‘korkusuz’ anlamlı) Atreus iktidara geçti. Ancak karısı Aerope’nin kayın biraderi’ne zaafı vardı; kocasından çaldığı koçu zina yaptıkları Thyestes’e teslim etti. Thyestes, ağabeyinin halkı aldattığını, koçun kendisinde olduğunu iddia ederek postu herkese gösterdi ve Mykenai tahtına geçti. Halk tarafından sorgulanan Atreus’un hırpalanması tanrıların tanrısı Zeus’un adalet duygusunu incitti ve halka yanlış yaptıklarını kanıtlamak için tansık göstereceğini söyleyerek akşam vakti Güneşi batı yerine doğudan batırdı. Korku içindeki ahali hemen Thyesyes’i kentten kovup tahtı Atreusa geri verdiler.

Öykünün “Argonotlar Seferi”ne geçiş evresine de Apollonios’dan devam edelim.Bu olaydan sonra Atreus koç’a büyük bir sevgi gösterir ve ona özenle bakar. Fakat birgün Zeus ona gönderdiği Hermes aracılığı ile koç’un, Boeotia’nın Orkhomenos kentinde zor durumda olan iki genç için gerekli olduğu haberini iletir. Bu kentteki tarih öncesi bir topluluk olan Minyanların kralı (ve rüzgârlar tanrısı Eolos’un oğlu, Sisifos’un kardeşi) Atamas, daha önce, günahkâr İksion’un tasallûdundan Hera’yı korumak için ona benzer bir bulut olarak yaratıldığını söylediğimiz Nefele ile evli idi (“Nefele” Yunanca bulut demektir); ancak bu acayip yaratıkdan bıkmış, Thebai kralı Kadmos’un kızı Ino’ya aşık olmuş; onu Nefele’nin kuması olarak saraya getirmişti. Onunla ilişkisinden Learkhos ve Melikertes adında iki oğlu oldu. Bu bu durum karşısında Nefele, iki çocuğunun akıbetinden, özellikle, kendi oğlunu veliahd yapmak isteyecek Ino’nun, oğlu Friksus’u öldürme olasılığından endişelendi; Yeni kraliçe annesi ve üç kız kardeşi her kötü şeyi yapacak tıynette sorumsuz kadınlar oldukları için Nefele endişesinde haklı idi. Zaten Ino da, ailesinden bir yardım istemeye de gerek görmeden, kendisi küçük oğlanın ölümü için ince bir plan hazırlamış; çiftçilere verilecek tohumluk mısırları kavurdukdan sonra dağıtımını yaptırmıştı. Bunun farkına varmadan tohumları eken çiftçiler doğallıkla ürün alamadılar. Kral, bu korkunç afet karşısında ne yapılması gerektiğinin öğrenilmesi için kent kâhinine bir ulak göndermeye karar verdi. Ulak yola çıkarken Ino, onu rüşvetle, çocuk Prens Friksos’un kurban verilmedikçe yeniden ürün alınamayacağı kehânetinin alındığını söylemeye ikna etti.

Bu haberi alan halk, açlık korkusu ile Krala oğlunun ölümüne izin vermesi için baskı yaptı. Arkaik
dönemdeki kurban adeti daha sonraki Yunan halkları için, şimdi olduğu gibi, son derece vahşî ve ilkel bir uygulama kabûl ediliyordu; bu bakımdan kurban olaylarının cereyan ettidiği eski mitlerdeki böyle sahneler yeniden nakledilmeleri halinde daha az yürek burkucu hâle getirilirdi; bu masal da Apollonios’a gelinceye kadar bazı revizyonlardan geçmiş olsa gerek ki, onun destanında kurban vahşetine tanık olmuyoruz (Ayrıca başka metinlerde öykü farklı anlatılmış; ör. Nefelenin Friksos ve Helle dışında Levkon adında üçüncü bir çocuğu vardır. Kentin başına gelen bereketsizlik afeti de, yardımına başvurduğu tanrıça Hera’nın önerisi ile onun çiftçi kadınları kışkırtarak tohumların kurutulmasından kaynaklanmış). Her ne ise, Friksos kurban sunağına getirilir getirilmez gökten saf altın posta bürünmüş bir koç başı inerek çocuğu ve kız kardeşi Helle’yi kaparak uzaklara kaçırıyor. Bu kurtuluş, annenin yakarılarını işiten Hermes’in lûtfu imiş. Altın post üzerindeki çocuklar Avrupa ve Asya’yı ayıran boğazı aşarken Helle suya düşüp boğuluyor; bunun için Yunanlılar Çanakkale boğazına “Hellespont – Helle Denizi” adını vermişler. Çocuk ise, azgın dalgaları ile tehlikeler yaratan Karadeniz’in güney doğusundaki Kolkhis ülkesine selametle iniyor. Kolkhisliler sert ve yırtıcı insanlardı; ama Friksosa sevecen davrandılar. Kralları Etes kızlarından birini onunla evlendirdi. Gariptir; Friksos hayatta kalmasına minnettarlığını ifade için Zeus’a, asıl kendisini kurtaran koçbaşını kurban etti ve paha biçilmez altın postu da, armağan olarak Kral Etes’e verdi.

Öyküyü, Pindaros’un, Öripides’in eserlerine ve Vergilius’un “Dido”suna referanslar yaparak sürdüreceğiz.
* Suda Sözlüğü : İ.S. 950-976 yılları arasında Bizanslı Photius’un derlettiği, pek güvenilir olmayan ansiklopedik sözlük. Bizans Yunancasında “Suda” kale, istihkâm demek. XII.asırda yaşamış olan Eustathius, müellifinin ön ismi ve Teselya orijinli “Suidas” sözcüğü ile karıştırmış; onun etkisi ile bir süre bu sözcük kullanılır olmuş. Sözlüğün büyük bölümü İstanbulun 1204 Lâtinlerce yağma edilişinde ve 1453 Osmanlı işgâlinde kaybolmuş. Danimarkalı bilgin Ada Adler, Leipzig’de 1928-38 arası yaptığı çalışma ile sözlük üzerine (eleştiri’ye yol açan) bir yayın ortaya koymuş.

** Gaius Iulius Hyginus :İ.S. 17-64 yılları arasında yaşamış, Roma İspanyası kökenli olup Augustusun azadlı kölesi olduğu söylenen bir Lâtin yazardır. Olasılıkla okul notları olarak hazırlanan biri mitoloji diğeri astronomi üzerine, zamanımıza kadar gelmiş iki kolleksiyonu vardır. “Hyginus Fabulae – Hyginus’un Masalları” isimli, mitoloji konulu kolleksiyonu 300 dolayında özet ve sade dille yazılmış öykülerden oluşmuştur. Bu eserin Mary Grant tarafından İngilizceye çevirisi Kansas Üniversitesince 1960 yılında yayınlanmıştır.

EVRİPİDES: Yunan tragedyasının üç büyüklerinden en genci olan Evripides’in (ötekiler: Eskilos ve Sofokles) yaşamı hakkında zamanımıza çok az bilgi kalmasına karşın edebî kişiliği bu yazının formatına, ayrıntılı olarak sığdırmaya olanak vermeyecek kadar zengin ve renkli olduğundan, yazdığı 92 eserin günümüze kalan 19’undan, burada yalnız, nakletmekde olduğumuz öykü kahramanlarından “Medeia” adına yazılmış olanı değerlendireceğiz. Diğer eserlerini ilgili öykülerle birlikte anacağız. Doğumu İ.Ö.485–480 arası tam belirlenemeyen bir tarihtir. Tiyatro oyunlarının müsabakaya alınması için Dionizos festivallerine ilk davet edildiği tarih İ.Ö. 454 yılı olarak kayıtlı ise de bu bilgiye güvenilememektedir. Ölümü ise Makedonya’da İ.Ö.407 yılını 406 yılına bağlayan bir kış günü olmuş; bu haber, 90 yaşındaki Sofokles’in Dionizya festivaline hazırlık olmak üzere iki gün önce yapılan “Proagon”* töreninde koroyu düzenlemesi sırasında Atinaya ulaşmıştır. Evripides için Proagon çerçevesinde bir yas töreni de yapılmıştır (aynı yıl içersinde Sofokles’in yaşamı da sona erecektir). Babası Mnesarkos (ya da Mnesarkides), annesi Kleito isimli kişilerdi. Varlıklı bir aileden olmasına karşın, Salamisdeki ikametgâhları yakında deniz kenarında bir mağaraya sığınıp, oradan ufukları seyretmek gibi, yakınlarını yadırgatan çok eksantrik bir âdet edinmişti. Aristoteles, onun tüm varlığını bir kütüphane ile takas (antidosis) ettiği bilgisini verir (“antidosis” = mübadele; “anti = karşı, dosis = verme; zamanımızda bir ilaç olan “antidot” da aslında Yunanca bir maraza karşı verilen, reçete, merhem demek). Evripides devlet işleri ile pek ilgilenmedi; sadece Atinalıların Siraküza yenilgisi üzerine onları motive eden bir epitaf**(ağıt) yazmıştır. Bu kent’e elçi olarak gönderildiği de söylenir. Tahminen İ.Ö.416 yılındaki Olimpiad oyunlarında araba yarışını kazanan Alkibyades’in utkusunu öven “od” çok ünlüdür. İ.Ö.408’de Perikles’in ölümünden sonraki karışık ortamı ile artık çekilmez olan Atinayı, ileri yaşına karşın, terkederek, Makedonyanın sanat koruyucu kralı Arkelos’un davetine uyup, onun sarayına gitti. Dionizos festivallerinde sahnelenen oyunlarının değerini Atinalılar pek anlamamışlardı. Periklesin eski düşmanı, yeni Arkhontos Kleon onun hakkında “inançsızlık” isnadı ile takibat açtırmıştı. İki evlilik yapan Evripides aile yaşamında da mutlu olamamıştı.Oyunlarının belirgin özelliği koroyu giderek daha az kullanması, bunun yerine başda ve sonda kullandığı monologlarla oyunun ibret verici özünü vurgulamasıdır. İnsan çözümlemeleri, Sofokles ve Eskilos’a göre daha realisttir; önlenemeyen doğal tutkular, kusur ve zayıflıklar; özellikle kadınların kaprisleri, ihanetleri olduğu gibi ortaya konur. Bu yüzden kadın düşmanı olarak tanınmıştır. Komedi yazarı Aristofanes’in bazı oyunlarında, bu ünü alay konusu olmuştur.

İleri yaşlarında sahnenin filozofu diye anılmaya başlandı. Her hangi bir felsefî akıma mensubiyeti bilinmemekle beraber, çağdaşı (fakat hiç karşılaşmadığı) Anaksagoras’dan etkilendiği sanılıyor. Protagoras’ın agnostik (din hakkında bilmezlik kuramı) eseri “Peri Theon – Tanrılar Hakkında”yı ilk kez onun evinde bir gruba okuduğu biliniyor.

Gelelim, en büyük tragedyalarından biri olan “Medeia”ya… İ.Ö.431’de yazılan bu eserin konusu haksızlığa ve aşağılanmaya uğrayan kadının aldığı tüyler ürperten intikamdır. Drama, oyunun protagonista’sının* karakterine ve duygularına bağlı olarak şekillenir. Iason, utkusunu borçlu olduğu Medea ile bağlılık yemini ederek evlenmiştir. İki oğlu ile bir süre mutlu olan Medea, kocasının Korintos prensesine gönül kaptırması üzerine pek çok kadın gibi öc alma duygusuna kapılır. Çoğu kadın böyle hâllerde rakibesini ya da kocasını öldürmeyi düşünür. Medeanın planı daha korkunçtur. Zorlu bir nefis mücadelesi sonunda çocuklarını ve Korintos prensesini öldürerek kocasını yalnızlıkla cezalandırma kararı alır. Kişiliği çiğnenerek ağır yaralanmış bir kadının köpüren gazabının nerelere kadar gideceğini gösteren bu tablo ibret alınacak evrensel bir örnek olduğu için bu oyun, Yunanistanda başda olmak üzere, çağımız tiyatro repertuarlarının içinde de sık sık yer alır. Kadın erkek eşitsizliğine karşı meydan okuyan Medea’nın duygularındaki haklılığın oyunda vurgulanarak seyircide Medea’ya sempati uyandırması Evripides’in kadın düşmanı ilân edilmesindeki haksızlığı göstermektedir.

Öykümüze devam edelim. Prensin verdiği haber üzerine, Iason, Medea ile buluşacağı yere gitti; onunla karşılaştığında kızın gözlerindeki bulutlanmayı fark etti; artık hiç hareket etmiyeceklermiş gibi, sert rüzgârla uğuldayan ağaçların altında, uzun süre büyülenmiş gözlerle birbirlerine bakakaldılar. Iason söze başlayabildi; kötü bir sürprizle karşılaşmaktan korktuğu için kızdan kendisine merhamet göstermesini diledi. Kızın dili hâlâ çözülememişti; kabararak hançeresini tıkayan yüreğini nasıl boşaltacağını bilmiyordu. Sessizce, göğsünden merhem kabını çıkarıp ona verdi. Hâlâ, ikisi de konuşamıyor, gözleri birbirine sabitlenmiş, aşk arzusunun tebessümleri ile anlaşıyorlardı. Sonunda, Medea, ilacın tılsımını; Iason’nun kendi bedenine ve silâhlarına sürülünce bir gün süre ile yenilmezlik gücüne sahip olacağını; üstüne çok fazla sayıda ejderha dişli adam saldırdığı takdirde, ortalarına bir taş atarsa, onların, tamamen kırılıncaya kadar, birbirleri savaşmaya başlayacaklarını anlattı; artık, acele saray’a dönmesi gerektiğini söyledi. Iason, ona: “Seni asla aklımdan çıkarmayacağım. Yunanistan’a döndüğümde seni çağıracağım; bana yaptığın yardımlar için sana bir tanrıça gibi tapılacak; bizi ölüm dışında hiç bir şey ayıramayacak.” dedi.

Ayrıldılar; saraya giden kız babasına ihanet etmiş olmanın ağırlığını üzerinden atamıyor, ağlıyordu. Iason gemiye gitti, yoldaşlarını topladı; Medea’nın tarifi üzerine kullandığı ilaç damarlarında müthiş bir güç yarattı. Argonotlar sevinç naraları atıyorlardı. Buna karşın, Kralın ve Kolkislilerin yarışmayı seyretmek üzere toplandıkları alana gelip, ağızlarından alev saçan boğaların üzerlerine hücum ettiklerini görünce yürekleri ağızlarına geldi. Ama Iason, denizde dalgalara karşı duran koca bir kaya gibi boğaların karşısına dikilmişti; onları teker teker yere çökertip başlarına boyunduruk geçirdi. Seyircilerin şaşkın bakışları karşısında, boyunduruğa saban takarak, boğalara alanı sürdürdü. Kralın kendisine verdiği tohumluk ejderha dişlerini serpti. Tohumlar hızla yeşerip büyümüş, yeni ejderha dişli askerler hasıl olmuştu. Bunlar kendi üzerine yürümeye başlayınca aralarına kocaman bir kaya fırlattı. Adamlar birbirleri arasında çılgınca bir çarpışmaya girdiler. Tarlada sürülen oluklar kan dolmuştu; böylece Iason’un kazandığı zafer, içinden Altın Post’u vermemeye yemin etmiş, Kral Aytes’in keyfini kaçırdı. Fakat onun içini bilen Hera, umutsuz bir aşka düşmüş Medea’yı kışkırtarak, Iason’la birlikte kaçmaya ikna etti. Kız gece karanlığında gemiye geldi; dizleri üzerine çökerek gemicilere kendisini de Yunanistan’a götürmeleri için yalvardı ve ancak, kendisinin yardımı ile ele geçirebilecekleri Altın Post’u çalıp, bir an yola önce çıkmaları gerektiği konusunda uyarıda bulundu.

Altın Post İfrit Typhon’un oğlu olan korkunç bir yılanın muhafazası altında idi. Fakat tanıdığı Medea’nın söylediği ninni ile uykuya dalınca, Argonotlar ortaya çıktılar, post’u alıp gerisin geriye gemiye koştular. Bütün güçleri ile küreklere asılıp tanyeri ağarırken ırmaktan açık denize çıktılar.

Sabah durumu farkeden Aytes, derhal oğlu (Medea’nın kardeşi) Apsyrtos’u Argonotları takiple görevlendirerek emrine, küçük bir maceracı grubun asla başa çıkamıyacağı, kalabalık ve donanımlı bir ordu verdi. Apsytos’un berteraf edilmesi farklı kaynaklara göre değişik biçimde olmuştur. Bazılarına göre: Friksos’un kaçmakda olan gemide bulunan oğlu Frontis: “Karadeniz civarındaki tüm halkların Aytes’e sadık olduklarını, takipçilerin bunların yardımı ile kendilerini Simplegad kayalıklarının dar geçidinde kıstırabileceklerini söylemiş; bu tehlike karşısında geriye dönerek Ister Irmağının içinde kendilerini gizleyip, gecelemeleri gerektiği” öğüdünü vermişti. Argontlar bu ırmağa girip mola vermeye koyuldular. Oysa, Apsyrtos da, onlara yaklaşmadan önce bu ırmağa girmiş, sahil ve içindeki adalar halkından destek talep etmekde idi; ırmak boyu Kolkisli asker kaynıyordu. Bir gaflet eseri yakınlarına gelen gemiyi tanıyan Apsyrtos civar kabilelerin şeflerini gemiye gönderip “boşuna kan dökülmeden Altın Post’un kendisine teslimini beklediği” haberini iletti. Buna karşı, Teseus ve Peleus ona, Argonun elçileri olarak gittiler ve Aytes’in Altın Post üzerinde hiç bir hakkı bulunmadığını; öne sürdüğü koşullara Iason’un uyduğunu, Kralın sözünü yerine getirmesi gerektiğini kesin bir dille anlattılar. Muhatapları da kaçırdıkları Medea yüzünden anlaşmanın bozulduğunu; Altın Post’u behemehâl vermelerini buna karşı Medeanın isterse kendileri ile birlikde gidebileceğini, bu konuda babasının öfkesini yatıştırma güvencesi verdiğini söyledi. Elçiler, Apsyrtos’u destekleyen kabile şeflerinin hakemliğine başvurup, olayları bütün ayrıntıları ile bir kez de onlara anlattılar. Şefler Altın Post’un Argonotlara verilmesi gerektiğine kani oldular; ancak, onların Apsyros ile danışma kurulunda verdikleri karara göre Medea, bulundukları Artemis Adasında bu tanrıçanın hizmetine adanacaktı. Fakat bu çözüm Medea’yı isyan ettirmişti. Iason’a, kesinlikle kendisi ile beraber kalacağını söyledi. Kahramanımız, etraflarını saran koca gemilerdeki binlerce askeri gösterdi: “senin bu kararın benim yiğitlerimin ölümü demektir. Onlara acı!” dedi. Fakat bunu söylerken, kendisi için tüm eziyet ve tehlikeleri göze almış ve bu sözüne karşı da bütün kararlılığı ile “Asla burada kalmam, sen beni kabûl etmezsen Argo’yu yakarım!” diyen kızın sevgisi onu çok duygulandırmış, ezmişti; “Ben kurul kararını ihlâl edemem; Argo seni burada bırakıp ayrılmış gibi görünecek; ancak, ben gizlice onlardan ayrılıp adanın bir yerinde gizleneceğim. Kolkisliler de gittikden bir müddet sonra Argo geri gelecek ve birlikde Yunanistan’a gideceğiz”dedi. Ne var ki; Kral Aytes, oğluna haber yollayıp Medea’yı Aea’ya geri getirmesini tembihlemişti. Apsyros, Artemis Tapınağına giderek kardeşine bu haberi verirken Iason da adanın öbür ucundan karaya çıkıp tapınağa gelmişti. Medeanın zorla geri götürüleceği haberini alınca iki erkek arasında ölümcül bir kavga kaçınılmaz oldu. Kılıçlar çekildi; Iason hasmını lime lime doğrarken Apsyrtos, düelloyu seyreden kardeşine lânetler yağdırıyordu. Kanları Medeanın sim işlemeli peçesine fışkırmıştı. Iason, Medeayı Argoya götürdü, gemide kızı Altın Posta sarıp gizleyerek demir aldılar; Kolkislilerin gemileri arasından geçip açık denize çıktılar. Sabah, adamakıllı açıldıklarında kulaklarına gelen feryat ve ağıt uğultularından prensin ölüsünün bulunduğu anlaşıldı. Kolkisliler onları izlemedikleri gibi, Kralın gazabından da korkarak, bulundukları yörede yurt tutmayı yeğlediler. Leo Schneidemann gibi modern bilim adamları “Apsyrtos”un ölümü üzerine psikoanalitik araştırmalar yapmışlardır. Mitolojinin (Freud’un çalışmalarında olduğu gibi) psikiatri bilimine verdiğini hepinizin bildiği daha ünlü malzemelere yeri geldikçe özetle değineceğiz.

Birbirinden farklı olan söylencelerin biri de: Medeanın kardeşini bizzat öldürdüğü yolundadır. Nasıl olduğu açıklanmamakla birlikde Apsyrtos da, Medeanın yanında, Argonotlara aynı sefere katılmış; Aytes, bizzat, askerleri ile birlikde kaçanların peşine düşmüş. Onun yaklaştığını farkeden Medea, kardeşini kılıçla yaraladıktan sonra parçalamış; parçaları denize atmış; oğlunun ölüsüne saygı göstermek zorunda kalan Kral parçaları denizden toplatmak için gemiyi durdurunca Argo uzaklaşmak fırsatını yakalamış.

Altın Postu ele geçirme başarısı bu aşamada kazanıldı ise de kahramanlarımızın serüvenleri henüz sona ermedi.

* Proagon = Prova, ön eylem (Yun. “pro”= ön; “agon”=eylem, mücadele)
Protagonista (dişil – erili “protagonistes”) = “baş kahraman, baş aktör, baş oyuncu”; Yun. “proto” = ilk, ön, baş; “agonistes – agonista” = mücadele eden, eylemci, aktör (“agon”dan türeme ters anlamlı sözcük de “antagonistes = karşı eylemci, hasım, düşman” çağdaş batı dillerinde “antagonist”)
** Epitaf = Ağıt (Yun. “epitafos”: “epi”=üzerinde, “tafos”=mezar yani mezar üstü yazısı)

Altın Post mit’inin bundan sonraki bölümleri de, çok sayıda ozanların destanlarında, mit yazarlarının kataloglarında ve oyun yazarlarınca değişik biçimlerde anlatılmıştır. Biz fazla dağılmadan, yerine göre gerekli eklerle birlikde, Apollonios ve Evripides’i temel alarak bu mit’i toparlamaya çalışalım.

Karadeniz’e ilk çıkışlarında uğradıkları Mariandynler ülkesinde şiddetli bir ateşli hastalık sonucu hayatını kaybeden Kaptan Tifis’in yerini alan Poseidon oğlu Erginos yönetimindeki 50 küreklik Argo, artık, son hızla yurda dönüş rotasına girmişti (“Argo”nun bir anlamının da “hızlı”; argonotlar’ın “hızlı gemiciler” olduğunu ileri sürenler var. Modern Yunancada “hız”=arme; “hızlı”= armetikos’dur; demek eski Elen lehçelerinden birinde de hızlı olarak “argo” kullanılıyormuş; Rumca “külhanî ağzı” demek olan “argo” Türkçeye de aynı anlamda geçmiş. Gemiyi inşa eden’in adının “Argos” olduğunu belirtmiştik). Argonotlar Istor (Ister – Tuna) ırmağına girerek Adriyatik Denizine kadar gittiler. Bu noktadan sonra geminin ters rota izlemesine, su yolu ile Adriyatiğe nasıl geçildiğine şaşıracak okuyucularımız için açıklama yapalım: mitlerin yaratıldığı arkaik dönemde coğrafya bilgileri yetersiz olduğu için Tuna iki ucundan denize bağlantılı sanılırmış. Bu eksik bilgiler öykülerdeki gezi güzergâhlarını da altüst ediyor. Belki de bu maceraya bir devr-i âlem seyahati ya da ring sefer fantazisi ile ayrı bir tad verilmek istenmiş. Bu arada tanrıların gazabı da kahramanlarımıza rotayı iyice şaşıtmış; Apsyrtos’un öldürülmesine öfkeli olan Zeus şiddetli bir fırtına çıkartarak gemiyi Ligurların ve Keltlerin ülkesine sevketmiş. Ne olduklarını şaşıran Argonotlara yardım eden, yeni bir mucize ile konuşmaya başlayan gemi olmuş; Medeanın halası (yani Kral Aytes’in kızkardeşi, hakkında ayrıca bilgi vereceğimiz kalabalık sürülerin sahibi Güneş Tanrısı Helios’un kızı) güzel büyücü Kirke tarafından “katharsis – arınma” işlemi yapılmadan bu lânetin giderilemiyeceğini bildirmiş ve Eridanos (Po) ve Rhone ırmaklarından geçerek Akdenize çıkmış; Sardinya’yı dolanıp gemicileri Kirke’nin ülkesi Aiaia’ya bırakmış (Latiumla Campagna arasındaki Monte Circeo yarımadası sanılıyor). Kirke yeğenini azarlayıp, ıslah olması için dileklerde bulundu; son fırsat olduğunu söyleyerek onu ve kocasını günahlarından arındırdı. Ancak, Kral Alna onları Saray’a kabûl etmeyince vakit geçirmeden yola koyuldular. Hera’nın talimatı ile Thetis’in* rehberliğinde Sirenler denizinden geçerken Anthemoessa Adasındaki, daha önce andığımız, bu habis kuş kadınların şeytanî çağrılarını Orfeos’un büyülü ve kristal tınıdaki sesi etkisiz bıraktı. Sadece Teleon’un oğulları Boutes ve Erybotes çağrılara direnemeyip kendilerini suya attılar. Afrodit onların yolunu değiştirdi (kimine göre: Sicilyanın batısında bugün Marsala denilen “Lilybaeum”da, kimine göre de, her halde isimdeki ses yakınlığınden karıştırılmış olacak, “Libya”da) sahile çıkarttı.

Boutes’den umutlarını kesen Argonotlar Sicilya kıyıları boyunca ilerlediler; Helios’un Thrinakria adasında dinginlikle otlayan sürülerini seyrettiler. (Homerosun Odisea eserinde, Skylla Boğazının iki yakasında birer deniz canavarı olarak gösterilen) iki korkunç tehdidin deneyimini yaşadılar. Boğazın bir yanında, eflâke ser çekmiş, dimdik Skylla Kayası, öbür yakada Karibdis girdabı, sert rüzgârın etkisi ile, dalga değil, fışkırma biçiminde gökyüzünün doruğuna yükselen korkunç bir su kaynaşması yaratmıştı. Fakat koruyucuları Hera, denizi teskin edip gemiyi selâmete çıkarmaları için nimfalara talimat verdi. Gemi, üzerlerinden kara dumanlar yükselen yüzen adalar (olasılıkla Lipari’ler) arasından sıyrıldı. 9 günde hızını zor alan bir fırtına daha gemiyi Libyada karaya oturttu. Filotas (Argo’nun mürettabatı yoldaşlara antik dönemde verilen isim; sözlük anlamı: dostlar, yoldaşlar) gemilerini çölde sürüye sürüye bugünkü Bingazi yakınlarında Hesperidlerin** bahçesine kadar götürdüler. Umutsuz durumda iken Triton’un*** yardımı ile tekneyi denize indirebildiler.

Daha sonra, Faiakianların adası Korkiros’a geldiler (Yunanca “tepeler” anlamında “korifay”dan bozarak bizim “Korfu” dediğimiz ada. Yunancası “Kerkira” olup, aynı isimde bir il oluşturan 7 İon adasından biri ve il merkezidir). Ada hükümdar Alkinoos ve eşi Arete onları ağrladı. O esnada adaya, Kolkis’den Aytes’in temsilcileri de gelmişti; onlar Alkinoos’a, Iason ve Medea’nın suç işledikleri için kendi takiplerinde olduklarını ve teslim edilmeleri gerektiğini duyurdular. Kral, Medeayı, bakire ise babasına teslim edilmek üzere vereceğini; ama Iasonla evli ise kocasında bırakmak zorunda olduğunu bildirdi. Aytes’in çok müstebit bir zalim olduğunu öğrenen ve gençleri çok seven Arete, onların nikâhını, Kolkislilerden gizli, Dionizos’un süt ninesi Makris’in mağarasında, çok eğlenceli bir törenle kıydırdı. Tahkikatının sonucunu soran Kolkislilere, Alkinoos, gençlerin evli olduklarını öğrendiğini yapacak bir şey olmadığını ifade edince çaresiz kalan elçiler, Aytes’den korkularından geri dönemeyip Korkiros’da yerleşmek zorunda kaldılar. Korfunun konuksever hükümdarı Alkinoos (sözlük anlamı “kudretli aklı” demek), Homeros’a göre, Odiseos’a da kucak açmış. XVII. yüzyıl Fransız ressamı Claude Lorrain’in Louvre’da sergilenen 1946 tarihli “Départ d’Ulysse du pays des Phéaciens – Odiseos’un Faiakianların Ülkesinden Ayrılışı” isimli tablosu bu anı ile ilgilidir.

Uzun bir Ege yolculuğundan sonra Girit’e gelindi. Artık konaklayıp dinlenme ihtiyaçları vardı; fakat Medea onlara: Hefaystos tarafından imâl edilen, eski tunç ırkının en son örneği “Talos” adındaki devin burada yaşadığını; bu yarağın, bir dizi dışında, tümüyle tunçdan olduğunu; ihtiyatlı davranmaları gerektiğini söyledi. Bunu söylerken Talos da kıyıya gelmiş, ellerine aldığı koca kayalarla yanaşmakda olan gemiyi batırmak niyetini belli ediyordu. Gemiciler, bu tehdit üzerine, küreklerle tornistan yaparak tekneyi durdurdular. Medea, dizleri üzerine çöküp, Hades’e köpeklerini bu deve saldırdıp, yok etmesi için dua etti. Yeraltının belâlı güçleri onu duydu. Tunçdan adam, kıyıda dimdik yükselen yalıyar’ın kenarından kopardığı koca kayayı kaldırıp Argoya fırlatmaya hazırlanırken kayanın sert sivrilikde bir yanını duyarlı dizine çarpmış, oradan kan boşanmaya başlamıştı. Dinmeyen kan akıntısı canavarın sonu oldu. Böylece; karaya çıkıp kendilerini toparlama ve gereksinimlerini bulma olanağını buldular.

Yurtlarına çok yakın olan Aigina’ya giderken karşılaştıkları bir fırtınadan da Apollon’un kendilerini Anafe Adasına sevketmesi ile kurtuldular. Artık Iolkos yolu görünmüştü. Ne yazık ki onları orada acı haberler bekliyordu. Filotasları evlerine salıveren Iason Pelias’a giderek Altın Postu ona verdi. Fakat orada bulunmadığı sıralarda korkunç felâketlerin cereyan ettiğini öğrendi. Pelias Argo’nun tüm filotaslarının öldürüldüğü yalan haberini yaymış, bunların ana ve babalarının öldürülmesi için elinden geleni yapmış; Iason’un babasını intihara zorlamıştı; kahramanımızın anası da kahrından ölmüştü. Bu zûlme müstehak olduğu yanıtın verilmesi için Medea’nın büyücü yeteneklerine başvuruldu. Medea, Pelias için ince bir plan hazırladı; onun kızlarına, yaşlı insanları gençleştirme yetisi olduğundan bahsetti; iddiasını kanıtlamak için, gözleri önünde, çok ihtiyarlamış bir koç’u kesti; onu parçalarını bir tencerede kaynattı. Sonra tılsımlı dualar okudu. Bir an içinde tencereden bir kuzu fırlayıp kaçmaya başladı. Kızlar Medeanın marifetinden çok etkilenip ona inanmışlardı; ihtiyarlayıp çok çirkinleşen babalarını gençleştireceğine güven duyarak, bir uyku ilacı ile uyutulan Kralı parçalayıp tencereye koydular; uzun uzun kaynattılar. Tılsımlı duayı okuması için aradıkları Medeanın kent dışına çıktığını öğrenince kendilerine yapılan korkunç oyunun farkına vardılar.

Medea’nın, Iason’un babasını yeniden yaşama döndürüp gençleştirdiği, Iason’a da ebedî gençlik bağışladığı hakkında da bir öykü vardır. Çok çeşitli versiyonları ile bu maceralar dizisi öykü, başka eğlenceleri olmayan ilk çağ insanlarının fantazilerini okşamak yanında, içerdiği ibret verici evrensel karakterde insan ilişkileri ile de Evripides gibi büyük bir dram yazarına da esin kaynağı olmuştur. Medeanın yaptığı hayırlı işler de, mel’unluklar da Iason’un uğrunadır. Öykünün sonunu izleyip göreceğimiz üzere, onun için çırpınmalarına kocası, sadece ihanetle yanıt verecektir. Bazı uzmanlara göre, Troya savaşından önce, Yunanlı Iason ile Hekate’ye**** bağlı Kolkisli (bugünkü Gürcistan) Medea arasında cereyan eden bu öyküde, yine, Ellas öncesi Pelaj kültürüne bağlı Yunan anayurdundaki halk’la, Herakless, Iason, Theseos, Perseos’un ilk kez keşfettikleri Egenin doğusundaki diyarlarda arkaik anaerkilliğe bağlı Şaman topluluklar arasındaki uygarlık çatışması da sergilenmektedir.

Pelias’ın ölümünden sonra karı koca Korintos’a geldiler; orada iki oğulları oldu. Her şey yolunda gidiyordu; (sözlük anlamı “yiğitlik” olan) Medea, yurdundan, yuvasından, acı olaylarla ayrıldığı büyüklerinden, kardeşlerinden uzakda kaldığı bu yabancı diyarda bile, kocasının ve çocuklarının varlığı avuntusu ile kendini sürgün gibi duyumsamıyordu. Fakat, yiğit savaşçı bildiğimiz Iason, kendinden beklenmeyen bir alçaklık yaparak ona haber vermeden, Korintos Kralı Kreon’un kızı ile nişanlanmıştı. Bu bir aşk ya da gösterilen büyük bir iyiliğin minnettarlığı ile yapılmış bir bağlantı değildi; sadece, Haşmetli Korintos Kralının tahtına varis olmak gibi bir ikbâl tutkusu Iason’un gözlerini karartmış, ona ailesini unutturmuştu. Medea, çektiği derin azabı dizginleyememiş; Kral’ın kızına ağır bir zarar vermeye yemin etmişti. Bunu duyan ve Medea’nın meşum yetenekleri olduğunu bilmeyen Kral, onun derhal çocukları ile birlikde ülkeden uzaklaştırılmasını emretti. Korumasız yalnız bırakılması, çocuklarının bakım olanaklarının elinden alınması gibi ölümden beter olan bu mahkûmiyet zavallı kadını manen tümüyle yıktı. Tüm yaşamı bir tiyatro sahnesi gibi gözünün önünden geçti; Afrodit’in onun için belirlediği Iason’u sevme kaderi yüzünden babasını terketmesi, bir çok insanın yurdundan uzaklaşması, zamansız ölümler, ızdıraplar, en son olarak Pelias’ın vahşiyane bir desise ile öldürülmesi, hele öz kardeşinin ölümüne yol açması, artık Kirkenin çabaları ile arındırılabilecek günâhlar değildi. Iason kendisine soğuk bir ziyaret yapmış; yapmacık üzüntü ifadelerinden sonra “Medeanın, duygularını denetleyemeyerek Korintos prensesini tehdit etmesinin çok yanlış ve aptalca bir çıkış olduğunu, bunu yapmakla Korintos’da huzur içinde ikamet etmek olanağını yitirdiğini; buna karşın kendisinin Kral’ı yatıştırmak için elinden gelen her şeyi yaptığını, idam olasılığı varken sürgünle durumu kutardığını” söylemişti. Ayağına kadar gelmesi, salt eski aşkı olarak hatır alma gereğini hissetmesinden değil, yolculuk ve gurbette ikameti sırasında lâzım olacak gereksinimlerini ve harcamalarında kullanacağı altınları vermek içindi. Bu denli aşağılanma karşısında çılgına dönen Medea nereye sığınacağını sordu; “Kardeş kanı döktüğüm aileme mi? En acı ölümü lâyık gördüğüm Pelias’ın kızlarına mı? Yurtlarından ettiğim hemşehrilerim Kolkislilere mi? Onların hiç biri ile benim kişisel bir kavgam yoktu; ama şimdi hepsi benim düşmanım; neyin uğruna? Yiğit görünüşlü yüzü sadık bir koca olacağı izlenimini veren seni koruyup kollamak için…” dedi. Iason’un yanıtı ibret verici idi: “Beni koruyan nasıl sen olabilirsin? Tanrıça Afrodittir benim yolumu açan ve de seni bana aşık eden… Asıl, Yunanistan gibi uygar bir diyara seni getirip, onurlandırdığım için senin bana minnettar olman gerek. Argonotlara verdiğin bazı destekleri ben zaten herkese fazlası ile duyurdum; sana halkın sevgisini kazandırdım. Sağduyun olsa idi, benimle yaptığın evliliğin sana ve çocuklarına kazandırdığı saygınlığın üstün yararlarını kullanırdın. Sürgüne gitmende kendi akılsızlığından başka kimsenin sorumluluğu yoktur!”.

Artık Medeanın, altınları reddetme dışında söyleyeceği bir şey kalmamıştı. Ne maddî bir çıkar ne de yardım bekliyordu. Bu sarsılmaz gurur anıtı karşısında Iason utanacağı yerde kızmıştı; öfke ile ayrıldı.

Medea bir an kendi yaşamına son vermeyi düşündü; sonra ihtirası ve öfkesi galip geldi. Öc alacaktı; ama nasıl? Iason’un yeni eşini öldürmek ona yeterli acı verecek mi idi? Gerisini düşünmeden, işe prensesden başlamak gerektiğine karar verdi. Sandığından en güzel tuvaletini çıkardı. İçini en ölümcül zehirli macunla sıvadı; katlayıp bir kutuya yerleştirdi ve bunu iki oğlu ile geline düğün hediyesi olarak yolladı. Gelin giysiyi görünce güzelliğine ve Medeanın uygarlık anlayışına hayran olmuştu. Hemen üzerine geçirdiği tuvaleti denemek isterken, neye uğradığını anlayamadan alevler içinde kaldı. Ateş öylesine şiddetli idi ki kimsenin müdahalesine vakit kalmadan zavallı kız hızla yanıp eridi.

Gelinin ölümünü haber alan Medea şimdi daha korkunç bir eylem hazırlığında idi. Gururu yüzünden içine düştüğü yoksullukla zaten koruyamıyacağı, köle haline gelmelerini önleyemeyeceği, başkalarının sömürüsüne terketmek zorunda kalacağı çocuklarının yaşamına son vermek… Bu kararı, oyun ve destan yazarlarının dizelerindeki tirad’ları (soliloque’ları)***** ile dramatik biçimde işlenmiştir.

Nişanlısının akıbetine duyduğu derin acı ile Medeadan hesap sormaya gelen Iason oğullarının da öldürüldüğüne tanık olur. Hayatında belki ilk kez içine düştüğü acz içinde yumruklarını sıkıp lânetler yağdırır; Medea’nın çocuk katili bir fahişe olduğunu haykırır. Sonra, oraya evlâtlarını kucaklamak için geldiğini; hiç olmazsa onların şimdi kucağına alıp kendisinin gömmek istediğini söyler. Medea, irade simgesi gibi dimdik acımasız, hoşgörüsüz tavırla: “Git; karın olacak yosma’yı göm!” der. Sonra çocukların cansız bedenleri ile birlikde ejderhaların çektiği bir sema arabasına binerek göklerde süzülerek uzaklaşır.

Evripides, yazdığı oyunun epilog’u olarak koro’ya “Zeus’un çizdiği kaderin insanların beklentilerine uymayacağı” içerikli bir şarkı söyletir.

* Tethis : Deniz nimfaları 50 nereid’den en ünlüsü; Hesiodos’a göre, en eski deniz tanrısı Nereus’un ve Doris’in kızları, “Tethys’in torunu. Tethys Okeanos’un karısı, bütün akarsuların soylarını dayandığı ilk anadır. Çoğu kez bu iki isim birbiri ile karıştırılır; bu bakımdan öykümüzde Argonotlara yardımcı olan ilahî varlığın kimliğinden tam emin olamıyoruz.
** Hesperidler : ayrıca tanıtacağımız Akşam yıldızı Hesperos’un kızları, Atlas’ın torunları nimfalar. Dünyanın batı ucundaki (O dönemdeki Elenler için Libya’nın tanımı) kutsal bahçelerde altın elmaları beklerlermiş. Bu isimden, botanikde bazı çiçek türleri için isim türetilmiş; “hesperis matronalis – frenk menekşesi” gibi…
*** Triton : Poseidon ile Amfitrit’in oğlu; belden yukarsı insan, aşağısı balık gibi çatal kuyruklu; ayakları at gibi toynaklı ilahî varlık. Hellenismus’dan sonra birden fazla Tritonla ilgili öyküler söylenmiş. Astronomide Neptün’ün uzaklıkda yedinci fakat en büyük uydusuna bu ad verilmiş.
**** Hekate : Ayrıca tanıtacağımız yabanlıklar tanrıçası
***** Tirade (Fr.): bir düşünce etrafında monolog biçiminde döndürülen uzun yazı ya da söz (son Lâtin – “tirare”= çekmek); soliloque (Fr.): kendi kendine konuşma, söylenme (Lât. Soliloquium – “solus”=yalnız; “loqui”= konuşma)

herc.gifhercules

HERAKLES (HERCULES) : Çağlar boyunca “güçlülük simgesi olan, bizim de çocukluğumuzdan beri bu ünü ve Fransız kültüründen alıntılanan “Herkül” adı ile tanıdığımız, bir zamanlar barbar Germenlerin kendilerini ziyaret ettiğini iddia ederek tanrıları Thor ile özdeşleştirdikleri bu esatir kahramanının yaşam öyküsü çok farklı anlatılmış; semitik Melkartla akraba olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, Argoslu, Dorlu, Giritli olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Baskın söylencelere göre Thebai’de doğmuştur. Uzun süre, Perseus torunlarından, seçkin bir komutan olan Amphytrion’un oğlu kabul edildi. İlk zamanlar ona dedesi Alkaios’un soyundan geldiği için “Alkides” adı veridi. Fakat (masal bu ya) meğer aslında, Amphytrion’un savaşa gittiği bir sırada, annesi Alkmena’yı bu komutanın şekil ve suretinde görünerek ziyaret eden Zeus’un oğlu imiş. Bu bakımdan Atina’da, bir zamanlar, piç sayılan avam çocuklarının alındığı, soylu yurttaşların girmedikleri “Kynosarges” adında bir jimnazyum piçlerin pîri olan Herakles’e adanmış. Konudan sapma gibi olacak ama mitoljik dokuyu elimizden geldiğince eksik bırakmamak için, Zeus’un, Mykenai prensesi Alkmena’nın koynuna bu kadar rahat girmesinin olası nedenlerine de değinelim. Amphytrion, Alkmena ile evlendikten sonra Mykenai Kral naibi olmuştu; ancak Kral Elektryon’un kızı olan kadın, generalle yatağını paylaşmak istemiyordu. Bunun için babasının sürülerini çalan Teleboa ve Taphos halkları ile yapılan savaşta öldürülen yedi kardeşinin intikamının alınmasını şart koşmuştu. Amphytrion çok uzun ve tehlikeli mücadeleleri göğüsleyerek utkuya ulaşmış; saraya dönmüştü. Ancak, kadın nazlanmayı sürdürüyor, bir gece önce zaten birlikde yattıklarını söylüyordu. Bu garip davranışların sırrını çözmeye çalışan Generalin aklına, kayın babasını kazaen öldürdüğü aklına geldi. Çalınan sığırların Elis hükümdarı Polyksenos’a satıldığını öğrenince işi kestirmeden halletmek için sığırları, para ödeyerek, Polyksenos’dan alıp kayın babasına teslim etmek istemişdi. Fanatik hükümdar bu davranışı onur kırıcı bir zaaf olarak görüp feveran edince buna üzülen Generalin ineklerden birine fırlattığı sopanın sekerek Elektryon’a çarpması onun ölümüne neden olmuştu. Bunun üzerine, Teleboalılarla savaşıp adaletin yerine getirilmesini isteyen karısının dediğini yapan Amphytrion karısının yine direnç göstermesinin hikmetini anlamak için Thebai’li kör kadın kâhin Teiresias’a gitti; ondan karısının Zeusla birlikte olduğunu öğendi. Bu tanrısal birleşme gecesi normalin üç katı sürmüş ve Mehtap üç kez doğmuştu. Bu nedenle Herakles’e “Üçlü Ayın Oğlu” demek olan “Triselenos” epitet’i de verilmiş. Bir yandan gayrı meşru çocuk olma lekesi taşıyan öte yandan tanrısal kan sahibi olarak Yeraltı Dünyasına inip çıkma imtiyazı kazanan Herakles, en güçlü olma ününe karşın hamasî destanlarda yer almayı umursamamış; duygusal öykülerin kahramanı olmayı yeğlemişti. Bir yandan da, bu duygusal adamın, karısını ve çocuklarını öldürmesi çok şaşırtıcıdır. Kişiliğinin bu çelişkisinden olacak, çeşitli mitoloji yazarlarının eserlerindeki yeri farklı ağırlıktadır. Örneğin, alabildiğine ayrıntılara girme yöntemini kullanan Ovidius onun tüm yaşamı hakkında çok özet bilgi vermiştir; bu cinayet olayını ıskalaması belki de onun zekâsına duyduğu takdirdendir. Euripides ise “Herakles Mainomenos – Herakles’in Cinneti” adlı eseri ile bu olayı trajedi oyunu konusu yapmıştır. Sophokles, sadece, kahramanın ölümünden söz etmiştir. Pindaros İ.Ö. V.asırda, Teokritos III. asırda, onun henüz bebekken yılanlarla olan maceralarını anlatmışlardır. İ.S. I.-II. yüzyıllar ozanı Apollodous ise onun tüm yaşamını, Ovidius’dan da farklı olarak daha ayrıntılı verecektir.

Atina halkının gönlündeki kahraman nasıl Thesus ise, Atina dışındaki Yunanistan’ın idolü de Heraklesdi. Yalnız aralarındaki fark, Devlet kuruculuğunda öne gitmiş Atinalıların Theseus’a sevgisi salt cesurlar cesuru olmasından değil yüksek zekâ sahibi bir bilge olmasından kaynaklanıyordu. Herakles ise, öteki Yunanlıların gönüllerini tümüyle gözü kara cesareti, dünyadaki en güçlü adam olması, bu gücün kendisine verdiği özgüveni ile fethetmişti. Gözlerini korkutan Devlere karşı onun yardımına gereksinimleri vardı.

Alkmena’nın doğurduğu iki çocuktan, gerçek babası Amphytrion olan Iphikles ile Herakles’in farkı, henüz bir yaşlarında iken karşılaştıkları tehlike anında belli olmuş. Herakles’in, Zeus’un mutad zamparalıklarının bir ürünü olduğunu öğrenen Hera bilinen kıskançlığı ve gazabı ile Herakles’i öldürmeye niyet eder. Bir akşam, Alkmena çocuklarını yıkadıktan sonra beşiklerinde sütlerini vermiş ve ninni söylemeyerek uyutmuştu. Gecenin en koyu karanlığında ve sessizliğinde iki kocaman yılan beşiklere tırmanmaya başladılar. Odanın içinde bir ışık hasıl oldu; çocuklar uyanarak başları üzerinde tıslayan yılanları gördüler. Iphikles feryat ederek yataktan fırlamaya çalıştı. Herakles ise derhal ayağa dikilerek belâlı yaratıkların gırtlaklarına sarıldı. Yılanlar acı ile kıvranıp kurtulmaya, Heraklesin bedenine sarılmaya çalışıyorlardı; fakat çocuk öylesine güçle boğazlarını sıktı ki sonunda kendilerini bıraktılar. Iphikles’in feryadını duyan anneleri kocasını da uyandırarak bebek odasına koştu. Karı koca Herakles’in ellerindeki cansız pelteleşmiş hayvan bedenlerini hayretle seyrederken Herakles kahkahalar atıyordu. Kör rahibe Teiresias, Alkmena’ya, doğurduğu çocuğun tüm insanlığın kahramanı olacağı kehanetini söyledi. (Çocuk Herakles’in yılanları öldürmesini betimleyen bir XV. Yüzyıl heykelciği Napoli Ulusal Müzesindedir.)

Heraklesin eğitimine büyük özen gösterildi. Fakat Yunanlı gençlerin eğitiminde çok önem verilen ve öğretilmesi zorunlu bulunan müzikle hiç ilgi duymuyordu; belki de müzik hocasını sevmemişti.Bir ders sırasında öfke’ye kapılarak lavtası ile zavallı adamı, kafasını yararak öldürdü. Oysa böyle bir sonucu beklemeden istem dışı bir çıkış yapmıştı, kendi öldürücü gücünü nasıl denetime alacağının henüz ayrımında değildi. Tarifsiz derecede üzüntü ve pişmanlığa kapıldı; ama yaşamı boyunca da bu ölümcül çıkışları yapmaktan kendini alıkoyamadı. Eğitimini aldığı başka konular: kılıçla düello, güreş ve atlı araba sürme idi; sevdiği bu derslerin hocalarına bir zarar vermedi. Artık on sekiz yaşına gelmişti; bir gün Kithaeron ormanında dolaşırken rastladığı bir Thespia aslanını tek başına mücadele ederek öldürdü. O günden itibaren bu aslanın postunu sırtına, başını da külâh gibi kafasına geçirerek dolaşmaya başladı (Heraklesi bu kıyafetini elinde taşırken gösteren bir gravür XVI. yüzyıl sanatçısı Adamo Scultari tarafından yapılmıştır.)

Daha sonraki macerası, Thebai’lilere çok ağır haraç yüklemiş olan Minyanlara karşı verdiği savaştır. Kazandığı utku ile bu haraç külfetinden kurtulan yurttaşları ödül olarak Prenses Megarayı ona eş olarak sundular. Başlangıçta çok mutlu olan Herakles tüm benliğini eşine ve çocuklarına adadı. Ancak, bu mutluluğu sürmeyecek; kıskançlığı yatışma bilmeyen Hera’nın tılsımı ile içine sürüklendiği çılgınlık sırasında çocuklarını öldürmeye başlayacak; şaşkınlığını yırtıp henüz hayatta olan en küçük çocuğu kurtarmaya çalışan karısı da onun ellerinde can verecektir. Bu facia üzerine yeniden aklı başına gelen Herakles kendini bir kan gölü içinde bulmuş ve gördüğü manzaraya anlam verememiştir. Bir dakika önce tatlı tatlı söyleşmekde olduğu ciğerparelerinin cesetleri başında dili tutulmuş durumda beklerken uzakdan bu cehennemî drama tanık olarak dehşete düşen insanlar içinde sadece Amphytrion yanına yaklaşma cesaretini bularak, Heraklesin bilmeden içine sürüklendiği bu korkunç bunalımın gerçek sebebinin Hera olduğunu ona anlatacaktır (Yunancada “Herakleos”, “Heraklhes” fomlarından geçip, Herakles olarak yaygınlaşan kahramanımızın adı da Heranın başından beri elde etmek istediği bu başarıdan gelmedir; “Hera-Kleos” Heranın Zaferi demektir.). Bedbaht Herakles: “Canımdan çok sevdiklerimin katili oldum!” diye haykırır. Amphytrion, sesi titreyerek: “Bilincin yerinde değildi; sen masumsun, oğlum.” der. Herakles bu mazerete kulak vermez: “Bu ölümlerin intikamını kendimden alacağım!” diyerek dışarı fırlar, uzaklara koşar ve bir noktada kendisini yere atar, pelerinine sarılarak kıvranır; kılıcını çekip kendini öldürmeye kalmadan bir mucize, ama tanrıların gökyüzünden indirdikleri bir mucize değil, sevecen bir dost kalbînin yarattığı mucize onu bu kararından döndürür. Yanında Theseus belirir ve onun kollarına yapışır; aralarında (Euripides replikleri ile) şöyle bir konuşma geçer: “Dur Herakles, beni Cehennemden kurtardın, bu can borcumu sana ödeme zamanım geldi” der. Bu engellemeye uzun süre direnen Herakles, sonunda dostunun, onu Atinaya götürerek utkularını paylaştıracağı sözlerine ikna olarak: “Evet, güçlü olmam gerek; ölüm bana kendisi gelsin.” der. Bu lejand, cehennemî bir ızdıraba karşı da savaşım veren, umut tazeleyerek yaşama gücü kazanan kahraman simgesini yaratmıştır. Hıristiyanlar, onu, çektiği azabın sonunda gücü ebedî yükselişe geçen İsa ile kıyaslarlar.

İki yoldaş Atinaya gider. Bilge Theseus, ne yaptığını bilmeden katil olan insanın suçlu sayılamıyacağını, algısını yitirmiş bu kişilere şefkat göstermek ve yardım elini uzatmak gerektiğine yuttaşlarını ikna eder. Fakat bu fikirleri tek kabul etmeyen Heraklesin kendisidir; artık kişiliğine cani olma lekesi sürülmüşdür; etrafındakilere de bu kirliliği bulaştıracaktır. Atinada uzun süre kalmaz; Delphi’ye bir kâhin’e danışmaya gider. Onu karşılayan rahibe de onun gibi düşünmektedir. Arınmaya gereksinimi olduğunu, böyle ağır bir günahın arındırılmasının ise çok ağır çileli bir süreç gerektirdiğini söyler; Mykenae (bazı öykülere göre Tiryns) Kralı Eurystheus’a gidip onun bütün isteklerine boyun eğmesini öğütler. Herakles, arınma umudu ile, kuzeni olan bu kralın ayağına koşa koşa gider. Rahibe, bu ağır günahla orantılı bir ordeali düzenlemesi için tam adamını seçmiştir. Cin gibi yaratıcı zekâya sahip bir hükümdar olan Eurystheus, kölesi olmaya ayağına gelmiş dünyanın en kuvvetli adamı için katlanılması imkânsız güçlük ve tehlikelerle dolu bir dizi pişmanlık sınavı hazırlar.

Eurystheus’un, Herakles için ağır işkenceler içeren arınma sürecinin hazırlıklarında Hera büyük bir şevkle Krala yardım ediyor, akla gelmez fikirler veriyordu. Oniki bölümden oluşan işkence planına Herakles’in Yapacağı İşler” adı verilmişti.

İlk görev, Argos yaylasının kuzeyinde, Appeas Dağı yamaçlarında, o ana kadar hiç bir silâhın yaralayamadığı Nemea kasabası aslanının öldürülmesi idi. Yol üzerinde,,oğlu aslan tarafından öldürülmüş Molorkhos adında fakir bir köylünün evinde kaldı. Zavallının tek koyununu kendisi için kesmesini engeleyerek oğlunun öcünü alacağına söz verdi. Ekhidna ile köpek Orthros’un oğlu olan canavarın gerçekten kılıç, ok, sopa gibi silâhlarla öldürülemediğini görünce onu inine sürerek boğdu. Devasa leşini sırtında Mycenae’a kadar taşıdı. İhtiyatlı bir adam olan Kral onu kent kapısından içeri almadı; yeni yönergelerini uzaktan seslenerek verdi.

İkinci olarak, Argos’un güneyine gidip, Ekhidna ile Typhon’un kızı olup, burada Lerna bataklığında yaşayan Hydra isimli, köpek bedenli, dokuz yılan başlı bir canavarın öldürülmesi görevi verildi. Herakles, Athena’nın verdiği bilgiye uyarak ateşli oklarla su yılanını bataklığından çıkardı; ama canavarın öldürülmesi olanaksız görünüyordu; çünkü başlardan biri ölümsüzdü; diğerlerinin de yok edilmesi pratikte olanaksızdı; Herakles bu başlardan birini kestiğinde yerine iki yeni baş hâsıl oluyordu. Bu konuda imdadına ikiz kardeşi Iphikles’in oğlu Iolaus yetişerek, ona kızgın bir dağlama demiri getirdi. Herakles, canavarın bir başını keser kesmez bu demirle kesiği dağlayıveriyordu. Sona kalan ölümsüz başı ise büyük bir itina ile Eleon yolu üzerindeki ağır bir kayanın altına gömdü.

Üçüncü işi, Artemis’e adanmış olup Kerynitia ormanlarında yaşayan altın boynuzlu bir erkek geyiği canlı olarak Krala getirmekti. Onu kolayca öldürebilirdi ama canlı getirmek üzere takibe alıp sonunda bir ağ ile yakalaması tam bir yılını aldı. Yolda karşılaştığı Artemis, kendisine adanmış geyiği öldürdüğü için onu azarladı; o da pişmanlık sınavı gereği yaptığı bu iş için özür diledi.

Dördüncü olarak, Erymanthus Dağındaki ininde ömrünü geçiren, Psophis köylülerinin hasadını tahrip eden koca bir yaban domuzunu ele geçirecekti. Yolda Lapith toplulukları arasından geçerken Silenos’un oğlu Kentauros Pholos’un evinde konuk kaldı. Burada karşılıklı içtikleri çok yıllanmış şarabın kokusunu duyup gelen başka Kentauroslarla yapılan kavgada, birçok Kentauros yanında çok yakın arkadaşı Kheiron’u da, Hydra’nın zehirli kanına bulaşmış oku ile kazaen yaraladı. Ölümsüz Kheiron ne ölebiliyor ne de acısı diniyordu; çaresiz kalarak ölümsüzlükten vazgeçmek zorunda kaldı. Ev sahibi Pholos da zehirli oklardan birini ayağına düşürerek canını yitirdi. Derin bir üzüntüye kapılan Herakles büyük bir hırsla domuzun peşine düştü; durup dinlenmeden onu kovaladı; sonunda bitkin düşen hayvanı yoğun kar yığınlarına sürükleyerek tuzağa düşürüp yakaladı.

Beşinci işi, Elis hükümdarı Augeias’ın, otuz yıl boyunca temizlik görmediği için çıkardığı murdar kokulardan yanına hiç yaklaşılamayan bin büyük başlık hayvanın barındığı ahırlarını bir günde temizlemekti (bugün batı dillerinde çok bakımsız bırakılan ahırlara “Augeian ahırları” benzetmesi yapılır). Herakles ahırların konumuna göre ters yönlerdeki Alphaeos ve Peneios denilen iki ırmağın yataklarını çevirip ahırlara sevk ederek korkunç bir girdap yarattı ve ahırlar bir anda temizlendi. Bunu yapmadan önce, hizmeti karşılığı kendisine sürünün onda birini bağışlama sözü vermiş olan hükümdar, bu işin zaten Herakles’in görevi olduğu gerekçesi ile sözünden döndü; Herakles’in ısrarı ve anlaşmazlığın mahkemeye görülmesini talep etmesi üzerine hem onu hem de ona arka çıkan oğlu Phyleus’u Elis’den kovdu.

Sırada, Arkadia’da yalçın dağlarla çevrili vadideki kent Stymphalos’daki, halkın başına belâ olan, çekirge sürüsü gibi kalabalık, gagaları, pençeleri tunçdan, tüylerini ok gibi fırlatan kuşların (Ornithes Stymphalides) sürülmesi ya da itlafı vardı. Onları da Atena’nın verdiği, Hephaistos yapısı bir çift kastanyet’in çıkardığı korkunç gürültülerle kaçırttı ve Tanrıça ile birlikte vurmaya başladılar.

Poseidon’un Girit kralı Minos’a kurbanlık olarak verdiği fakat olağanüstü güzel olduğu için kurban etmeye kıyamadığı boğaya Kraliçe Pasiphae’nın aşık olduğunu ve birlikteliklerinden Minotauros’un doğduğu öyküsünü Theseus bahsinde anlatmıştık. Poseidon’un bununla da öfkesi yatışmamış Minos’a armağan ettiği boğayı korkunç bir canavar haline getirmişti. Herakles’e verilen yedinci iş bu boğanın yakalanması idi. Bu işi de hâlletti. Boğayı gemiye bindirip Mykenae’ya getirdi. Ancak kral Eurytheus boğayı Hera’ya adayıp salıverdi. Tüm Moraya büyük zararlar getiren canavarı Theseus öldürecektir.

Ardından, Tydeus’un oğlu, Troya savaşının Akalı kahramanlarından Trakyalı Kral Diomedes’ insan yiyen kısraklarını getirme işini, önce bu yiğidi öldürerek halletti; sahiplerini yitirince uysallaşan hayvanları yönetimine aldı.

Amazonların savaşçı kadınlar topluluğu olduğunu biliyoruz; hatta savaş sırasında kolaylıkla yay çekebilmek için bir memelerini keserlermiş; bundan dolayı “A-Mazon = Memesizler” adını almışlar (A-mazos=memesiz). Onlara savaşçı niteliği kazandıran da Eceleri Hippolyta’nın tılsımlı kuşağı imiş. Herakles’in dokuzuncu görevi bu kuşağı, Eurystheus’un kızı Admete’ye sunmak üzere getirmek olmuş. Kraliçenin nazik konukseverliği sayesinde bu iş kolaylıkla kotarılıyormuş ki; bu başarılarından deliye dönen Hera, Amazon kıle ederek, Amazonları, Herakles’in, gemisini ziyarete gelmiş kraliçelerini kaçıracağı fesadı ile kışkırtmış. Amazonlar kıyıya doğru saldırıya geçince, Herakles bu saldırının Hippolyta’nın emriyle yapıldığını zannederek zavallı kadını hemen öldürmüş; diğerlerini de püskürterek denize açılmış.

Onuncu macerası, Akdeniz’in batı ucundaki Erythia adasında yaşayan üç bedenli, dört kanatlı canavar Geryoneos’un (adının sözlük anlamının, dehşet saçan sesler çıkardığı için “uluyan” ya da “Yeryüzündeki Orion” olduğu sanılıyor) çaldığı büyük baş sürüsünü geriye almak oldu. Adaya yaklaştığı sırada boğazın iki yakasında (Septe ve Cebelitarık bölgelerinde) dimdik yükselen Abila ve Kalpe tepelerini görmüştü; bu gezinin anısı olarak bu tepelere “Herakles’in Sütunları” denilen sütunları dikti.

O ana kadar geçirdiği en çetin sınav, nerede olduğunu bilmediği Hesperid Bahçelerinin Altın Elmalarını getirmek olan onbirincisi olmuştu. Düşüncesine göre en kestirme yol elmaları, Hesperidlerin babası, sırtında Gökkubbeyi taşıyan, Atlas’dan istemekti (Atlas’ın sözcük anlamı da yük taşıyan, tahammül eden, cesaret eden’dir). Bunun için ona, elmaları getirmek üzere ayrıldığında Gökyüzünün yükünü kendisinin devralması gibi cazip bir öneri de sundu. Atlas döndüğünde, elmaları ona vereceğine kendisinin Eurystheus’a kendisinin götüreceği için yükü bir süre daha tutması gerektiğini söyledi. Bu köylü kurnazlığına çok bozulan Herakles de bir oyuna başvurdu: “O zaman, çok ağrıyan kulunçlarıma bir masaj yap da yükü daha rahat taşıyayım.” dedi; bereket Atlas çok böndü, masaj yapmak üzere elmaları yere bırakır bırakmaz Herakles de kendi yükünü devirip, elmaları aldı, kaçtı.

Sonuncu sınav ise hepsine tüy dikti. Theseus’u “Bellek Yitimi Koltuğu”ndan kurtardığı Yeraltı Dünyasına gidecek, üç kafalı köpek Kerberus’u getirecekti. Hades, ona silâhsız olması kaydı ile giriş izni verdi. O da sadece elleri ile köpeği yakalayıp Mykenae’a kadar taşıdı.

Artık pişmanlık sınavı sona ermişti. Karısını ve çocuklarını öldürmenin kefaretini ödemişti. Huzurlu bir yaşam umuyordu. Ama hiç bir zaman bu beklentisi gerçekleşmedi. Ondan daima insanüstü hizmetler beklendi; ya da kendini, Evrene düzen verecek “Gigantomachia” denilen devler mücadelesinin içinde buldu. Ölümlü kadından doğduğu için Olimpos katına yükselemedi ama tanrı kanı taşıyan bir ölümlü olarak güç ve tahammül simgesi oldu. Iliad’da, Akhileus’un takdir ettiği popüler bir kahraman olsa da ölümün kucağından kaçamayacak bir insan olarak anıldı. Hesiodos, hamasî etkinlikleri sayesinde Olimpos’a ziyaretçi olarak kabûl edildiğini yazar. Eski Yunanlılar, genelde, ölümden sonra tekrar dirilmek şeklindeki yaşam döngüsünü simgeleyen, Tanrı ile insanın bağlantısını gösteren mitolojik figürlerden olduğunu kabûl etmişler. Kasik bilimci Jane Harrison, kendisini halkın iyiliğine adayan bir ağır işçi olarak çalışan sınıfın sevgilisi olduğuna işaret ederek “sosyalist” bir yorum getirmiş. Bir de, insanın ölümsüzlük arayışını, süreklilik umudunu onun öyküleri ile kıyaslayanlar var. Geç Helenistik zamanlarda, umudu bir inanç haline getirenler mezar taşlarına onun kabartmalarını yaptırırlarmış. Bu anlayışı işleyen lejandlardan biri de ülkemizden:

Bugünkü Afyonkarahisar’ın ilçesi Dinar antik dönemlerde Frigya’nın Gelaenae isimli bir kasabasıydı. Kral Midas’ın piç oğlu Lityerses o yöreden geçen yabancıları önce sıcak bir konukseverlikle karşılar, fakat halkın hasat faaliyetlerine yardım etmedikleri gerekçesi ile öldürür ya da yıllık hasat ritüelinin bir parçası olarak, mısır destelerinin içinde sıkıştırır ve boyunlarını orakla biçmek suretiyle kurban ederdi. Bir gün bu kasabayı ziyaret eden Herakles bu vahşete tanık olunca Lityerses’in boynunu uçurup gövdesini Menderes Irmağına atarak adalete hizmet etmişti (Eski bir Frigya şarkısı ise, Lityerses’in başının kesilip toprağa bırakılmasını gelecek yılın hasadının tohumunun atılması olarak simgeleştirir.)

Argonotların Karadeniz seferi ve bu arada Heraklesin Amazonlara, ardından Troya’ya saldırısına Yunanlıların geleneksel olarak verdikleri tarih, Mısırlıların yazıtlarında “Akaiwasha” adını verdikleri Akalıların da dahil oldukları aç kalmış, barbar Deniz Halklarının uzanabildikleri her yeri istilâ etmeleri dönemi olan İ.Ö. 1200’ler öncesine denk gelmektedir. Bu da, Herakles’in, Deniz Halkları ile (büyük olasılıkla Dorlarla) birlikde o yörelere gelen gerçek bir kişiliğin mitoslaşmış kimliği olduğunu düşündürüyor. Hattâ Herakles’in katılıp bir ara ayrıldığı Argonot macerasından bir anı olarak Karadenizde, adı dilimizde “Ereğli”ye evrimleşmiş olan “Heraklea – Herakles’e ait yer” kurulmuş olsa gerek. “Konya Ereğlisi” adı da, bu civardaki kocaman bir Hitit köylü tanrısının heykelini Yunanlıların Herakles’e benzetmeleri ile buraya da “Heraklea” demelerinden kaynaklanıyor.

Karşılaştığı yabancıları güreş yapmaya zorlayan, onları yenince öldürüp kafataslarını bir tapınakda biriktiren Dev Antaeus ile savaşımı en az eski kuvvet gösterileri kadar çetin bir deneme oldu. Antaeus’un tılsımlı bir yeteneği vardı; rakibi tarafından yere vurulunca toprağa değer değmez yeniden müthiş bir taze güç kazanıyordu. Herakles onu havaya kaldırıp öyle boğdu.

Evlenmeye karar verdiği Prenses Deianeira’ya aşık olan Irmak Tanrısı Akheloos onunla konuşup anlaşmayı önerdi. Herakles: “Benim pazularım dilimden daha güçlüdür; her türlü anlaşmazlığı öyle çözerim!” dedi. Akheloos bir boğaya dönüşerek sert bir saldırı yaptı; ama Herakles boğalarla mücadeleye alışkındı: onu boynuzlarından yakalayıp yere yapıştırdı ve bir boynuzunu da kırdı. Prenses kendisinin olmuştu.

Pek çok ülkeler gezdi; pek çok başka yiğitlikler gösterdi. Troya’da, kıyıda, Kral Laomedon’un, bir deniz canavarına kurban edilmeyi bekleyen kızını kurtardı (aynı şekilde Andromeda’yı kurban edilmekden kurtaran “Perseus”un öyküsünü ayrıca nakledeceğiz). Kral, Zeus’un emri ile Troya surlarını inşa eden Apollo ve Poseidon’na hak ettikleri ücreti ödememek için bir oyun oynamış; buna karşılık Apollo kent’e veba salgını, Poseidon da bir deniz yılanı musallat etmişdi. Herakles kızı kurtarma karşılığı, Zeus’un büyükbabasına verdiği atları Kraldan istemişdi. Bu isteği önce kabûl eden Laomedon, Herekles canavarı öldürdükden sonra gene çamura yattı. Herakles de kent’i zaptetti ve Kral’ı öldürdü; kızı, yardımını gördüğü Salamis’li dostu Telamon’a verdi.

Altın elmaları istemek üzere Atlas’ı görmeye giderken yol üstünde Kafkaslara uğramış, Prometheos’un ciğerini yiyen kartalı öldürmüş ve bu kahramanı zincirlerinden çözmüştü.

Bu onurlu zaferlerinin yanında hiç hoş olmayan seyyiatı da vardır. Bir şölen öncesi, sakarca bir kol hareketi ile ellerini yıkayarak ona hizmet etmekte olan bir gencin ölümüne neden oldu. Çocuğun babası, bu bir kazadır diyerek bir tepki göstermedi; fakat Herakles kendisini bağışlamadı; gönüllü sürgüne gitti. Kasden yaptığı çok kötü bir iş ise, Kral Eurytus’un hakaretinin öcünü onun oğlunu öldürmekle alması oldu. Bu kez, Zeus onu, bir (kimine göre üç) yıllığına Lidya’ya Kraliçe Omphale’ye kölelik yapmak üzere gönderdi. Omphale onun onurunu acımasızca kırdı; kadın elbiseleri giydirip, dikiş, nakış gibi kadın işleri yaptındı. Bu aşağılanmalara sabırla boyun eğdi; fakat Eurytus’dan intikamını en ağır biçimde almaya ahdetti.

Hakkında anlatılan tüm öykülerde mizacının genel yapısı anlatılmıştır; ancak, Diomedes’in kısraklarını yakalamak üzere yaptığı sefer esnasında yol üstündeki bir ziyaretle ilgili olan anekdot karakterinin resmini çok yetkin biçimde vermiştir. Gecelemeye niyetlendiği yer, arkadaşı Teselya’daki “Pherae” kralı Admetus’un evi idi. Fakat eve ulaşınca derin bir yasın hüküm sürdüğünü gördü. Admetus’un karısı anlaşılamaz biçimde hayatını kaybetmişti. Aslında, bu ölümün nedeni, oğlu Asklepios’un Zeus tarafından öldürülmesine öfkelenen Apollonun, karşılık olarak Zeus’un işçileri Kiklopsları öldürdüğü zamana dayanıyormuş. Buna cezaen, Apollo, bir yıllığına, Yerüzünde, Admetusun evinde köle olarak çalışmaya mahkûm edilmiş. Bu arada, ev sahibi Admetus ve Iolkos Kralı Pelias’ın kızı olan eşi Alkestis ile iyi dostluklar kurmuş. Onların iyi muamelelerine karşılık gönül borcunu ödemek istermiş; bir gün bu fırsatı bulmuş. Admetus’un yaşam ipliğini örmekte olan Moira’lardan (Kader Perileri) artık bu ipliğin kesilme zamanı geldiğini öğrenmiş; onlardan değerli arkadaşının bu kaderinin ertelenmesini istemiş; Moira’ların, onun yerine ölmeye razı olacak biri çıkmadığı takdirde bunun mümkün olmadığını söylemeleri üzerine durumu hemen Admetus’a bildirmişti. Paçaları tutuşan Admetus hemen kendisi için özveride bulunacaklarına emin olduğu anne ve babasına koştu. Ama, onlardan “Tanrının ışığı ihtiyarlar için de vazgeçilemeyecek bir nimettir. Ne biz senden bizim yerimize ölmeni isteyebiliriz; ne de senin yerine canımızı feda edebiliriz.” yanıtını hayretler içinde aldı. “Bunun mantığı mı var? Artık, zaten ölümün eşiğindesiniz.” diye çırpınmalarına karşı duyarsız kalındı.

Kendi değerine, yaşamaya lâyık olduğuna öylesine inanmıştı ki, yılmadan tüm arkadaşlarını sıra ile ziyaret edip kendi yerine ölmelerini duraksamadan teklif etti. Bulabildiği son dostundan da red yanıtı alınca çöken morali ile köşküne döndü. Düş kırıklığını ve umutsuzluğunu açtığı karısı: “Niye derdini önce bana söylemedin? Senin yerine ölmeye her zaman hazırım.” dedi. Admetus derin bir hüzne kapılsa, gözleri yaşarsa da, yanı başında ölmekte olan karısını seyretmekle yetindi. Karısı ruhunu teslim edince, adamlarına cenaze törenlerinin en görkemlisini hazırlamalarını emretti. İşte tam bu sırada, geceleyecek bir yer arayan Herakles onun köşküne ulaşmıştı. Kral onu çok büyük bir itibar, dostluk ve güler yüzle karşıladı. Herakles ev içindeki hareketliliğin ve ağıtların nedenini sorduğunda, bir konuk kadının öldüğünü, kendi yakını olmamakla beraber cenazede bulunmak zorunda olduğunu söyledi. Herakles: “O zaman ben sizi bu dar vakitte rahatsız etmeyeyim; başka bir dam altı bulurum.” dedi ise de ev sahibi Kral: “Katiyen, can dostumu bir yere bırakmam, hizmetkârlarımın büyük bölümü senin emrinde olacak, bugünlük beni özürlü say” diyerek konuğun ayrılmasına karşı çıktı. Hizmetkârlarına, Herakles’i, ağıt seslerinin duyulmayacağı en uzak odaya yerleştirmelerini, yemek ve içki servisi vermelerini emretti.

Herakles, Admetus’un önemsemediğini gördüğü bu cenaze töreni için kendi canını da sıkmayı düşünmediği için, dinmek bilmeyen iştihası ile durmadan yedi; ardı ardına gelen şarap kupalarını birer solukta devirdi; kafayı iyice bulup naralar atmaya, davudî sesinin en yüksek perdesinden yakası açılmamış kabalıkta şarkılar söylemeye başladı. Yüz ifadelerinden, bir cenaze evinde böyle taşkınlıkları hiç hoş karşılamadıkları anlaşılabilen hizmetkârları, somurtmamaları için kükreyerek uyardı; “Bir konuğa böyle mi yapılır?Asık suratlarınızla iştihamı kaçırıyorsunuz; haydi, benimle kadeh tokuşturun!” Çalışanların biri, fısıltılı bir sesle, “gülme ve içme zamanı olmadığını” söyleme cesaretini gösterdi. “Neden?” diye gürledi Herakles, “Yabancı bir kadın öldü diye mi?”. Uşak: “Ne, yabancı mı?” diyerek gözlerini açtı. “Admetus bana böyle söyledi: Kralınızın yalan söylediğini mi iddia edeceksiniz?” Uşak, sesi titreyerek: “Hayır! Yalnız, Efendimiz çok konukseverdir, konuklarına itibar gösterir de. Ama bizim yasımız, bize ait; siz içkinize devam edin, Lordum.” diyerek, Herakles’in içki kabını, yeniden doldurmak üzere, elinden almaya uzandı. Herakles onun kolunu kırarcasına kavradı: “Burada acayip şeyler oluyor; bana gerçeği söyleyin!”. “Görüyorsun; matemdeyiz!”. “Kimin için matemdesiniz; konuğu olduğum kişi beni aldattı mı; ölen kim?” “Ecemiz, Alkestis.” Uzun bir sessizlik olur; Herakles şarap kupasını yere fırlatır: “Ah, anlamam lâzımdı; Admetus’un gözleri kıpkırmızı idi; ağlamıştı. Ama, ölenin bir yabancı olduğuna yemin ederek beni buyur etti. Hayırlı dost; ağzımın tadını kaçırmak istemedi. Ben de bileden, bu yas evinde sarhoş oldum, keyfettim.” Herakles, her zaman olduğu gibi bu uygunsuz durumun tüm sorumluluğunu üzerine aldı. Değer verdiği insanın evinde, onun üzüntüsüne aldırmadan hora tepmiş ayyaş bir budala idi. Gene, bu günahını arındıracak kefaret ödeme yolları aramaya başladı; düşündü, taşındı; sonunda Admetus’un bu büyük kaybını bulma çaresi aklına geldi. Eski aşinası Thanatos (Ölüm) ile boy ölçüşecekti: “Onu şu anda Alkestis’in mezarı yanında bulabilirim; olmazsa Hades’e kadar iner, göğsünü kuşağımla sıkarım: istediğimi bana teslim eder.” dedi.

Admetus, gece karanlığında, boş ve ıssız olduğunu sandığı evine döndü. Kapıda, Herakles, yanında bir kadın silueti olduğu hâlde bekliyordu. Herakles’in: “Bak, Admetus; yanımdaki tanıdığın birine benziyor mu?” sorusu üzerine gölgeye düşen kadına dikkatle baktı: “Bir hortlak! Bu bana tanrıların bir oyunu mu?” diye feryat etti. “Senin karın. Onun için Thanatos’la dövüştüm;.kaburgalarının kırılmaması için bana geri verdi.”

Herakles’in yalınlığı, düşüncesiz atakları, gafları, önüne arkasına bakmadan gösterdiği hoyratlığı, taşkınlığı, aniden kendini kaptırdığı dipsomani nöbetleri, aklı başına gelince içine düştüğü derin pişmanlık ve neye mal olursa olsun, yaptıklarının kefaretini ödemek için, gösterdiği ölümüne azim en yetkin biçimde bu öyküde resimlendirilmiştir. Herakles’in maceralarının bu bölümünün dramatize edildiği, Euripides’in “Alkestis” trajedisinin sonuç korosunda: “tanrıların bazen, ölümlülerin iradelerine de geçit verebileceği” terennüm edilerek, belki, saptanabildiği kadarı ile Sokrates ile başlayıp Heiddegger’e kadar uzanan çizgide gelişen “varoluşçu – existensialiste”
düşünce’nin ilk örneklerinden biri verilmiştir. Belki, bir gerçek Herkül, muhteşem serseri XV. Yüzyıl Fransız ozanı François Villon, yaşadığı “varoluşçu” hayatın ilhamını, içbuyrukları ile hareket eden, yerine göre özdisiplinini kullanan Heraklesden almıştır. Belki, XVI. yüzyılda özgür yaşam savaşımı veren Rabelais, yarattığı mizahî “Gargantua” ve “Pantagruel” tiplerinde Heraklesle parelellikler kurmuştur. Heraklesle ilgili olarak yazılan oyunlar içinde de trajediyi sulandıran mizah vardır; tıpkı, “existentialisme”in 1950’lerdeki sefilane görüntülü pratiğindeki ironi gibi… Euripides’in “İ.Ö. 438 yılının ilkbaharında, Arkhontos’lar karşısında sahnelenen “Alkestis’i de, tahmin edilenin tersine Admetus’un yeniden kaderine mahkûm edimesi yerine onun da mutlu son’a katılması ile, bir trajedi değil, “satirik” bir dram olarak mütalâa edilmiştir.

Herakles, Omphale’nin yanındaki köleliği sırasında ettiği yemini, serbest kalır kalmaz, yerine getirip Oikhalia kralı Eurytus’u öldürme hazırlığına başladı; bir ordu toplayıp Oikhalia’yı zaptetti ve kralı öldürdü. Ancak, bu zafer kendisinin de ölümüne neden olacağı için Eurytus da dolaylı olarak kendi öcünü almış olacaktı. Öykünün bu bölümünü trajik ozanlardan Sophokles “Trakisli Kadınlar” adlı eseri ile oyunlaştırmıştır.

Herakles, kentin yağma ve tahribini sona erdirmeden, kendisinin dönüşünü bekleyen vefalı eşi Deianira’ya armağan olarak bir grup kadın köle gönderdi. Bunların içinde Eurytus’un göz alıcı güzellikteki kızı Iole de vardı. Esirleri, Kalydon Kralı Oineos’un kızı olan onurlu Deianira’ya teslim eden adam boşboğazlık yaparak, bu kıza, Kıbrıslı’nın (Aphrodit) sevda yaratan etkilerine son derece duyarlı Heraklesin çılgınca aşık olduğunu söyledi. Bu gibi olasılıklara karşı önceden bazı tılsımlı tedbirleri bulunan ve kendi cazibesinden de çok emin olan kadın bu haberi pek umursamadı. Nikâh törenlerinden hemen sonra, Herakles onu evine götürürken, Nessos adındaki Kentaur’ın, su taşımacılığı yaptığı, Korintos Körfezine dökülen Evinos Irmağına ulaşmışlar; kadın karşıya geçmek için onun sırtına binmişti. Tam su ortasında Nessos, Deianira’ya tecavüzkâr harekette bulunmuştu. Kadının öfke ile bağırması üzerine Herakles kıyıdan ok atarak Kentaur’u vurdu. Nessos ölmeden önce ok yarasından akan kanı, akıtacağı sperm ve bir mikdar yağ ile karıştırarak bir iksir yapmasını, Heraklesin başka bir kadına gönül vermesi halinde, onun giysisisin içine bulaştırmasını tembih etmişti. Deianira, kocasının bir kadını sevdiğini duyunca, gizlediği iksirden, Herakles’e hediye edeceği çok güzel bir Tüniğin içine sıvadı.

Kahramanımız bu pelerini kuşanır kuşanmaz, Medea’nın armağan ettiği giysiyi üzerine alan Korintos prensesi gibi derin bir ızdırapla kıvranmaya başladı. Hilebaz Kentaur’ın kan’ı Medea’nın kullandığı pelesenk zehirinin etkisini yapmış; Herakles, bedenini kızgın ateş sarmış gibi korkunç bir acı çekmeye başlamıştı. Yarı tanrı olduğu için ölemiyordu da… Bu işkenceye dayanamayacağı için, adamlarına Oeta Dağında dev bir odun yığını hazırlamalarını ve kendisini oraya taşımalarını emretti. Tepeye götürüldüğünde artık öleceğini bildiği için mutlu idi: “Artık sonuna geldik!” dedi. Döşek gibi hazırlanan odun yığınının üzerine yerleştirildi ve yanı başına bir ziyafet sofrası çektiler. Sophokles oyununda, odunları Herakles’in oğlu Hyllos’a meşale ile yaktırmıştır. Başka lejandlarda ise, meşaleyi, maiyetindeki Philoktetes kullanır; Herakles ölmeden önce yayını ve oklarını ona verir. Genç silâhşor bu silahlarla katıldığı Troya Savaşında adından çok söz ettirecek; bunlarla Paris’i öldürecektir. Aynı ozan’ın “Philoktetes” isimli oyununda ise, Herakles’e ait yay ve okların bu kahraman tarafından kullanıldığı doğrulanmakta; Yunanlılarca terk edildiği Limni Adasında karşılaştığı Herakles’in hayaleti ondan, bu silahları almk üzere adaya gelen Akhileos oğlu Neoptolomosla birlikde Troya’ya gitmesini istemektedir.

Her ne ise, Herakles, bir daha Yeryüzünde görünmemek üzere alevler içinde kayboldu. Gökyüzüne çıktı; orada Hera ile barıştı; onun kızı “Gençlik Tanrıçası” ve gençlik simgesi “Hebe” ile evlendi (psikiatride gençlerde görülen şizofreni biçimine “hebefreni” deniyor. Bu ismin verildiği 1847’de keşfedilmiş küçük bir gezegen de var). Hebe bu evlilikle tanrılara özgü sonsuz gençliği kazandığı söylenir; Heraklesle evliliği dışında öykülerde yer almamıştır; yalnız, Olimpos’da Tanrılara sakilik yaparken görünür. Bu hizmet, arada sırada Zeus’un kartalının Olimpos’a kaçırdığı Troyalı güzel prens Ganymede tarafından da yapılmıştır.

Herakles Kült’ü Hera ile birlikte Argos’a girmiştir. Bazılarınca Herakles figürünün gerçek bir kişiliğin efsneleşmesi ile yaratıldığı kabûl edilir. Amcasının oğlu Eurystheus’un Mykenai Kralı olduğu sıralar o da Argos’da Tiryns’deki kralı imiş. Jerome’un “Chronion’unda ölümü İ.Ö. 1264 olarak veriyor. Roma’da ve çağdaş Batıda “Hercules – Herkül” diye anılan kahramanımız, İ.Ö. VII. Ya da VI. Asırda yaşamış Rodoslu Peisandros ve İ.Ö. V asır ozanı Panyasis’in “Heralleia” denilen destanlarına konu olmuş; Pindaros tarafından “Olimpiyat Oyunları”nın kurucusu kabul edilmiş. Değindiğimiz üzere Germen tanrısı Thor ile özdeşleştirildiği gibi kült’ünün nüfuz ettiği Roma’da bazı İmparatorlar, özellikle Marcus Aurelius’un şımarık oğlu Commodus ve Maximinus da onu kendileri ile eş tutmuşlar. Romalı ozanlar, onunla ilgili Yunan mitlerini çok büyük ölçüde olduğu gibi almışlar, bazı menkıbelerine kendilerine göre ayrıntılar eklemlemişler ve onu Merkezî Akdeniz coğrafyasında da dolaştırmışlar. Köle olarak Roma’ya getirilen, olasılıkla Vergilius’la tanışmış olan İznikli Yunan Parthenios’un “Erotika Pathemata – Acıklı Aş Öyküleri”nde, onu Geryon’u öldürdükten sonra Keltlerin (Keltoi) ülkelerinde dolaştırır. Özellikle, Hesperia’nın efsanevî kralı Khrysaor (Altın Kılıç) le Okeanos’un kızı Kallirhoe’nun oğulları olan üç başlı (trikefalis) ve dört kanatlı (tetraptilon) Geryon ile savaşlarına ait öyküler, Pausanias’ın “Yunanistan Rehberi”, Suidas katalogu, Hyginus Masalları, Ovidius’un Metamorphosis’i, Vergilius’un Aeneid’inde olduğu gibi Sicilyalı Diodoros’un (Diodorus Sicilus) “Tarih Derlemesi”nde, Oppian’ın “Cynegetica”sında yer almaktadır. Bu mücadeleleri betimleyen çok sayıda vazo resimleri vardır. “Hercules in New York – Herkül New York’da” filminde baş rôl almış, aktör ve California Eyalet Valisi Arnold Schwarzenegger’in kullandığını itiraf ettiği kas yapıcı ilaçların eskiden eşdeğeri otlar olup olmadığını bilmyorum ama Herakles’in heykelleri de, Napoli Müzesinde sergilenen örneğinden görüleceği gibi aynı abartılı kaslarla şişkindir. Habeşistan’da, dev Anteos’u öldürdüğü dövüşten sonra karşılaştığı bir macerayı da araya sıkıştıralım; dövüşten yorgun düşmüş uyurken oranın yerlileri cüce zenciler Antaeos’un öcünü almak için saldırmışlardı. Onları da kolayca altedip bir kaçını Eurythhos’a armağan götürdü. Bunlara “pygmaios = bir karış boyunda” sözcüğünden “Pygmaoi – Pigmeler” dendi.

Atikte, Sikyon, Syros, Kos (eskiden İstanköy, Kerme, şimdi Gökova denilen Körfezdeki Bodrum karşısındaki “İstanköy Adası), Sicilya’da Agyrion’da ve bazılarından daha önce söz ettiğimiz Anadolu kentlerinde “Herakleia” denilen Herakles festivalleri Yunanlıları Metagetnion ayında (Temmuz sonu ya da Agustos başı) kutlanırdı. Latmos (Beşparmak) Dağları eteğinde, Büyük Menderes ovasında da bir “Herakleia” kentinin ören yeri bulunmaktadır. Herakles tapınakları içinde en belirgin kalmış olanları Sakızdaki ve İ.Ö.2’de inşa edildiği sanılan “Bahariya Vahasındaki “Herakleion” örenleridir.

Ayrıntılı öyküleri ile çizdiğimiz kişiliği özetle olağanüstü güçlü, cesur, cinsel dürtülerini engelleyemeyen bir yapı göstermektedir; ama bunlara ek olarak Theseus, Odysseus, Nestor gibi kahramanlarda gördüğümüz dirayet, zekâ, kuruculuk gibi niteliklere sahip bulunmamaktadır, çocuksudur. Bu bakımdan her türden tiyatro oyununda temsil edilmiştir; trajedilere, satir oyunlarına konu olduğu gibi, Aristophanes onu “Kuşlar – Ornithes” adlı komedisinde onu, kafası bozulduğu kişiyi hemen gırtlaklamaya kalkan deli bozuk biri olarak gösterir. Argonotlar destanında değindiğimiz gibi, Dryopia’iıların kralı Theiodomas’ın çok parlak yüzlü oğlu Hylas’sa da aşık olup kaçıracak, bu genci nimphaların ölümsüzleştirmek üzere Yeryüzünden yok etmeleriden sonra seferi terk edip yollara düşecektir. Kuzeybatı Anadoluda “Mysia” bölgesinde dinsel törenlerde âyin gruplarınca “Hylas”ın adını seslenmek, yanıt alınmayınca, Herakles adına ağıt yakmak gibi bir ritüel vardı. Bu da onun sapıklığa varan duygusal zaafını ve cinsel dürtülerini simgeliyor.


(Olympos ve (Öncesi

Mayıs 29, 2007

olymnav.jpgOlimpos Tanrı ve Tanrıçaları: var oluşlarından önce onların da atası olan bir kaç tanrıdan bahsetmek gerekebilir,kısa kısa kim kimdir ne nedir:

Varlık olgusu; yaradılış, varlıkbilim isimleri ile, din’e, felsefeye, bilime farklı derecelerle konu oluyor. Din (mitoloji dahil) varoluş’un ilk sebebi ile ilgili olarak kökden çözüm iddiasında… Tek tanrılı dinler tüm evreni Tanrının yarattığını ileri sürüyor. Daha kuşkucu olan felsefede, yaradılışın bir ilk sebebi olması gerektiğini bir heykel alegorisi örnek verilerek açıklanıyor; bir heykel düşünelim (örneğin Rodin’in “düşünen adam” heykeli; bu heykelin temel özelliklerini araştıralım: bunun maddesini oluşturan malzemesi var; buna verilmiş bir biçim var; bunun bir amacı, bir işlevi ya da ifade etiği bir düşünce var. Heykeli genel yapısı ile tanımlayan bu üç ana öge. Peki, bu heykeli vücude getiren kim? Demek ki: bunun bir yapıcısı olması gerekiyor. Ama, felsefe, bu ilk sebebin nasıl hâsıl olduğunu bilemiyeceği için bu konuyu askıda bırakıyor. Bilim, oluşumu, geriye doğru ancak kanıtlayabileceği ölçüde fizik süreçler içinde açıklayabiliyor.

Ne gariptir ki Yunan Mitolojisi, tek tanrılı dinlerden farklı olarak, Tanrının evreni değil, “evren”in tanrıları yarattığına inanıyorlardı. Yunan uygarlığı boyunca evrimlere uğrayan ve çeşitli ozanlarca ayrı tadlarda terennüm edilen mitolojik geleneği ve yaradılış inancını, “Iliada” ve “Odiseos” adında iki büyük destanla uzayıp giden maceralar dizisi içinde mitoloji zevkini yeni çağlara ilk veren Homeros’dan sonra, dinsel inanç konusu oldukları hâlde dağınık ve birbirleri ile çelişen efsaneleri uzlaştırarak, derli toplu yazmaya çalışan ama bunu ilerdeki örneklerde göreceğimiz üzere başaramayan Askra’lı Hesiodos’u esas alarak tanıtmaya çalışalım ve bu gelenekden çağımızın kültürel kazanımlarını görelim. Önce, Hesiodos hakkında biraz ek bilgi verelim:

Kendisinin yazdığı konusunda bazı tarihçilerin şüphesi olan “Teogonia”dan başka (Teogonia’nın devamı gib kabûl edilebilecek ama daha çok toprak sevgisi ve çiftçiliği anlatan) “Erga Kai Hemerai – İşler ve Günler” adında eseri olan Hesiodos ayrıca “Aspis Herakleus – Herakles’in Kalkanı” isimli destanın ilk 54 dizesini yazmış. Başka bazı eserler de ona atfedilmiş ama ona ait olmadığı anlaşılmış. Euboia (Eğriboz)’da Khalkis’de bir şiir yarışması birinciliği ile ün kazanmış. Askra’da ölmüş, fakat Tespios’ların Askra’yı tahrip etmesinden sonra mezar kalıntıları Orkhomenos’a taşınmış. Şimdi “Teogonia”dan yola çıkarak “Yaradılış”ı, arada bazı yorumlarımızı katarak, izleyelim:

Tanrılardan önce “kaos” yani sonsuz uçurum, boşluk vardı. Sonra gök ve yer şekillendi; göğü temsil eden Uranos ile yeri temsil eden Gea’nın beraberinde “Eros – Aşk” zuhur etmişti (böyle bir cevher var olmadan evlilik ve doğurganlıkdan söz edilemiyeceği muhakkak). Bu çift’in birlikteliğinden altı adet erkek “titan”, altı kız “titanid”, “tek gözlü kikloplar”, “yüz kollu hekhatonheirler” doğar. Fakat Uranos çocuklarını hiç sevmez; onları Gea’nın derinliklerine gömer. Buna üzülen Gea çocukları ayaklanmaya teşvik eder. “Kronos” hariç, çocuklar buna cesaret edemez. Kronos bağcı bıçağı ile Uranos’un cinsel organını keser ve denize atar. Ölümsüz tohumdan Kıbrıs’ın Baf sahilinde köpüklerden Afrodit doğar. Uranos’un yarasının kanından Erinyalar ve Devler doğar. Babasının güçden düşmesi ile iktidarı ele geçiren ve Yunanca anlamı “zaman” olan Kronos isminin, bu anlam dışında, Helen öncesi çağdan kaldığı da iddia ediliyor. Kronos kız kardeşi Rea ile evlenerek bir çok çocuk sahibi olmuş; fakat babası gibi zalimce davranarak bunların hepsini parçalayıp yemiş. Burada, “zaman”ın her şeyi yok etmesine metaforik gönderme olduğunu kabûl edenler de var. Rea, çocuklarından sadece Zeus’u, Kronos’un kucağına kundağa sarılı bir taş vermek suretiyle kurtarmış. Zeus yetişkin hâle gelince babasını Tartaros’a sürüyor ve kardeşleri (Hestia, Demeter, Hera, Hades ve Poseidon) ondan geri alıyor.

Burada bir not düşmemiz gerekiyor. Bütün Elen destanlarında en büyük tanrı Zeus olarak sunulur; hatta bu ismin tek tanrılı dinlere de “Tanrı” olarak aynen geçtiğini anlattık. Onun gibi bütün tanrılar (insanla karışık başka mahlûkat biçimli bazı ilâhî varlıklar dışında), heykel, friz gibi tasvirlerde antropomorfik (insan şekilli) olarak tanıtılır. Tanrıların, yaradılmasına etmen olmadıkları kosmos’un (evren düzeni) yönetiminde görev aldıkları, bunun içinde iş bölümü yaptıkları anlaşılıyor. Belki Zeus’un varlık sebebi (filozoflar gibi) Yunanlı ozanların da zihnine takılmış, kaos dönemi sonrası kendiliğinden hasıl olan ve yönetici tanrılara vücut veren, görüş alanlarındaki gök ve yer olarak algıladıkları evren ve zaman kavramlarına dönmüşler; burada belki hayal etme yetenekleri veya daha eski başka uygarlıklardan transfer ettikleri inançlar ya da gelenekler yardımcı olmuş; ama, üretmeyi ve yönetmeyi insan işi olarak düşündüklerinden, gene onları da personifie etmekden (kişileştirmekden) kendilerini alamamışlar.

Kosmos’un en yüce yönetim kurulu “12 Olimpuslular” denen Olimpus dağında yerleşmiş şu 12 büyük tanrıdan oluşuyordu: başkanları ZEUS, onun iki erkek kardeşi POSEİDON ve HADES, kız kardeş HESTİA, Zeus’un karısı HERA, oğulları ARES, Zeus’un çocukları ATENA, APOLLO, AFRODİT, HERMES, ARTEMİS ve Hera’nın oğlu (bazı kaynaklar babasını da Zeus kabûl eder) HEFAYSTUS. Zeus’un kız kardeşi (buğdayların anası) Demeter 12 Olimpian arasında yer almıyordu.

Erga Kai Hemerai”da ise, Hesiodos dünyaya gelen insan gruplarının beş evresini anlatır: “Altın çağ” denilen ilk dönemde insan’ı yaratmak tanrıların görevi oluyordu. İlk insan soyu altındandı. Yer ana insanlara meyvelerini bol bol sunuyordu. İhtiyarlamak yoktu; insanlar uykularında ölürlerdi. Zeus onları ölümlülerin koruyucusu meleklere dönüştürdü. Yabancı varlıklarla savaş etmek tek kaygıları idi. Silâhları gibi korunaklı olsun diye evleri de tunçdandı. Ardından “gümüş çağ” ile gelen yeni soy 100 yıl boyunca çocuk olarak kaygıdan uzak kaldı; ancak bunlar gençlik dönemime girdiklerinde, “ölümsüzlere” tapmak için törenler yapmayı reddettiklerinden Zeus onları gömüp ölüler ülkesinin mutlu perileri yapar. Bunun ardından gelen “tunç çağ”ın insanları durmaksızın dövüşen savaşçılardır; birbirlerini tümüyle kırdıkdan sonra bu çağ da sona erer. Bundan sonra gene birbirleri ile amansızca savaşan kahramanların, yarı tanrıların çağı gelir. Kitleler halinde Tebai’de, Troya’da can verirler. Geri kalanlara, Zeus “Mutluluk Adaları”nde yer açar. Bir süre bolluk bereket içinde ömür sürerler; sonra saygı ve vicdan yeryüzünü terk ederek Olimpos’a çıkar. En son “demir çağı”nda acı ve sefalet vardır ama insanlar iyiliğin ve erdemin de ne olduğunu unutmamışlardır. Fakat, Zeus için bu insanlar aşağılık varlıklardır.

Yaradılış sürecini özetle gördükden sonra, bu bahisde geçen sözcük ve kavramların zamanınıza uzantılarını araştıralım. Önce Hesiodos’un şiirsel destanlarının isimlerinden başlayalım:

TEOGONİA : Tanrısal Soyağacı anlamındaki bu sözcüğün etimolojisi: Teos= tanrı, gonia =köken,
orijin demek. “Teos”un çağımızda hangi kavramlarda kullanıldığını gördük (bunlara bir de “Teogamia’nın tanrısal birleşmelerin onuruna yapılan şenlikler demek olduğunu ekleyelim). “Gonia” ise “gignome= olmak” masdarı ile ilgili (genos “Lat. genus”= ırk) Çağımızdaki “gen = soy, üreme hücresi”, “genetik = soybilim” sözcükleri bundan türemiş.

ERGA KAİ HEMERAİ : İşler ve Günler anlamına gelen ibare’den “erga” Yunanca ergon sözcüğünün çoğuludur. Zamanımızda ekonomistlerin çok önerdikleri “ergonomi = çalışmayı verimli kılan düzenleme” denilen teknik de adını bundan alır (ergon = iş, nomos = kural, düzen).

Rumlarla sıkı fıkı olduğumuz çocukluk günlerimizden “kal-emera- iyi günler” selâmını hatırlarız da, XIV. asrın ünlü İtalyan yazarı Boccacio’nun “Dekameron, İtalyanca özgün adı ile Il Decamerone” eserinin isminin anlamını (eserin çevirmeni dahil) bilmezdik. Yunanca deka= on, hemeron = günlük sözcüklerinden oluşturulan bu isim şimdi öykü yazarlığında bir stili ifade ediyor. İtalyada, on gün süre ile evlerden çıkmanın yasak olduğu bir veba salgını sırasında eve kapanan arkadaş ve yakınların vakit geçirmek için sıra ile öykü anlatmaları formundaki eseri bir tarz olarak benimseyenler “dekameron türü” öykü demetleri yazagelmişler. İngiliz Chaucer’ın “Canterbury Tales – Canterbury Hikâyeleri” bu türdendir. Bu tarzın ilk örneği belki de “1001 Gece Masalları”dır.

Adının çağdaş kültüre ne şekillerde geçtiğini daha önce açıkladığımız ve hemen her mitolojik öyküde yer alan Zeus’e, 12 Olimpuslu tanrılar kadrosunun sonunda biraz daha geniş yer vereceğiz ve daha sonra ikincil tanrısal varlıkları açıklamaya geçeceğiz.

Hesiodos’un yazımına katıldığı “ASPİS HERAKLEUS” destanına gelince “aspis” eski Yunancada “kılıç” demektir; zoolojide kılıca benzeyen bazı yılan çeşitlerinin isimlendirilmesinde kullanılmıştır; ör. “aspik” aspis ve basilik (kral) sözcüklerinin birleştirilmesi ile yapılmış (kral kılıcı). Kleopatranın, bu yılanı göğsüne bastırarak intihar ettiği söylenir. Bir de “apsis engereği- vipera aspis” adında engerekden daha zehirli bir yılan var.

KRONOS (Romalılarda Saturnus): “Zaman” anlamı ile pek çok sözcüğün bileşimine girmiştir. Kronoloji-kronografi: tarihî olayların zaman sırası ile incelenmesi, kronorama: tarih sırası ile olaylar çizelgesi; kronometri: zaman ölçümü ile uğraşan mekanik dalı, kronoskop: balistikde merminin top içinde hareket zamanını ölçen aygıt, kronometre ve kronometraj: duyarlı saat ve bununla ölçme işlemi; kronopataloji: yaşanan zamanı şaşırma hastalığı ve kronos ile türetilen daha pek çok sözcük var.

Zamanında “altın çağı” yaşattığına inanılan kronos’un kültü Sicilyada Kartacalılarca da benimsenmiş; onu taptıkları ve adına tepelerden kurbanlar attıkları Baal putu ile özdeştirmişlerdir. Yunanistanda, onuruna “yüz hayvanın kurban edildiği şenlikler” bu adı taşıyan ayın (hekatombaion) 13’ünde kutlanırdı. Yunan paganizminin ilk dönemlerinde buna benzer çok kanlı ritüeller vardı; ama klâsik çağ’a girerken ahlâkî anlayışın rafine edilmesi ve felsefenin devreye girmesi ile insanî yaklaşım egemen olmaya başlayacaktır. Örneğin: ilahî tepeler grubuna dahil olduğuna değindiğimiz Parnassos dağının güney batı yamacında Delfi (Delphoi) kentinde M.Ö. VIII. asırda kurulan (çeşitli afetler sonucu yeni inşaatlarla ayakda tutulan) tapınak ve kehânet ocağı, zamanla kehânetten çok ve siyasî ve ahlâkî öğütler veren bir danışma merkezi olmuş. Tapınağının alınlığındaki “kendini tanı” vecizesi, tapınağa girenlere kendi serbest iradeleri ile kendi kişilik ve kaderlerini belirlemeleri gerektiği öğüdü ile ün kazanmıştır.

GEA : Evrenin dişi ögesini yani arz’ı, yeri, toprağı temsil eden bu tanrıçanın adı zaten Yunancada toprak karşılığı olarak kullanılmaktadır. “Geografia – coğrafya” bildiğimiz üzere “toprağı, arzı tarif etme”, “geometria – gometri “ ise “yer ölçme” bilimidir. “Georgikos”, “g” ile “y” seslerinin karışık telâfuz edildiği Yunancada toprak işleme demektir; diğer batı dillerine çeşitli telâffuzlarla “George” olarak geçen özel isim “Yorgo” aslında çiftçi, toprak işleyen ya da koca demektir.

REA : Adı astronomide Satürn’ün beşinci uydusuna verilen “Rea”nın Uranos ve Gea’nın kızı olduğunu daha önce beirttik. Çocuklarını yiyen kocası Uranos’un elinden sadece Zeus’u annesi Gea’nın yardımı ile Girit’e kaçırmış; orada bir mağarada yaşayan Amaltea adında bir dişi keçinin bakımına emanet etmiş; keçi Zeus’u emzirerek büyütmüş. Bu lejand sanat eserlerinin konusu olmuş. Zoolojide, Antilerde yaşayan bir deniz yumuşakçasına “amaltea” adı verilmişitr.

DİONE : .Afrodit’in Zeus ile Dione’nin kızı olduğunu (Homeros’a atfen) söyledik; oysa, Dione hakkında “yaradılış destanı”nda Uranos ile Gea’nın kızı olduğu bilgisi verilmektedir; bu hesaba göre Zeus, Dionenin öz be öz yeğenidir. Yunan ozanlarının, zaman kavramını göz ardı etmelerinden doğan çelişkilerinin tanrısal aile bağlarını nasıl içinden çıkılmaz hâle getirdiklerini, onları nasıl ensest ilişkilere zorladıklarını görüyorsunuz.

Çeşitli lejandlarda bazen Rea ile, bazen Themis ya da Leto ile özdeşleştirilen Dione’ye Ilyada’da sevecenliği ile yer verilir. Adı, astronomide Satürn’ün dördüncü uydusuna verilmiştir. Zoolojide böcek kapan bitki de adını ondan “Dionaea” olarak almıştır.

HADES – AIDES (Romalılarda PLUTO) : Gök Tanrısı Zeus’un, Deniz Tanrısı Poseidon’un “Yeraltı ve Ölülerin” tanrılığını üstlenmiş kardeşleridir. Eski Ahit’in (Tevrat’ın), M.Ö. 270’de yazılmaya başlanan Yunanca çevirisi “Septuagint’de ölülerin gittiği karanlık bölge “Şeol” karşılığı olarak “Hades” kullanılmıştır.

Fakat Kutsal Kitabın başka dillerine çevirilerinde bunlar yerine “Cehennem” karşılığı sözcükler yer alır. Yeni Ahit’in yani “İncil”in Yunanca metinlerinde ise cehennem’in karşılığı olarak “Hades” sözcüğü yer almıştır. Mitolojide Hades’den daha aşağı katlarda olan ceza alanı “Tartaros” zamanla, “infaz yeri” anlamındaki farkı yitirerek Hades’le eş anlamlı kullanılmaya başlanmış. Yeraltında saklı madenlerin sahibi olarak Pluto ya da Pluton (Zengin ya da servet getiren) adı ile tanınır ve “Zenginlik Tanrısı” da sayılır.

Genelde bu adı kullanan Romalılar; “zenginliği” temsil ettiğinde çoğu kez dillerinde “servet” anlamına gelen “DIS” olarak anarlar. “Zengin” adı bir bereket tanrısı ile karıştırılmasından ya da tüm ölen canlıları etrafında toplamasından ortaya çıkmış olabilir. Olimpos’u ziyaret için yeraltı krallığını terkettiği çok nadirdir; zaten huzurundan keyf alınan bir misafir olmadığı için de onu davet eden olmaz. Hades ya da Aides isminin kökeni belli değil ise de yeryüzünde görünmediğini telmihen “görünmeyen tanrı” karşılığı kullanıldığı için “görünmeyen” anlamına geldiği sanılıyor.

Başına takanı görünmez hâle getiren ve Kiklopların imâl ettiği ünlü tolgası vardır. Dünyanın bittiği ve sonsuz gecenin egemen olduğu “Kara Toprak” denilen yeraltı aleminde çürümüş organik artıklardan pisliklerle dolu karanlık büyük “Akeron”, gizemli iniltilerin duyulduğu “Kokitos”, suları ölmezlik veren “Stiks” ırmaklarını geçen ölüler, bu gezi için kendilerine cenazeleri başında bırakılan iki obolos parayı suratsız kayıkçı “Karon”a öderler. Stiks ırmağından geçtikden sonra Tartaros’un kapısında üç başlı köpek “Kerberos” ile karşılaşılır; bu canavar gerek içeri girmek, gerek dışarı çıkmak isteyenleri parçalayıp, yutar. Yeraltındaki yargılamaları, Asyalılar içim Knossos Hükümdarı Radamantis, Avrupalılar için Ayakos yapar. Çözümlenmesi zor olaylar ise Radamantis’in kardeşi ve Giritin yasa koyucu hükümdarı Minos’a havale edilirdi. Hades acımasız, amansız, dehşet saçan fakat âdil bir tanrıdır; şeytanî ruhlu değildir. Ölülerin Tanrısıdır ama “Ölüm”ün kendisi olan Thanatos (Romalılarda “Orkus”) ile özdeş değildir. Ölülerin yargılanmasına başkanlık eder; onların cezalandırılmalarını denetler ama Erinye’lerin (Furialar) işi olan işkenceleri yönetmez; yeraltı dünyasının yargıçları arasında da sayılmazdı. “Hades” Omeros’un Odise destanında tanrı değil mahâl adı olarak geçer; burayı ölmeden ziyaret eden mitoloji kahramanları Herakles, Orfeos, Psike ve kadın kâhin Sybilla eşliğinde Odiseos ve Eneas olmuş. Mitolojik destanlar ve öykülerin tutarsızlığı karşısında mitologlar yaşam sonrası alem hakkında sağlam bir kanaat edinememişlerdir; ancak, Hesiodos gibi bazı ozanların “Kutsanmışların Adaları” adını verdiği, Cennet karşılığı Kronos’un yönettiği “Elysion Çayırları” ya da “Hesperidlerin Bahçesi” denilen alanlardan söz edilmektedir.

Yeryüzünden getirip, arz derinliğinin ecesi yaparak, yönetimi paylaştığı Kora ya da Persefon (Proserpine) ile evlidir. ( Gönlünü kazanmak için, doğasına uymayan “Klimenos – Parıltılı”, “Öbuleos – İyi Öğüt Veren” ya da “Polidektes – Çok şey kucaklayan” sıfatları verilerek tapınıldığı olmuştu. Bazen de “Zeus” isminin önüne (“Kthonios ya da Katakthonios – Yeraltındaki” gibi) sıfatlar getirilerek anılmış.

Klasik sanatta ender olarak ve çoğunlukla Persefon’a tecavüz ettiği sahne ile yer almıştır. Daha önce de değindiğimiz gibi, eski Yunan dininde tanrılar iyi ve kötü kategorilerine ayrılmazdı; her kişiliğin içinde bir dualite vardı, ama bugün ayrı ayrı “Rahman” ve “Şeytan” modellerine itibar edildiğinden Hades, popüler kültürde Şeytanî bir figür olarak resmediliyor; video oyunlarında düşman ve “Savaş Tanrısı” olarak gösteriliyor. Hades markalı simülasyon teknikli bir dijital grafik tasarım sistemi var.

HESTIA (Romalılarda VESTA) : Zeus’un kız kardeşi. Apollon ve Poseidon kendisine talip olunca hiç evlenmemeye and içmiş; Atena ile Artemis gibi bakire kalmış; Zeus da ona bütün kurbanlara gözetmenlik yapma onuru bağışlamış. Seçkin kişiliği olmadığı için efsanelerde yer almaz. Aile yuvasının simgesi olan “Ocak Tanrıçası”dır. Yeni doğmuş bebek ailesine teslim edilmeden bu ocağın etrafında kucakda gezdirilir. Her yemek faslı ona dua edilerek başlatılır ve bitirilir. “Tamia” lâkabı ile evde yapılan işleri, yiyecek-içecek gibi birikimleri denetimi altında tutar. Her kent’in, onun adına yakılmış olup hiç söndürülmeyen bir kamusal ocağı (prytaneion – ocak tapınağı) vardır. Bu ocak ya belediye binası avlusunda ya da yüksek rütbeli görevlilerin toplantı yaptıkları alanında yakılıyordu. Kent üzerindeki etkisi dolayısıyla Hestia’ya Metropolis (kentin annesi) lâkabı verilmişti. Zamanızdaki “metropol – metropolis” “Ana kent’i, büyük kent’i ifade ediyor. Konukseverlik, işbirliği, iş ve ev dışı yaşam konularında Zeus ve Hermes ile bağlantılı olarak etkinlik gösterirdi. Yeni bir koloni kurulunca, kolonistler yeni kentin ortak ocağını tutuşturmak üzere yurt ocağından kömür getirirlerdi. Hestia daha sonraki Yunan din felsefesinde evrenin ocak tanrıçasına dönüşmüştür; Delphoi’da bulunan ve onun tahtı sayılan omfalos (göbek taşı) dünyanın merkezi sayılırdı. Omeros onu bir tanrıça olarak tanımaz ama ocağın yolda kalmışlara bir sığınak olduğundan söz eder. Romalılar da aynı geleneği sürdürdüler; Roma’daki kamusal ocağın sönmemesi için başında sürekli olarak “Vestal’ler – Vesta Rahibeleri” denilen altı bakire beklerdi.
Tasvirleri harmaniyeli ve başörtülüdür.


ZEUS

Mayıs 29, 2007

olymzeus.jpgtanrıların tanrısı

ZEUS (Romalılarda JUPITER – IUPPITER – IOVIS, Sanskrit kültüründe DYAUS-pitar) :“Deus” ile “Zeus” arasında kesinlikle etimolojik bir bağ vardır. “Zeus”un bu yazının başında verdiğimiz Lâtin ve Sanskrit karşılıkları da bu bağı göstermektedir. Jü-piter ya da Iup-piter (Işık-peder, – Gök-baba) sözcüklerinin ilk hecesi aslında Etrüsk krallarının İtalyaya tanıttığı “diu” da gök tanrısı olup aydınlık anlamına geliyordu. Bence “Theos”, Zevs sözcüğünden türemiş olup,”Zevs’in soyundan” gibi bir anlam taşır. “Tanrı” karşılığı Aramca “Alaha”yı kullanan Hazret-i İsa, Yunanca İncillerde bunun yerini özel bir isim olan “Zeus”un aldığına tanık olabilseydi, bunu küfür sayardı. Bakalım, Elen Ortodoksların ve Katoliklerin, Yüce Yaradan’a lâyık gördükleri ismin ilk sahibi Yunan tanrısı ne karakterde bir varlıkdı?

Encyclopaedia Britannica’daki ilgili maddede, her ne kadar Zeus kültünün , Elenler beraberinde Yunanistana getirildiği yazılı ise de Elen öncesi benzerleri “Gök Tanrı” olarak tüm paganist dinlerde vardır; Mısırlıların “Amon-Ra”sı da bunlardan en eskisidir (hattâ benim aklıma Zeus’un eşi “Hera’nın “Ra”nın dişili olduğu gelmektedir; çünkü Yunanca “eta” harfi (H) aynı zamanda dişil harf-i tarifdir).Germanik kavimlerin inandıkları “Odin”, “Thor” gibi tanrılar dabenzerleridir. Çok geniş alanlardaki benzer kültlerin kökeninin saptanması çok zordur. Yurdumuzdaki ören yerlerini adım adım dolaşmış, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Klasik Diller Bölümünde okutmanlık yapmış George Bean de, bir çok araştırmacı gibi Zeus’un, Avrupalı değil, Küçük Asyalı olduğuna inanmaktadır; Bean’in “Eski Çağda Mendres’in Ötesi” isimli eserine göre, Zeus Anadolunun göneybatısına yerleşmiş Karyalıların, adına çok sayıda tapınak yapılmış, favori tanrısıdır. Kült olarak ortaya çıkışı da, diğer tanrılar gibi Helenistik kültür öncesidir; “Yaradılış”la ilgili olup sonradan Yunanlıların da benimsediği Girit efsanesine dayanır. Bazı Girit kaynaklarına atfen verilen bilgilere göre, Girit Kralı Minos’un egemenliğinde iken İonlar ve Dorlar, bazı iddialara göre de bizzat Minos tarafında Ege kıyılarına kovulan Karyalılar “Zeus” kültüne çok bağlı idiler; daha doğrusu, geldikleri Giritten getirmiş olsalar da, bir Karya tanrısı olarak, Zeus kültü Anadolunun Mendres ötesi topraklarında bereketlendi; nerede ise adım başına bir Zeus tapınağı inşa edildi. Hisarbaşı mevkiinde halen pek az iz bırakmış tapınak, olasılıkla Herodotos’un söz ettiği “Zeus Karios – Karyalı Zeus” tapınağıdır. Strabon ise iki tapınakdan daha söz eder; Labranda’da kurulmuş “Zeus Labraundos” ya da “Zeus Stratios” ve Hekatomnos hanedanından gelen Kayralıların anayurdu kabûl edilen Mylasa’nın (Milas) hemen dışında inşa edilmiş “Zeus Osogos”… Deniz kenarında yaşayan Karyalılar Zeus Osogos’a bir deniz tanrısının özelliklerini vermiş; elinde Poseidon’un üçlü yabası ile yarattıkları bu tanrıya “Zenoposeidon” adı vermişlerdir; bu kült iki ilahî varlığın bileşiminin tipik bir örneğidir. Muğla-Milas karayolunun kenarında şimdiki Eskihisar mevkiindeki Stratonikea’da “Khrysorik” denen Karya Birliği merkezindeki tapınak ise “Zeus Khrysoreos – Khrysaorisli Zeus”a adanmıştır. Karya yerleşimi anlamındaki Khrysaoris, Posanias’ın birkaç köyden oluşan Stratonikea’yı tanımlamak üzere kullanğı bir deyimdi. Gökova (eski Kos, daha sonra Kemre) körfezi kıyısındaki Kedriai’de Rodoslular egemenliğinde iken inşa edimiş “Zeus Atabryos” tapınağı mevcuttu. Daha önceki ismi “Diospolis – Zeus’un kenti” olan Laodikeia’nın (Osmanlı zamanında “Ladik” denilen Denizli) baş tanrısı da Zeusdu. Stratonikeia’ya ait ikinci kutsal alan, Eskihisar’ın 15 km. kadar güneydoğusundaki Panamara’daki “Zeus Panamaros”u; Güllük Limanına yakın Kuren Köyü yanındaki İassos’da “Zeus Lepsynos”u; Karya havalisi dışına taşsa da hemen yakınında Antalya’nın Güllük Dağında Solimliler adındaki kavmin kurduğu Termesos’daki “Zeus Solymeos” tapınağını zikremeden geçmeyelim. Ayrıca, Berline taşınan “Zeus Sunağı”nın Bergamadaki alanını hepimiz görmüşüzdür.

Doğum öyküsünü daha önce verdiğim Zeus evrenin yönetimini kardeşleri Poseidon ve Hadesle paylaşmış; kendisi baş tanrı ve Gökler tanrısı olmuştur; korkunç şimşeği aracılığı ile bulutları toparlar ve yağmur getirir. Bazı söylentilere göre ilk partneri Dione (Dodona) ise de tek meşru eşi Hera olmuştur. Gücü tüm öteki ilahî varlıkların toplam gücünden fazladır. İlyada’da ailesine “benim kudretim her şeyin üstündedir; göğe altın bir ip koyun; bir ucuna tüm tanrı ve tanrıçalar asılsın beni çekemezler; ben bir çekişde onların hepsini darmadağın ederim” der; ama, gene de her şeye kâdir, her şeyi bilen değildir. Gene aynı eserde Poseidon ve Hera onu kolaylıkla kandırırlar. Ona karşı gelmek ve madik atmak olanaksız değildir. Bazen “Kader” gibi gizemli bir gücün onu matettiği söylenir. Hera’nın, alaylı bir biçimde, gücü varsa “Kader”in elinden “ölüm” gibi bir akıbeti almasını ona önerdiğini Omeros nakleder.

Ölümlü, ölümsüz her türden bir kadına kapılacak kadar ayran gönüllüdür, iradesine yenikdir; sadakatsizliğini eşinden gizlemek için her düzene başvurur; buna karşın açık verir, Hera ile devamlı hır gür hâlindedir. Arzuladığı kadını ağına düşürmek için sık sık hayvan kılığına girer. Kuğu kılığında Leda’ya tecavüz eder. Kızkardeşi olup sonra yasal olarak evleneceği Hera’ya bile ilk yaklaşımı tecavüzkârane’dir; guguk kuşu kılığında onu kovalar. Evropa’yı kaçırmak için boğa’ya dönüşür. Bunlar yanında, tanrıçalardan Metis, Temis, Dione, Örinome, Mnomesine, Lero, Demeter; ölümlü kadınlardan Alkhamene, Antiope, Kallistra, Danae, Agina, Elektra, İo, Maia, Niobe, Semele, Leda ve Taygere ile olmak üzere çok sayıdaki aşk öykülerini ayrıca anlatacağız. En görkemli tanrıya böyle zaafların atfedilmesi araştırıcı bilginlerin de merakını çekmiş; değişik topluluklarda inanılan ilahî güçlerin çoğu kez özdeşleştirilip bir kişilikde birleştirilirken ya da bir topluluğun panteon’una (tanrılar grubuna) başka topluluğun tanrı ya da tanrıları transfer edilince farklı karakter yapılarının da o grupda toplanabileceği yolunda bir açıklamaya ulaşılmıştır. Eski bir tanrının eşi, Zeus’a transfer edilince, muzip ozanların imgelemlerinin yaratıcılığı ile de konunun kutsallığını ihlâl eden sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bu bitmez tükenmez aşk serüvenleri zavallı inançlı Yunanlıları çok rahatsız etmiştir; ama işin bu tarafı, daha çok insanî temaları ele alarak mecazlar peşinde olan sanatkârların, ozanların umurunda olmamıştır. Üstelik Ksenefon, Platon gibi Yunan filozofları Olimpos tanrılarını alaya almıştır. M.S.125, Samosata (Samsat – Adıyaman) doğumlu hatip ve yergi yazarı, filozof Lukianos, “Teon Dialogoi – Tanrıların Söyleşileri” isimli eserinde Zeus’a atfedilen yakışıksız gönül ilişkilerini, Yunan etik anlayışı adına çok sert eleştirir; “Kader” karşısında Zeus’un çaresizliği saptamasını yapan Omeros’u doğrular. “Zeus Elenchomenos – Çapraz Sorgulama ile Sıkıştırılan Zeus”da ise, bir Kinik (dünya nimetlerine boşveren, alaycı felsefe yandaşı) Zeusun yüzüne karşı “dünya işlerine müdahale gücünden yoksun bir aciz olduğunu” söyler. “Zeus Trogodos – Zeus Palavraları”nda, bir Stoikle (erdem, görev ve disiplin anlayışını savunan felsefe yandaşı) tartışan bir Epiküryen (arzuların sınırlı tutulması kaydı ile nihaî haz ve mutluluğu savunan) filozofun, “tanrıların kudret sahibi olmak şöyle dursun mevcut dahi olmadıkları”nı söylemesi karşısında Zeus paniğe kapılır. Karya dışında, etkisi hep (Hera, Apollo, Artemis, Atena gibi) yerel ilahî varlıkların gerisinde kaldı. Örneğin, Atinalılar için “Baba – Patroios” Apollo idi; onlar eskiden Peloponez’de yaşamış İonlarla aynı soydan olduklarını iddia ederek, kendilerini Apollo’nun oğlu İon’un torunları kabûl ediyorlardı. Zeus önemsiz bir kişilik taşıdığı bir dönem geçirmiştir. “Mana” adındaki Göğün gücünü taşıdığına inanılan meteor taşlarına “Zeus Kataibates ya da Kappotas – Yere inen ya da atılan Zeus” denilmesi, onun o devirde sınırlı bir işlevi olduğunu gösteriyor. Ancak, zamanla itibarı artarak Gök tanrısı olma yanında geniş bir alandaki “Kral”, “Efendi” gibi “Aile Babalığı – Patroios” ile biri fizik biri moral olmak üzere çifte bir değer taşımaya başlamış; bu ikinci değeri tüm Yunan klanları, toplulukları içinde paylaşılmıştır. En küçükden en büyüğüne Yunan topluluk birimlerinin örgütlendirilmesi onun koordinatörlüğü ile ilgilendirilir; böylece eşi Hera ile birlikde “Teleios ve Teleia – Tamamlayıcı” sıfatı alır. “Patroios”un, çok eski bir klanlar federasyonunun gerçek kralı’nın sıfatından geldiğini ileri sürenler de var. Zeus “Patroios” sıfatı ile akrabalık haklarının muhafazasını üstlenmiştir; bu bağlamda başka sıfatları da var: “Zeus Klarios – mülkün, toprağın Zeus’u”, “Z. Horios – sınırın Z.u”, “Z.Herkeios-Evlerin Koruyucsu Z.”, “Z.Ksenios – Konuksever Z.”, Boiotia’da “Z. Trophondos – Besleyici Z.” Gibi epitetleri vardır. “Z. Polieus – Kent devletin Z.u”. Olimpia dahil, çok sayıda kent’in de patronudur. “Z. Agoraios – Agora, Kent meydanı Z.u” tacirlerin işlerini dürüstlükke yapıp yapmadıklarını gözetir. “Z. Plousion zenginlik getiren Z.” de kentlilerin gönencini sağlamaktadır. Zeus en geniş yetki ile “Panhellenios – Tüm Elenlerin Tanrısı”dır. Bir çok yörede de “Bulaios – Danışma Kurulunun Başkanı”dır. Ciddî kararların ve sözleşmelerin gerçekleştirilmesi konusunda verdiği yeminin gücünü ifade etmek üzere “Horkios” sıfatı alır. Çok eski klan geleneklerini muhafaza eden bazı kültlerde, daha düşük bir rütbe ile, klan içinde meşru olarak doğmuş tüm çocukların ortak bakımını temsil eden “Phratria – Biraderliği” temsil eder.

Sanatta eski dönemlerde bazı sembolik objeleri Zeus’un kültü ile ilişkilendirmişlerdir. Figür olarak en eski tasviri İ.Ö. 600’lere ait olup, şu anda Berlin Devlet Müzesinde bulunan, çıplak, sakallı, yıldırım fırlatırken görüntülenen heykelidir. İ.Ö.500’den itibaren tüm kuşandığı zırhı ile betimlenmeye başladı. Dünyanın yedi harikasından biri olan 12 m.ye yakın boydaki heykeli, Faydias Usta tarafından, Batı Yunanistandaki Olimpia kentindeki Zeus tapınağı için İ.ö.430’da yapılmış. Posanias’ın naklettiğine göre: abanoz, fildişi, altın vb. değerli taşlarla süslü heykel sedir ağacından bir tahta oturmuş, başında zafer simgesi defne dalından bir taç, bir elinde asa, diğerinde kartal olarak betimleniyordu.Tapınağın İ.S.426’da yıkılması üzerine heykelin İstanbula taşındığı söylenmişse de, şimdi tamamen kayıptır; hiç bir replikası da zamanımıza kalmamışdır.

Dijital dönem olan çağımızda, “veri kabûl eden” bir detektöre ve “Trafik Yönetiminde” kullandırılan hızlandırıcı bir sisteme “Zeus” markası verilmiştir.

Zeus bahsini kaparken, ölüm halindeki Katoliklere, papazların okuttuğu Lâtince “Confiteor” duasına değinmeden geçemiyeceğim: “Confiteor Dei omnipotenti e Mariae semper virgini”… Vatikan’ın tepesinden bakıldığında, Roma kentinin ortasındaki Colosseum’da, bir zamanlar Hıristiyanların vahşi hayvanlara parçalattırılışını zevkle seyreden Romalıların dilindeki bu duanın çevirisi: “Deus’un her şeye kadir olduğunu ve Meryem’in her daim bakire kaldığını ikrar ederim”dir. Hadi, “Deus”un “Zeus” olup olmadığına karışmıyayım ama, Tanrı aşkına, iki milennium önce yaşamış, ölmüş gitmiş bir hatun’un iffetine şahâdet etmek benim haddim mi? Neden bunu kabûl etmezsen Cennete gitmekden yoksun kalıyorum? İşte size, putperestliğin dik âlâsı…


IPoseidon

Mayıs 29, 2007

olymposeidon.jpgdenizlerin tanrısı

POSEİDON (Romalılarda Neptün) : Zeus’un kardeşi olup hiyerarşide hemen ondan sonra gelen bu denizler ve sular yöneticisine Ege’nin her iki yanındaki (Atina ve İonia) denizciler de itibar ederdi. Okyanus adındaki titan’ın torunu nereid (ırmak perisi) Amfitrid ile evliydi. Çoğu yaşamı deniz altındaki görkemli sarayında idi; Olimpos’da pek görünmezdi. Altın arabasına kurulup sular üzerinde geziye çıktığı zaman, dalgaların şahlanışı sukûnete dönüşür, dümdüz bir satıhda süzülen tekerlekleri dinginlik izlerdi. Özellikle, aşık olduğu bir su perisinin adını alan Amimome yöresinde, Argolid’de olmak üzere bazı yerlerde tatlı su pınarlarının Tanrısı olarak bilinirdi. Denizlerin Ağası olmakla birlikde Pelopenez’e ilk kez atı tanıttığına da inanılırdı ve Yunanistanda kendisine ilk tapınılan merkezler, Teselya, Boyotia ve özellikle Demeter’e eşlik ettiği Arkadya gibi deniz kıyısı olmayan yerlerdi. Demeterle birlikteliğinden doğan Arion da at biçimindedir. Değişik söylentilerin yanında, kanatlı at Pegasus’un da onun Medusa’dan çocoğu olduğuna inananlar var. Ona özellikle Kolonos’da “hippios- atlı” lâkabı veriliyordu. Dor istilâsından sonra Küçük Asyaya yerleşen İyonlar da onun kültünü “Atların Efendisi” kimliği ile beraberlerinde getirmişlerdi. Poseidon’un, Mikale burnundaki, tapınağı İyonya kabilelerinin, Delos’dan sonra ikinci Panionia (İon Birliği) etkinliklerine sahne olurdu. Buradaki toplu festivallerde ona boğa kurban edilmesi Minoen Girit kökenli olduğu olasılığını da akla getiriyor; Onun onuruna Efes’de yapılan âyinlere katılanlara “toroy- boğalar” denirdi. Aynı zamanda Teselyada “Arzı Sarsan-Enosigeyos”, “Toprağı Sarsan-Enosikton”, “Arzı Tutan-Geyokos” gibi lâkaplar almış Pelaj ya da Egeli “Depremler tanrısı” olarak görülüyordu. Oysa, filologlara göre; Poseidon’un adı (Lâtince karşılığı “sahiplenmek” olan “possidere”den) “Arzın, her şeyin kocası, sahibi” anlamına geliyordu. Hellas dilinde bu sözcük bulunmamaktadır; Troya bozgunu yüzünden İtalyaya göç eden Anadoluların, İyonyalıların ya da alfabe ve dilleri bir ölçüde Yunanî ise de farklı kültürleri olan Etrüsklerin Lâtinceye kazandırmış olabileceği “possidere” fiilinin, Poseidon’un aslının da bu kültürlerden gelme olduğunu gösterdiğini kabûl etmek gerek. Hattâ, Gilbert Murray, onun, atı getirdiği yer olan Libya ile çok sıkı ilişkisi olduğunu ileri sürüyor. Burada açacağım bir parantezin, Sular Tanrısının tanıtıldığı bu satırlarda yersiz olmayacağını düşünüyorum; o da şu; Bodrumdaki yaz anılarını gazetemizde etkili kalemiyle nakleden Yılmaz Ergüvenç, koylara oranın yerel dilinde “bük” dendiğini yazmıştı. Benim de bir zamanların İyonya merkezi olan İzmirdeki uzun ikametim sırasında sık sık ziyaret ettiğim Bodrumda “bük” adının Rumcadan geldiğini duymuştum; ama böyle bir sözcük Elenika’da (Hellas Yunancası) yok; Yunanca kolpos (körfez), parameros, apanemos ve “koy” için de “kolpiskos” (körfezcik) gibi sözcükler var; ama, Lâtince ve İtalyanca “baia”, İspanyolca “bahia”, Fransızca “baie”, İngilizce “bay”, Almanca “bucht – bukt okunur)” sözcüklerinin kökeninin “bük” olduğuna eminim; açıklaması yukarda. Yunan adı “İyonya”nın Arapça bozması; acaba neden Yunanlıların, başkalarının da kullanması için duyarlık gösterdikleri “Ellas” ve “Elen” sözcüklerini kullanmamakda ısrar ediyoruz; Anadoludaki İyonyanın manevî mirasını onlara bağışlar gibi bir tavrımız var?

Olimposdaki rütbe sırasının ikincilik olmasına karşın, Poseidon’un prestijinin sık sık zedelenmesi, ozanlar için konvansiyonel bir tema olmuştu, adeta. Atinada Attika’nın egemenliği için yaptığı mücadelede Atenaya, Naksosda Dionysos’a, Eginada Zeus’a, Argos’da Hera’ya, Akrokorint’de (Yukarı Korintos’da) Helios’a mağlup olmuştu. Trozen’de bir tapınağın kültüne Atena ile eşit paylarla iştirak etmişti. Troyada bile yenilmiş ve kendi elleri ile inşa ettiği kale surlarından aşağı atılmıştı. İonia krallarının atası Neleus’un babası idi. Ama Attika ile de yakın ilişkileri vardı. Bu yörenin sahipliği için Atena ile yaptığı mücadele yanında, Atinanın baş kahramanı Teseusun babası olarak da gösterilir. Bazen, Egeus ve Erekteus gibi Attik kahramanları ile karıştırılır. Atinalı şövalyelerin özel patronudur. Pelias ve Neleus’un babası olduğu için, bunların annesi Tyro dolayısiyle Teselya ve Messenia krallık ailelerinin de tanrısal babaları sayılırdı; öteki çocukları Orion, Antayos ve Polifemos yabanıl yaratıklardı. Korintos kıstağı yakınında iki yılda bir düzenlenen İstmia Oyunları Poseidon adına yapılan en önemli ritüeldi.

“Trident – üç dişli” denilen uzun mızrağı ile yeri alt üst ettiği kabûl edilen bu tanrının sanattaki tasviri de bu mızrak ile diğer simgeleri yunus ve orkinos ile birlikde görüntülenir. Şimdi Londrada British Museum’da sergilenmekde olan Partenon’un batı alınlığında Atena ile mücedelesinin betimlendiği bir kabartma vardır. Poseidon yontucuları onun yüzünü Zeus’a benzetmekle beraber ona sünepe bir ifade verirler.

Adının zamanımızda kullanıldığı yerlere gelince: Yunanlılar, deniz araştırmaları, oşinografi, hava ve rüzgâr tahmini için kurdukları bir sisteme onun adını vermişlerdir. Gene onun adını taşıyan bilgisayar sistemleri ve İngiliz denize dalma örgütlenmesi, macera fotograflarının sergilendiği foto galerisi, ABD’de 1971’de nükleer denizaltılarda kullanılmak üzere, 4200 km. Menzilli, 42 kt. gücünde imâl edilmişken 1980’de çok daha geliştirilen güdümlü mermiler; deniz macerası filmleri sayılabilir.


Mayıs 29, 2007

 

PAN (Romalılarda karşılığı “FAUNUS”) : Tanrı Hermes’in Penelope isimli kadından olan oğlu (bu kadının Odiseos aynı adı taşıyan karısı olduğunu söyleyenler de var). Arkadya’da küçükbaş hayvanların, çobanların tanrısı olan, keçi ayaklı ve boynuzlu olarak tasvir edilen Pan, tanrıların antropomorfik olmayıp hayvan suretli düşünüldüğü ilk zamanlarda tümüyle keçi görünümündeydi; sonradan yarı insan oldu. Adının kökeni, Dor dilindeki “Paon = çoban, otlakda sürü otlatan” imiş; Yunanca “Pan” “tüm” demek olduğu için aşağıda göreceğimiz üzere bu sözcük ile karıştırıldığı zamanlar olmuş; bu anlamı ile ,sufîler onu her şeye kadir bir tanrı mertebesine yükseltmişler. Son derece azgın bir teke idi; kırsal alanlar perileri nympha’ları gördüğünde onlara sahip olmak için üzerlerine şiddetle saldırırdı; kızcağızlar korku içinde orman içlerine dağılırlardı; tüm canlıların siesta’ya (öğleleri teravet uykusu) daldığı ağır sıcak yaz günleri birden azarak çığlıklar koparır; herkes dehşete düşerdi (“panik” sözcüğü bu mit’den kaynaklanır). Pers saldırısına uğrayan Atinalılar, koşucu Fidippes’i Sparta’dan yardım almak üzere yola çıkardıklarında bu sporcu Panla karşılaşır; onun yardım istemek üzere Spartaya gittiğini öğrenen Pan “onurunuz yık mu? Kendi gücünüz yoksa neden önce bana başvurmuyorsunuz” der ve Persleri de çığlıklarla korkutup kaçırarak Marathon zaferini kazandırdığı için Atinalılar onun onuruna Akropolis eteğinde tapınak yaparlar

Biografi ve tarih yazarlığını ilkel formlardan çıkararak Rönesans yazarlarını etkileyen, hümanizmaya yol açan, deneme yazıları ile Montaigne’i esin veren Keroneya’lı Plutarkos, İmparator Tiberius’la ilgili biografisinde, “bu imparator devrinde (İ.S. 14-37) Korfu güneyinde seyretmekde olan bir gemi, Paksos adası açıklarında iken “Thamus” tabir edilen gemi dümencisi, kendi ünvanı ile üç kez seslenen bir çığlığın ada yönünden “Ulu Pan öldü!” haberini verdiğini; adaya yaklaşıldığında bu kez karadan gelen yoğun inilti ve feryatlardan yas tutulduğunun anlaşıldığını” anlatır. Bu anekdot paganizm’in sonunun geldiğini açıklayan çok zarif bir sembolizm’dir. Fakat, S.Reinach, araştırmaları sonucu, bu anekdota farklı anlam vermiş ve içinde gerçeklerin olabileceğini düşünerek, başka bazı klâsik tarihçilerin de kabûl edecekleri biçimde düzeltmeye çalışmış. Ona göre, gemi dümencisinin kendi ünvanı zannettiği hitabın “Tammuz”; verilen mesajın da; gerçekde “Tammuz, Tammuz, Tammuz, “en büyük varlık” öldü” olması gerekmektedir (“Pan” sözcüğü burada “en büyük varlığı, her şey”i ifade ediyor. (Dumuzi, Damu-zid, Sipad ve daha başka karşılıkları olan) Tammuz, Sumer’den Babile zengin Mezopotamya mitolojisinden Yunan geleneğine Adonis’le özdeşleştirilerek aktarılan, yaşam’ın döngüsel karakterini simgeleyen bir tanrıdır (ölüm-yeniden dirilme, Doğa’nın baharda yeşillenip canlanması- sonbaharda bitkisel hayatiyetin tekrar zeval bulması gibi). Gemi, her halde, Tammuz-Adonis ritüelinin yapıldığı bir yaz sonu Paksos adası yakınlarından tesadüfen geçiyormuş. Bizim takvimimizdeki “Temmuz” ayının kökeni de bu olsa gerek.

Yunan mitolojisinde, genelde farklı kimlikde kabûl edilmekle birlikde Pan’a benzer özellikleri olan, belki de aynı kökenden gelen yaratıklar vardır; bunlardan ikisi, şarap ve zevk tanrısı Dionizos’un (Lâtince ismi “Bacchus”) maiyetindeki “satir”ler ve “silenus”lar çoğunlukla birlikde anılırlar ve bunların da Lâtince isimleri (gene “Pan”ın karşılığı olan) “Faunus”dur. Romalılar, kendi Faun’ları (Panlar) ile Yunanlı “satir”ler arasında ilişkili kurmuşlar; “Orgia” denilen ve Dionizos’u anlatırken daha ayrıntılı açıklayacağımız Dionizos ritüellerine (Lâtince “Bacchanal”), bu tanrının azgın dişi kulları Maenadlarla* birlikde katılan, yabanıl, kendilerini toplu seks ve işret alemlerine kaptıran ayyaşlar olarak görülen Satiros ve Silenoslar Homer destanlarında görünmez; ama, eski dönemde sanatta ve başka yazılarda yer alıyor. Bu mahlûkat sanatta, at kuyruk ve kulaklı, kaba, hırbo görünüşlü ve sürekli ereksiyon halindeki ve olaganüstü irilikdeki fallusları (erkeklik organları) ile tasvir edilirler (bugün psikiatride’de erkeklerin aşırı şehvet düşkünlüğüne “satyriasis” adı da veriliyor; “hiperseksüalite”nin kadınlar için karşılığı ise “nymphomania”… Acaba neden “maenadamania” karşılığı kullanılmamış da, azgın mahlûkat karşısında hep mağdur olan güzelim nympha’lara haksızlık edilmiş?). Yunanca “orgion = kutsal davranış yani ibadet”den gelen ve bugün de “kalabalık bir grubun birlikde seks yaptığı alemleri” tanımlayan “orgia – orji”, bir sözcüğün, anlamının saptırılarak, evrimleşmesine tipik bir örnek… Satir, bugün de, tanımadıklarını, özellikle küçük kızları taciz eden, teşhircilik yapan serserileri nitelemek için kullanılıyor. Bir tür kelebek ile (her halde erkeklik uzvuna benzerliğinden olacak) yenebilecek bir mantar da homonim (aynı sözcüğün farklı anlamlarda ve kavramlar kulanılması) olarak “Satir” adını almışlar. Satiros ve Silenos olarak iki ayrı isim için iki açıklama getirilmeye çalışılmış; biri, aynı kişiliğe Doğu Yunan esatirinde “silenus”; Ellas anayurdunda ise “satir” ismi verildiği yolundaki açıklamadır; öteki: silenlerin yarı at, satirlerin yarı keçi olduklarını savlayan görüştür. Ancak, her iki kuram da, değişik yazı metinlerinde ve sanat yapıtlarındaki betimlemelerdeki uyumsuzluğa göre tam doğrulanamıyor. Keçi ayak ve kuyruklu “Satir” tipi’nin İ.Ö.V. asır ortalarında “Pan” etkisi ile ortaya çıktığını ileri sürenler var (ikisinin de Lâtin karşılığının “Faunus” olduğuna değindik). Aynı dönemde, “Silenus” tipinin Dionizos’un, aynı isimdeki manevî babasından (ya da lalası) yaratıldığını, onun için genç satirler tarafından silenusların içi geçmiş yaşlı satiroslar gibi görüldüğünü iddia edenler olmuş; Dionizos kült’üne zaman içinde farklı tipler olarak dahil oldukları sanılıyor. Atinadaki Dionizos festivalinde sahnelenen üç trajediyi bir “satir oyunu” izlerdi. Yunan dramasının kökeni olan Dionizos şenlikleri içinde sahnelenen oyun örneklerinden Öripides’in “Kiklops”unda görüldüğü gibi; koro üyeleri satirleri temsil eder biçimde giyinirlerdi. Bu oyun kahramanlık destanlarının parodisi idi (hamaset, hiç dinmeyen vefa ve bağlılık duyguları, ölümsüz aşk vb. gibi değerleri dile getiren iddialı eserlerin, bunları gırgıra alma amacıyla yazılmış versiyonuna “parodi” denir. Antik Yunanda kolaylıkla yazılan ve sahnelenen parodi türü, Orta Çağ boyunca Provensal edebiyatın kahramanlık destanlarının, Cervantes’in “Don Quixote – Don Kehote” romanında alaya alınmasına kadar ortaya çıkamamıştır). Satirler korosu da, korkak, ten zevkine düşkün, sefîh, yanlarında sürekli şarap kabı taşıyan ayyaşları temsil ederdi. Sadece Silenus (o da kafayı çekmekle birlikde) yurdunu sever, hamasî vurgulamalar yapardı. Böyle bir komik figür olduğundan dolayı “satyr” hiciv, taşlama, yerginin de bir simgesi olmuştur. Bu tür yazın ürünlerine “satyrique” eserler denirdi. Neron’un zevk danışmanı Gaius Petronius’un (danışmanlığı nedeni ile “arbiter” lâkabı ile anılır) “Satyricon – Hicviye – Yergi” adında bir eseri vardır. Sanatta, genellikle, Pan satirler ve silenlerin, kırsal konular dışında, edebiyatta önemli yerleri yoktur ama antik sanatta (resim ve heykelde) çok işlenmişlerdir; bunlar özellikle nimfaları ya da Maenadları kovalarken betimlenir (Metropolitan Museum of Art ve British Museum üç boyalı Yunan vazoları, Phliladelphia Üniversite Müzesi kolleksiyonlarında vazolar, Pompei’de Satir ve Maenad’ın birlikde görüldüğü bir duvar resmi.) Satir, büyük İspanyol usta Francisco Goya’ya da (Madrid, Museo Lazaro Galdiano’daki) “Büyücülerin Dinlenme Günü” tablosunu yapma ilhamını vermiş. Peter Paul Rubens’in, Auguste Léveque’in Bacchanalia’yı betimleyen yağlı boya tabloları ve gene Léveque’in “Danseden Satiros” , Bernininin restore ettiği ve Münih Heykel Sanatları Müzesinde sergilenen “Uyuyan Satiros” heykeli baş yapıtlardır. Mitolojik yapıtları ile ünlü Floransalı Rönesans ressamı Piero di Cosimo’nun, çeşitli müzelerde sergilenen bir dizi “bacchanal” tablosu vardır; bunlardan “Av sahnesi” isimli eser her sanat tarihi kitabında yer alır. Satiros figürü, büyük yontu ustası Praksiteles’in elinde, hayvanî özellikleri hiç görülmeyecek ölçüde en aza indirilerek yakışıklı bir genç haline getirilmiş (Roma, Capitol Müzesinde “Anapauomenos – dinlenme halindeki Satiros”). Tek başına Satir ise genellikle sırtında (Dionizos’un alâmeti olan) panter postu ve elinde “tirsus”** ile gösterilmektedir. Pan ise kültür ve zerafetin simgesi Apollonun bir karşıtıdır; İ.Ö.300’den kalma olup Berlin Staatmuseen’de sergilenen pişmiş toprakdan heykelciği en tipik tasviridir.

Dionizos’un, Hint seferi dönüşü Anadoluda rastladığı Afroditle sevişmesinden olan oğlu Priapos da bu türden bir tanrıdır. Afroditi kıskanan ve Anadolu insanlarından nefret eden Attik tanrıçası Hera bu çocuğu büyü ile ucube haline koydu; oğlunun çirkinliğinden utanan Afrodit onu Lampsakos sitesine (Lâpseki’ye) gönderip uzaklaştırdı. Priapos, orada Dionizos ile tanışmış coşkulu izleyicileri arasına katılmıştır. Devamlı ereksiyon halindeki organı nedeniyle bereketi temsil eder; ekinlerin, meyvelerin bolluğu tanrısı ve bağların bahçelerin koruyucusudur. Fallos’u buralarda korkuluk olarak kullanılırdı. Çağdaş tıp’da, erkeklik uzvunun zevk duyulmadan devamlı dik durması illetine “priapizm” deniyor.

Bütün bu tiplerde ortak noktanın dinmeyen cinsel iştah olması bakımından hepsi “döl bereketini temsil eden ilâhî gücü” temsil etmiştir.

Dönelim Pan’a; “Orpheus” öyküsünde müzisyenliği ile rol alacağı için bu yanından söz edelim. Gene Ovidius’un naklettiği bir öyküye göre, Pan kırlarda dolaşırken “Syrinx” adında bir nimfaya gerçekden aşık olur ve peşine düşer; büyük korku içinde kaçan kız tam yakalamak üzere iken kardeşleri nimfalar tarafında bir küme kamış haline getirilir. Sevgilisine kavuşmak azminde olan Pan “gene de benim olacaksın.” diyerek bu kamışlardan yanyana birleştirilmiş flütlerden (bugün de “Syrinx” adını taşıyan) bir tür armonika icad etmiş ve perinin flütlerden çıkan sesi ile hasretini gidermeye çalışmış. Virtüözü olduğu bu enstrümanla girdiği müzik yarışmalarına çeşitli öykülerde rastlayacağız.

* Maenadlar (Maenades) : Thyades, Klodones, Mimallones ve Lâtince: Bacchae, Lenae gibi başka isimler de alırlar.
** Tirsus : Dionizos’a tapanların, dansederken başlarına koydukları sarmaşıklı değnek; salkım biçiminde çiçek.

olympan.jpgtabiat tanrısı


lHermes

Mayıs 29, 2007

olymhermes.jpghabercilerin ve hırsızların tanrısı

HERMES (Romalılarda Mercurius): Pelajların (Pelegler – Pelasgoi) işgâl ettiği Peloponnes’in merkezî dağlık bölgesindeki Arkadia’nın (Ayılar Ülkesi) Hermes kült’ünün ilk merkezi olduğu sanılıyor; oradaki ilk inanca göre Hermes sürüleri koruyan çoban tanrısı idi; oradaki Sillen Dağı onun doğum yeri olarak ünlenmişti; özellikle o bölgede ona “bereket tanrısı” olarak tapılır; bu nedenle (sanat zevkinin incelip, tanrı heykellerinin antropomorfik yani insan biçimli yapılmasından önce) Sillen’deki amblemi sadece bir “fallus”dan (erkek cinsel organı) ibaretti. Posanias zamanında bu amblemin bulunduğu Ellis’deki Sillen mevkii müminlerin çok gönül bağladıkları bir ziyaretgâh olmuştur.

Daha sonra ise, Hermes’in “itafallik” yani abartılı bir biçimde iri olarak işlenmiş cinsel organı olan heykelleri yapılmıştır. Adının, Yunanca “sınırların ya da arazide belli bir merhalenin saptanması için kullanılan taş yığınlar” anlamında “herma” sözcüğünden türetildiği sanılıyor; bu nedenle de Atinadaki ilk sembolleri de “herma” denen stilize taş fetişlerdir. Kendisine atfedilen çok çeşitli işlevler içinde en fazla bilinen geçmişindeki Yer ve Cehennem tanrılarının (Zeus, Hades, Demeter, Persefon, Hekate, Erinyeler) arasındaki yeri, yani bir bereket ve ölüler tanrısı olduğu idi. Daha sonra tanıtacağımız Kabirlerden “Kadmilos ya da Kasmilos” ile özdeşleştirilir. Olimpuslular arasına girdikden sonra ozanlar onu Zeus’un ve Atlas kızı Maya’nın oğlu kabûl ettiler. Zeus’a iletişim konusunda hizmet ediyordu. İlk dönemlerde sakallı olarak gösterilen figürünün ayaklarında kanatlı sandaletler vardı; keza tac biçimindeki başlığında ve kerikeyon (Romalılarda “kaduseus”) denilen sihirli asasında da kanatlar taşıyordu; hareketleri süratli ve zarifdi .

Tanrılarından en kurnazı, hilebazı ve kariyeri henüz bir günlükken başlayan bir Hırsızlar Şahı idi. Hesiodos’un bir şiirine göre gün ağarken doğmuş, aynı günün batımından önce Apollo’nun sürü’sünü gizlice götürmüş. Zeus onu azarlayarak sürüyü sahibine iade ettirmiş; Hermesin, ayrıca, kaplumbağa kabuğundan yeni yaptığı lir’i (ya da kitara’yı) armağan etmesi karşısında Apollo onu affetmiş. Bu ilk gün öyküsü ile, Hermes’in Roma ve Delos’da bulunan Tüccar birliklerinin ve Piyasanın koruyucusu olması arasında her hâlde bir bağ olması gerek.

Her ne kadar böyle bir mizaca aykırı düşüyorsa da ölülere, ağır başlı bir törenle gidecekleri yere kadar kılavuzluk etmesi, yol kavşaklarındaki hortlakları kaçırarak yoldan geçen tellâlları, yolcuları, tacirleri koruması da görevleri arasında idi. Zaten, ister dürüst ister hileli yoldan olsun, koruduğu iş adamlarını desteklemesi onun bereket tanrısı olmasının gereği sayılmış. Edebiyatta da inançda da Hermes, sürekli olarak sürülerin koruyucusu olagelmiş; Tanagra ve başka bazı yerlerde ünvanı “şahmerdan – koçbaşı taşıyıcısı”dır. Bir kırsal alan tanrısı olarak bitkiler dünyasına hükmeden tanrılarla, özellikle (daha sonra tanıtacağımız) Pan ve nimfalarla yakın ilişkidedir. Bu kırsal ve bereket saçan karakteri ile “Ilyada”da Homer ona “cömert”, “her yerde yardıma hazır”, “iyi şeyler bağışlayan” gibi ünvanlar yakıştırmıştır. Odiseusda ise “tanrılararası haberciliği” ve “ölüleri Hades’e götürmedeki rehberliği” öne çıkar. Daha sonraki dönemlerde de, sanat ve mitolojide, sıklıkla haberciliği, postacılığı temsil edecektir; bu bakımdan öteki tanrılardan farklı konumda ve popüler olduğundan destanlarda ve münferit mitolojik öyküerde karşımıza daha sıkça çıkar. Ölülere yaptığı rehberlik bakımından doğal olarak (içlerinde Hades, Persefon ve Erinyelerin bulunduğu ölüler diyarının tanrıları ve ruhları ailesinden) chtonian bir tanrı sayılır. Atinada onun için bu yönü ile ilgili bir festival yapılırdı. Trajedi yazarı Eskleos, Hermesi, Yeryüzü ve Yer altı dünyasının ruhları arasında iletişimci olarak betimler. Bundan yola çıkılarak Hermes “rüyaların tanrısı” kabûl edilmiş; “rüyaların yöneticisi” diye de anılmış: Yunanlılar, uyumadan önce içtikleri içkinin son kadehini ona adayarak yere dökerlermiş. Ruhların güdücüsü olarak bazen terazi ile birlikde betimlenir.

Yukarda anlatığımız hırsızlık olayından sonra Apollo ile kafadar olmuş; onun gibi müziğe gönül vermiş; icadettiği kitarayı Apollo’ya armağan etmiş; müziğin patronu olmuş. Atina ve Sparta stadyumlarında yapılan sporları öğreten de o imiş; Apollo ve Herakles ile birlikde sportif oyunlara nezaret edermiş; stadyum ve jimnazyumlarda heykelleri yer alırmış. Gene Apollo’nun olduğu gibi peygamberlere özgü “hitabet – güzel konuşma” ustası imiş ve “hitabet – büyücülük – kehanet” tanrısı” sayılıyormuş. Onun kehânet merkezi Akaya’da “Faray”da idi.

Heykellerde, vazolarda, zamana göre farklı görüntüler vermiş; son dönemlerde sırtında koç bulunan (krioforos) atlet yapılı, sakalsız bir genç olarak tasvir edilmiş; onu betimleyen en ünlü heykeller Praksiteles’in Olimpia Hermes’i ve Lizippos’un Napoli müzesinde sergilenmekde olan Herkulanum bronzudur.

Hermafrodit (Hermafroditos) sözcüğü “biseksüel – çifte cinsiyetli” anlamında zamanmıza da gelmiştir. Hermes’de kişiliğini bulan Afroditos’u ifade ettiği söyleniyor. Ovidius, Martialis, Lukianos’un naklettiği mitlere göre Hermafroditos, Hermes ve Afrodit’in çocuğudur. Bu mit’i ayrıca anlatacağız. Hem erkek, hem dişi kavramı aslında Doğu’ya, Asya’ya dayanıyor; Kıbrıs yolu ile Yunan mitolojik geleneğine geçtiği anlaşılıyor.

Yunanlıların “Tot” biçiminde telâffuz ettikleri ve Mısırlıların eşyayı, bütün sanatları ve bilimleri yarattığına, yazıyı icad ettiğine inandıkları yargıç ve büyücü Ay tanrısı “Cehuti”yi Yunanlılar Hermes ile bir tutmuşlar; hattâ, geleneğe göre, okkültizm (büyücülük), astroloji ve simya ile ilgili yazılar yazmış çok eski bir Mısır kralı sanmışlar ve HERMES TRİMEGİSTOS (üç defa büyük Hermes) diye nitelemişler; onu simyacılığın babası kabûl etmişler. Onun yazdığına inanılan gizlicilik, teoloji ve felsefe metinlerine HERMETİKA denir. HERMETİZM (kimyanın ilkel şekli olan) simya öğretisi olup madenlerin birbirine dönüşümünü ve hekimliği konu edinmiştir. Zamanımızda Hermetizm gizlicilik ve büyücülük anlamını almıştır.

XX. Yüzyıl başında İtalyada ortaya çıkan modernist bir şiir akımına HERMETİZM (İtalyanca Ermetismo) adı verilmiştir. Kaynağını özellikle simgeci Fransızların başını çektiği 19. yüzyıl şiirinden alan bu akım 1916’da Ungaretti’nin “Il porto sepolto – Batık liman” şiir kitabı ile başlamışsa da, Francesco Flora 1936’da yayınladığı “La poesia ermetica – Hermetik şiir” isimli denemesinde, bu akıma belirsiz ve anlaşılması güç, bir anlamda büyülü simgeciliğinden ötürü “Hermes Trismegistos” adını vermiştir; bu niteleme de kestirmeden “Hermetizm”e dönüşmüştür.

Hermes’in, tanrıların birbirleri ve insanlarla arasında aracılık yapması ve kehânetteki ustalığı önce Aristoteles’e ilham vermiş, bu büyük filozof ünlü eseri “Organon”un ikinci kitabı “Peri hermenias”da anlamlara dayanarak önermeler aracılığı ile çıkarsamalar yapma formlarını geliştirmiş; böylece çağdaş felsefede, gerçeği ararken ve kuram tesis ederken kullanlacak yorum ve açıklamanın metodolojik yani yöntemsel ilkelerini inceleyen sistemin doğmasına yol açmıştır. Türkçeye YORUMBİLİM diye aldığımız bu yöntem tekniğinin orijinal adı HERMENETİKE’dir. Yunanca “hermenein” yorumlamak demektir; yani Hermes’den mülhem olarak, “dolaylı bağ kurmak”.


IHera

Mayıs 29, 2007

olymhera.jpgaile ve evliliğin tanrıçası

HERA (Romalılarda JUNO) : Zeus’un hem kız kardeşi hem de çok eski zamanlardan beri tanınmış tek meşru eşi. Onu Okeanos ve Tetis adındaki titanlar yetiştirdi. Kült olarak asıl kökenini gelecek yazımızda anlatacağımız Zeus’un Yunan topraklarına intikâlinden sonra Epir’deki Dione adına inşa edilmiş Dodona tapınağı ona özgülenmiş, fethettiği toprağın Hera adını alan kraliçesi ile evlenmiştir. Hera’nın Dione ile özdeş olup olmadığı tam belli değildir. Heranın da ilk zuhurunun Elen öncesi olduğu sanılıyor; adının anlamı da bilinmiyor. Onun sürekli olarak kullanılan lâkabı “Argeya” ya da “Argiv”dir; yani Atena’nın Attikalı olması gibi ona da Argoslu dediklerine göre Argolis’li olduğı çıkarsanabilir. Ancak, Omeros’a göre Argos adlı iki ayrı mahâl vardır: biri Peloponezde bir sulak alan, öteki Teselyada başka bir sulak alan… Hera’nın, eski dönemlerde, eşi Herakles’le birlikde göründüğü Peloponez Argos’unun ana tanrıçası olduğu kesin; ama bir ara da Teselya Argos’una bağlı olarak görünmüş. “Altın Post” öyküsüne göre, “Argo” isimli tekneyi Teselya tersanesinde yaptırıp Teselyalı Yason’a veren odur. Argonautica’da (Argo deniz macerasında) güzel, cömert ve güçlü bir figürdür; genç kahramanın sevgili koruyucusudur. Hiçbir mücadele gözünü yıldırmaz. Çok eski bir şiirde şöyle tanımlanıyor:

Altın tahtlı Hera, ölümsüzlerin ecesi.
Yüce Olimpos’daki tüm kutsanmışların,
Gökyüzünün efendisi Zeus’un bile hayran olduğu
Anlı şanlı hanımefendi, tanrıçaların en güzeli.

Fakat, kahramaların cömert koruyucusu, kahramanlıklara esin veren yüksek gönülü bir tanrıça olması salt “Altın Post” efsanesine münhasır kalmıştır. Genellikle ozanların onun için çizdikleri portelerde çekici bir yanı görünmez. Özellikle, onunla ilgili ayrıntılara girilen İlyada’da ihtiraslı, kindar, çetin ceviz kıskanç kişiliği ile karşılaşırız. Bütün işi gücü, hiçbir suçları olmasa da, Zeus’un aşık olarak ağına düşürdüğü kadınları acımasızca cezalandırarak onlardan öc almaktır. Ne kadar masum ve Zeusla birlikde olmakda ne kadar isteksiz olurlarsa olsun hepsine aynı muameleyi lâyık görür. Sadece kendileri değil, çocukları da Heranın bastıramadığı kin ve ökesinin hışmına uğrar. Bir yarışmada, kendinden daha güzel seçilen Troyalı kadına karşı derin nefreti olmasa idi Troya savaşı, hiçbir tarafın diğerine ezici, yıkıcı bir galibiyet sağlamadığı onurlu bir barış ile sona erecekti. Bir kişilikde toplanmış bu mizaç farklılıkları her zaman insan ruhundaki düalite ile açıklamak yetersiz olabilir. Elen mitlerinin dinamiğine inmek ve sık sık başvurduğumuz Elen öncesi gibi referanslara açıklık getirmek için ara ara Yunan tarihi ve felsefesi hakkında bazı temel bilgileri özet olarak vermemiz kaçınılmaz olacaktır. Yunanlılar Hellas’a gelmeden önce bu topraklarda ve adalarda yaşayan (kavim isimleri hâlâ tesbit edilemeyen insanlar varlıklı ve uygardılar. Merkezi Girit olan ve tüm Ege Bölgesi toprakları ve adalarına yayılmış (şimdi Minos adı verilen) bir Thalasokrasi (Deniz – Takımadalar Yönetimi) İ.Ö. 3000’den daha gerilere uzanıyordu. Deniz Halkları denilen bir vahşi sürüsünün ve Elenes denilen barbar kabilelerin, İ.Ö. 1300-1000 arası dalgalar halinde bu coğrafyadaki uygarlıkları yıkması, ayrıntıları saptanamayan bu völkerwanderung’da (kavimler göçünde) önce Giritteki başkent Knossos’un yerle bir olması, daha sonra Peloponezdeki Mykenai veTyrins kentlerinin tahribi ile çevrede bir karanlık dönem başladı; hakkında hiç bir kayıt bulunamayan bu dönem, daha önce de değindiğimiz üzere Omeros’a kadar sürdü. Elenler, sonradan geniş bir coğrafî alan için kullandıkları “Hellas” adını önce ilk yerleşim noktası olan küçük bir bölgeye vermişlerdi; burası, sadece Korintos Körfezi üzerindeki Naupaktos ile Maliakos Körfezi üzerindeki Termopilay arasında çekilen hattın güneyi idi. Elenes grubundan, İonlar, Eoller, Dorlar adındaki belli başlı üç kabile içinde uygarlıkdan en az nasibini almış olanı Dorlar’ın bölgeye en geç gelenler olduğu kesinlikle biliniyor. Bunlar Peloponez’e yerleşerek kendilerinden önce gelen Eolleri, İonları sürdüler; Yerlerinden edilen kabileler Attikaya ve Küçük Asyaya yerleşmeye çalıştılar. Kyme’den (Aliağa’nın 8 km. kuzeyindeki Nemrut Limanı) Smyrna’ya (İzmir) Egenin Anadolu sahillerine yerleşen Eolyalılar da, önce Kolofon’a (İzmir Değirmenderesi) yerleşen İonların İzmir’i zaptı ile İon etkisi altına girecek ve İyonya Federasyonuna dahil olacaklardır. Demek, Ege Bölgesinin çok kalabalık daha eski sakinleri unsurlarla olduğu kadar Elenler kendi aralarında da geçinememektedirler. Kültür, lehçe ve hayat görüşü farkları vardır. Peloponezde toplanmış komşu kentler halklarına dahi farklı gözlerle bakılıyordu. Kendilerini zeki ve canlı gören Atinalılar için Spartalılar haşin ve çekingen, Boitialılar aptal ve ağır kanlı, Yunan ve Latin, hatta Rönesansın pastoral şiirlerine konu olmuş dağlık Arkadya’nın (Ayılar ülkesi) yerleşikleri ise saf köylülerdi. Bu bakımdan, farklı dünya görüşleri, mitolojiye de yansımış; Girit ya da Karya kökenli olan Zeus’un Teselyayı fethinden sonra oranın ilahî varlıkları ile arasında hır gür öyküleri yazılmıştır. Özellikle İonyalı ozan Omeros’un Argoslu Hera’ya sempati beslememesini doğal karşılamak gerek. Apollo’yu, Atenayı ve Poseidon’u kendilerinden kabûl eden İonyalı ozanlar, Dorların egemenliğindeki Argos’un tanrıçası Hera’yı, nefret ettikleri başka bir ırk ya da kabilenin temsilcisi olarak görüyorlardı. Kıbrıslı ya da barbar Doğuda başka bir merkez kökenli Afrodit’e de, aynı duygularla azgın bir fahişe gözü ile bakmışlardır. Keza, Güneş Tanrısı, Savaş Tanrısı, Trakyalı külhanî Ares de, onlara göre, aslında korkak, zayıfı ezen bir kabadayı, göksel bir baş belası idi.

Argos kentinin ve Samos adasının (Sisam) patronu Hera evlilik kurumunun ve evli kadınların özenli bir koruyucusudur ve tanrıçasıdır. Her aile yuvasında saygı görür. Evli kadınlara destek verir; jinekolojinin tanrıçası olmuştur; kızı İlitiya (ya da Eyliteya) doğum yapmakda olan kadınlara ebelik yaparak yardım eder. Argos ve Atina’da İlitiya ile özdeşleştirilmiştir. Kendisi de: adlarını andığımız Ares, Hefaystos, Eletiya ile “Gençlik Tanrıçası” Heb olmak üzere dört çocuk sahibidir. Argos kentinde onuruna tarımsal verim amaçlı ritüller ya da “Kalkan” diye adlandırılan ve Samosda da uygulanan silahlı geçit töreni düzenlenirdi.

Başlıca kutsal simgesi inekdir; Omerosun kullandığı epitet’i “bupis” inek yüzlü demektir; bu benzetme ona, eski “düve (genç inek) tanrıça” İo’ya tapan Argoslu rahibeler tarafından miras bırakılmış olsa gerektir. Geçit törenlerinde arabasını öküzler çeker, ona inekler kurban edilirdi. Evlenme kararı almadan önce kendisini tecavüz amacı ile izleyen Zeus’dan kaçmak için sığındığı “Thornaks – Guguk kuşu Dağı”nı esinlenerek “guguk kuşu”nu da simge olarak almış; bu simge sonradan “tavus kuşu”na
dönüşmüşdür. Kutsal bitkileri nar ve zambakdır. İlk zuhurunda kült imgeleri (ev koruyucusu olduğunu temsil eden) kütük, döşeme tahtası ve sütun olmuştur. İ.Ö. 423 yılı sonunda mimar Öpemelos tarafından tasarlanan Argos’daki “Heraion – Hera Tapınağı” için Faydias’ın çağdaşı Poliklitos tarafından, altın ve fildişinden imâl edilmiş olan heykeli onu tasvir eden sanat yapıtları içersinde en ünlüsüdür. Aynı ailenin, aynı isimli iki yontucu bireyinden yaşlısı olan bu sanatçı Hera için, büyük bir ustalıkla görkemli, haşin fakat olgun bakışlı, gençlik ışığı ile parlayan bir tip çizmiştir. Argos’dan başka Miken, Sparta, Korint,Tyrins, Perakor,Samos, Delos’da bulunan tapınaklarının, şimdi sadece, yıkıntıları görülmektedir. Bilimsel kronolojinin temellerini atmış tarih yazarlarından, İ.Ö.V. asırda yaşamış olan Lesboslu (Midili) Hellanikos’un 30 kitabından elimize ulaşan bazı bölümlerde “Hierreiai tes Heras en Argei – Argos’daki Hera Tapınağı Rahibeleri” konusuna da rastlıyoruz; emin bir kaynak olmasa da, tapınakda bulunan rahibe cetvellerinden ve Atina Arkhonlarının listelerinen derlenen bilgilerle o zamanki yaşam düzeni ve politik ortam hakkında bazı saptamalar yapılabiliyor.

Ev kadınlığını temsil ettiğinden, çağımızda Hera adına apart oteller ve moda dergileri sürümde.


IHephaistos

Mayıs 29, 2007

olymhephaestus.jpgateş tanrısı

HEFAYSTOS (Romalılarda VOLKAN ya da MULSİBER) : “Ateş Tanrısı”dır. Elenik olmayan adının ve kült’ünün yayılış sürecinin de gösterdiği üzere, köken olarak Anadolu ve çevre adalarının inandığı bir ilahî varlıkdır. Onun inanç yuvalarından biri: Antalya, Beydağlarındaki, yabancıların Likya Olimposu dedikleri Yanartaş yöresidir. Ağzında sürekli doğal gaz sızıntısı ile ateş yanan bir yarık ya da baca bulunan nokta dolayısıyla bu adı alan yöre “Ateş Tanrısı” imajının oluşumuna esin vermiştir. Buna benzer bir nokta da Limni adasının, gene gaz kaçağı yapan Moskilos yöresidir. Elen mitolojisinde, kültünün doğum yeri olarak Limniye itibar edilmektedir. Kült’ü İ.Ö. 600 gibi erken bir tarihde Atinaya,çok geçmeden de Sicilyanın volkanik Lipari adalarına oradan Sicilya ve Campania’ya geldi. Girite hiç uğramadı; Attika dışında Yunanistanda uğradığı yerler pek olmadı. Bazıları Zeus ile Hera’nın oğlu olduğunu kâbul eder; bazıları da, Zeus’un Atena’yı tek başına yaratmasına mukabil Heranın da Hefaystos’u tek başına ürettiğine inanır. Mükemmel güzelliğe sahip ölümsüzler içinde çirkin olan bir tek Hefaystosdu; üstelik topaldı. İlyada’nın bir pasajında, çirkin ve şekilsiz olarak doğduğunu görünce vicdansız annesinin kendisini gökyüzünden fırlatıp attığına isyan eder; bu lejand’a göre onu denizden nereidler (su perileri) Tetis ve Öronome kurtarmış; bir mağarada sevgi ile besleyip büyütmüşler. Omeros da tanrıların öykülerini pek ciddîye almıyor olmalı ki, İlyada’nın başka bir bölümünde Hefaystos’un babası Zeus ile Hera’nın kavgaları sırasında annesini savunmasına öfkelenen Zeus’un onu Olimpos’un tepesinden attıdığı ve topal olmasına sebebiyet verildiği naklediliyor; İngiliz ozanı Miltonun çok tanınmış dizelerinde Jupiter’in (Zeus’un), gökyüzünün en uç noktasından fırlatıp attığı Mulsiber’in (Hefaystos) kayan bir yıldız gibi Limni adasına düşüp, Sintialar tarafından kurtarıldığı hikaye edilir. Omeros’a göre, bu dışlanma ona zarar getirmeniş; nereidlerin onu koruduğu mağarayı işlik (atölye) haline getirerek, ölümsüzlere konut, döşeme, silâh, zırh vb. madenî eşya, tanrısal şenliklerde yararlanılan üç ayaklı-hareketli altın sehpa imâl eden onurlu bir zenaatkâr; Atena ile birlikde mesleklerin pîri olmuştur. Zeus’un toprakdan yaratılmasını emrettiği ilk kadın Pandora da onun eseridir. Güneşden ateşi çaldığı için Zeus’un cezalandırdığı Prometeos’un bağlandığı zincirleri de o yapmıştır. İmâl ettiği çok saltanatlı, kocaman bir altın taht’ı annesi Hera’ya vermiş fakat ona garezinden tılsımlı yaptığı bu tahta oturan Hera ince fakat çok güçlü zincirlerle bağlı kalmış; onu kurtarmasını isteyenlere “Benim annem yok” yanıtını vermiş. Dionizos’un ona şarap içirerek sarhoş etmesi sonunda gönlü yumuşamış; ödün olarak Afroditle evlenme karşılığında Hera’yı kurtarmış. İlyada’da onu Afroditle evlendiren Omeros, Odisede zerafet, neşe ve sevincin temsilcisi olan “Kharis”le evlendirir. Hefaystos, çirkinliğine bakmadan zanparalıklar da yapar; bir defasında, Poseidonun da kışkırtması ile, atölyesine Troya savaşı için silah siparişi vermeye gelen bakire Atena’ya tecavüze kalkar; heyecanlı didişme sırasında spermini onun ayaklarına boşaltır; Atena tiksinti ile ayaklarındaki tohumları toprağa silkeler; Toprak Ana döllenerek Atinalıların pîr’i “Erekteos”u dünyaya getirir. Atölyesinde, altından imâl ettiği ve robotlar gibi işlerine yardım eden işçi kızlarla cüce “kabirler – kabeiroi” ve dev “kikloplar” vardı. Yaptığı altından köpekler ve Minosdaki Talos heykeli de robotlar gibi devinimli idi. Akhileos’un, Herakles’in silâhları, Zeus’un kalkanı, Poseidon’un üç dişli zıpkını, Helios’un yaldızlı gemisi, tanrıçaların takıları onun eserleri idi. Çok güçlü olduğundan savaşlara da katılır; düşmanlarını akkor hâlindeki demirlerle öldürürdü. Çıkardığı ateşle Küçük Mendres Irmağını kurutmuştu. Daha sonraki ozanlar, yeraltındaki işliğindeki ergitme faaliyetlerinin (o zamanlar bilinen) Etna, Vezüv, Lipari ve Limni’deki volkanların püskürmesine neden olduğunu yazmışlardır.Arkaik sanatta, genellikle orta yaşlı, sakallı bir adam olarak betimlenir. British Museum’da sergilenen ve Prometeus’un hırçın kardeşi Pandoranın yaradılışında Atenaya yardım ederken görüntülendiği vazoda olduğu gibi, bazen sakalsız, genç tasvirleri de vardı. Genellikle, kısa, manşetsiz bir tünik giyer, dağınık saçlarının üzerine dar bir külah geçirirdi. Fakat her zaman, elinde çekiç ve bazen kıskaçla, idealize edilmiş bir Yunan zenaatkârı görüntüsü verirdi.


IDionysia ve IDionysia TÖRENLERİ

Mayıs 29, 2007

olymdionysus.jpg

ritüellerin, Yunan sanat anlayışına etkisini görmek için, Dionizos şenliklerinin formunu, yaratıcı dehası ile zenginleştiren, lirik şiirin etkisini doruk noktasına çıkararak bu sanatın Musa’sı Evterpenin belki en sevdiği kulu olan Pindaros’u da bu bölüm çerçevesinde tanıtacağız.DİONİZOS (Lât. BACCHUS -Yunanca telaffuzu ile BAKKOS) : Antik Yunanın (ayrı ayrı açıklayacağımız üzere hepsi ruhsal nefis denetimi amaçlı olan) saysız dinsel festivalleri içinde Dionizos adına yapılanlar en yaygınıdır. Onun için yapılan en eski şenlik “Anthesteria”dır. Görünüşde şarap tanrısı ile birlikteliğin keyfini çıkarmak gibi bir vesile olan bu ritüel de, aslında, onun ve diğer tanrıların unutulduğu, törenlere katılanların yakınları ölülerin ruhlarının dinginliği için dualar yapıldığı bir âyindir. Ayinlerin icra edildiği günler boyunca korku yaratan, özellikle ilk gün tüm konuşulan (es to pan apofras): “nefasti – Lât. şeamet, aykırılık”dır (“ne”: olumsuz eki; “fasti”: kanunlar, kurallar”). Bu aykırılıkların defedelmesini simgeleyen ritüel şöyledir: içine fermante edilecek üzüm suyu konarak ağızları “lapis manalis” denen taşlarla kapanmış büyük küpler (pithoi) yarıya kadar toprağa gömülür. Romalıların “Patet Mundus – Dünyaya açılma günleri” dedikleri festivalim ilk günü (25.Ağustos, 5.Ekim, 8.Kasım), “Pithoigia – Küp Açılması” denen şenlikle küpler açılır. Küplerden şaraba susamış olanları (dipsioi) cezbecek nefis kokular yükselince ölülerin gölgelerinin küplerin başlarına üşüşeceklerine inanılır (Psikiatride alkole susamışcasına ve kendini kaybedinceye kadar sarılma tutkusuna “dipsomani” dendiğini hatırlayın). İğdiş edilmiş tanrı Dionizos’un da, yeraltndan yeniden çıkarak onlara katıldığına inanılır. “Kurios Hugras Fuseos – Islak Tabiatlı Efendi”nin kendine özgülenmiş kutsal yerine geldiği bu güne “Epifania – Tezahür” denir. “Carrus Navalis – Gemi Araba” denilen arabasının etrafındaki korteji oluşturan Silenler, Satirler kaval çalar ve “ditiramb” denilen şiirler okurlar. “Anthesteria” çiçek festivali demektir (Yunanca “Anthios”, Latince “Antheus” “çiçek açma” demektir; “anthos” = gonca”; batı dillerinde çiçekleri erlik organının ucuna “anther” deniyor.

Evet, ünü Anthesteria ile başlayan Dionizos’un kökeni nerelerdedir? Meyve ve sebze bereketini temsil eden bu tanrının Trakya ve Frigyadan Yunanistan’a geçtiği kesin gibi; bunun için bu ismin Yunanca kökeni belirsiz. Yunanistanda İ.Ö.V. asırdan beri de “Bakkos” adı kullanılıyor. Bu tanrıya Trakya dilinde verilen “Sabazius” ve “Bassareus” adları bozularak ve benzer karakterdeki Iakkos, Euhios ve Elevsis adlı yerli tanrılarla da harmanlayarak Yunanca ve bunu izleyerek Laticeye geçmiş olsa gerek. Bazen ona Bromios (gümbürtülü), Taurokeros (boğa suratl) gibi epitetler de verilirdi. Minos B linear yazısı deşifre edilirken (tam emin olunmamakla birlikde) Dionizos’a benzer bir isme de rastlanmış. Bu buluşa itibar edilirse, Yunanlılara İ.Ö.1200’lerde geçtiği de düşünülebilir. Ancak, sık sık şarap âlemlerinden söz eden Homer destanlarında, bu âlemlerin mucidi olarak onun adı yer almaz; Olimpos tanrıları arasına da girmemiştir. Fakat Ilyada’da zikredilen “çıldırtan – parafrenos” lâkabı ile onun orgaistik karakterdeki ritüelinin tanındığı anlaşılmaktadır (Parafreni: psikiatride, halüsinasyonlarla birlikde görülen zihin dağılmasıdır). Odisea’da, hakkında bilgi verilmeden, iki kez adı geçer. Şarabı insanlığa armağan edenin Dionizos olduğunu ilk kez Hesiodos söylemiştir. Efsanelere göre: Zeus’un, Thebai Kralı Kadmus’un kızı Semele’den olma oğludur (annesinin Demeter ya da Persefon olduğunu iddia eden söylenceler de vardır; bunları kısa öykülerde anlatırız). Semele ile kocasının ilişkisini öğrenen kıskanç Hera, Semeleye, onun anası Beroe kılığında görünerek, Zeus’den sevgisini kanıtlaması için kendisini, tüm görkemi ile, yani yıldırım parlaklığı ile göstermesini talep etmesini öğütlemiş. Bu akla uyan Semele Zeus’un yakıcı parlaklığı ile karşılaşınca şiddetli ısı sonucu 7 aylık bebeği Dionizos’u düşürmüş. O sırada bir tansık eseri yerden biten bir sarmaşığa sarılarak yanmakdan kurtulan çocuğu Zeus, önce bedeninde (kalçasında ya da baldırında) saklamış. Bu söylenceye itibar eden bazı lengüistler (dilbilimciler), çocuğun adına, iki kez doğmuş olduğuna gönderme yapılarak (“dio=iki”; Latince “natus=doğan”) sözcüklerinden “Dionizos” olarak türetildiğini iddia ederler; ama bu zorlama türetmenin “doğurmak” sözcüğü karşılığı “genno” olan Yunancada bir temeli olamaz. Çocuk babasını bedeninden alındıktan sonra da, Heradan gizlemek niyeti ile Hermesle birlikle, kimine göre düşsel bir yer olan Nyssa Dağında bir mağaraya, kimine göre de Çal ilçemizdeki bir yüksekliğe götürerek Hyades nimfalarına* emanet etmiş (Aydın-Sultanhisardaki “Nyssa” kenti dışında, içlerinde Trakya, Teselya, Makedonya, Hindistan, Arabistan olmak üzere aynı isimde pek çok yerde dağ vardır). Orada onu eğitenler arasında Silenos da vardır. Kimilerine göre: Dionysos adı da “Nyssa’nın Işığı ya da Tanrısı” anlamında bu dağdaki yaşamından kaynaklanmıştır. Bazı mitoslara göre de: kimse Nyssa’nın nerede olduğunu bilmez ve orayı göremezmiş. Zeus Hyade’ları gökyüzünde yıldızlar arasında saklarmış (dip not’a bakın); Hyade’lar Dionizos’un ihtiyacı olunca ufka yaklaşır, yağmur yağdırırlarmış. Özetlenirse, Şarap Tanrısı (ikinci doğumuna gönderme ile) ateşden doğmuş, yağmurla beslenmiş. Yetişkin çağa geldiğinde, yaşadığı mağara dolaylarında yetişen üzümlerle haşr neşr olurken “şarabı” icad etmiş. İşte bu noktada başlayan kültü “ditirambos” âlemi diye adlandırılıyor; hem Tanrının kendisine lâkap olarak, hem de düzenlenen festivallerde, onun onuruna müzik eşliğinde söylenen ilahîlere bu isim veriliyor. Bazı klasik kültür bilimciler asıl bu adın antik Yunancada “iki kez doğan” anlamına geldiğini ileri sürüyorlarsa da genelde bu adın kökeninin belirsiz olduğu kabul ediliyor. Ditirambos geleneğini, Yunan ağıt ve lirik şiirinin en eski örneğini İ.Ö. VII. Asırda vermiş olan Arkilokos’un yazdıklarının elimize geçmiş olanlarından tanıyoruz. Uslûpda düzensiz, yabanıl, yeğin ve gürültülü karakterdeki bu ilahîlerin icrası, içtiği şarapla kafası iyi olmuş bir liderin taşkın hareketleri ile yönetilirmiş. Bu görüntüsü ile Apollo onuruna söylenen ağır başlı “paian” ilahîleri ile tam tezat halinde imiş. Pindaros’u anlatırken ayrıca yer vereceğimiz bu ilahîler geleneği “Ditirambik Şiir” adı ile ilerki çağları da etkilemiş; hatta çağımızda “Dionysos” adı taşıyan, deli dolu müzik yapan rock ve pop grupları kurulmuş.

Şarabın icadı ile Dionizos devr-i âlem gezisine çıkar ve şarap üreticiliği ile tapkısını (kültünü) yaymaya başlar. Ama Pan, Silenolar, Satirler, Mainadlar (ya da Bakkha’lar) ismi ile anılan maiyeti hakkında bilgi verirken değindiğimiz orgiastik cümbüşlere karşı kendi ülkesinde bile muhalifleri çıkar. Thebai Kralı Penteus, rezilane bir sefahat alemi olarak gördüğü bu festivali nasıl önleyeceğini saptayabilmek için gizlice seyrettiği bir ritüel sırasında kendi annesinin de içinde bulunduğu bir kadın grubu tarafından farkedilerek parça parça edilir. Bu korkunç sahneyi, antik Yunanın en modern şairi, Evripides, “Bacchae” isimli oyununda canlandırır; “koro”ya söylettiği epilog’u ile “tanrıların da adaletsiz olabileceğini, düzen ve iyilik beklentisinde olan insanları düş kırıklığına uğratabileceğini” ifade eder. Dionizos’a karşı gelmenin buna benzer akıbetini gösterir başka örnekler de var; bunlardan biri: Trakya Kralı Likurgos’un yaptığı bir saldırıdan, Dionizos’un denize atlayarak kurturalabilmesi olayıdır. İlahî Alem’e dahil olanların aralarındaki dayanışma sonucu Thetis kendisini çok sıcak bir kabûlle ağırlıyor; bir söylenceye göre, ayrıca, Likurgos önce Zeus tarafından kör ediliyor sonra ölüyor, başka bir öykü’ye göre önce cinnet getiriyor sonra oğlu tarafından, asma ağacı zannedilerek balta ile parçalanıyor. Başka bir lejand da, büyük bir grupla Argonotlara katıldıklarını anlattığımız Minyaların ülkesi Orkomenos’da Kral Minyas’ın üç kızının bu rezilce gece orgialarına katılmayı reddedip evlerinde örgü örmeyi sürdürmeleri ile ilgilidir. Buna öfkelenen tanrı onları delirtmiş, sonra da yarasa ve başka gece kuşları haline getirmiş; birisinin oğlunu da parçalattırmış.

Bu deli fışkı tanrının menkıbeleri uzayacak.

* Hyades: Öykülerini ayrıca anlatacağımız titan Atlas’ın Aethra’dan (parlak gök demek) olan kimine göre beş, kimine göre Pleiade’lar ve Hesperid’ler gibi yedi kız kardeş. Gene Atlas’ın Pleione’den doğma kızları Pleiade’ların yarı kardeşeri olmaları gerekirken söylenceler birbirine karışmış bazıları onların da annelerini Pleione olarak gösterir. Erkek kardeşleri Hyas’a bağlı idiler. Hyas bir av esnasında bir aslan tarafından öldürülünce duydukları azaba datanamayıp intihar etmişler. Dionizos’un Hyad’lara emanetini betimleyen 1657 yapımı Nicolas Poussin tablosu Harvard Ün. Müzeleri içinde Fogg Art Museum’da sergilenmektedir. Bir yanda Eko ve Narkissos’un ölümünü yer veren tabloda Bacchus’un (Dionizos) Merkurius (Hermes) tarafından Semelenin kız kardeşi Ino’ya teslimi gösterilmektedir. Dünyamıza 150 ışık yılı uzaklıkdaki bir yıldız grubuna da “Hyades” adı verilmiştir. Çıplak gözle görülebilenleri 7 adet olduğu için “7 kız kardeş” olarak tanımlanan bizim Ülker ya da Süreyya burcu olarak bildiğimiz “Pleiades” takım yıldızları gezegeninden 400 ışık yılı uzakta olup hepsi mitolojinin akraba ünlülerinin adını taşır (Atlas, Pleione, Alcyone, Eta, Merope, Electra, Maia, Sterope, Taygeta, Celaeno).

Bir gün, Sicilya’nın Yunan kolonisi Naxos kenti sahillerine, Tirenien denizinden gelen bir korsan gemisi yanaştı. Sahilin burun yaptığı bir köşesinde gür, siyah saçları omuzlarından eflâtun harmaniyesine sarkmış güzel yüzlü, yakışıklı bir genç duruyordu. Ebeveyninin çok yüksek bir fidye ödeyebileceği bir prens’e benziyordu. Korsanlar derhal üstüne atlayıp onu yaka paça geminin güvertesine çıkardılar. Ne var ki; orada zincirlere bağlamak istedikleri gencin ellerine, ayaklarına uzattıkları zincir ve urganlar bağ tutmuyor, yerlere dökülüveriyorlardı ve artık sımsıkı tutmak için yanaştıklarında gizli bir gücün şiddetle kendilerini ittiğini duyumsamaya başladılar. Delikanlı, siyah gözlerinde alaycı bir gülümseme ile dimdik ayakta bakıyordu. Sonunda, geminin deneyimli dümencisi yabancının ilahî gücünü farketti; haykırarak onun bir tanrı olduğunu, bağlamak için zorlamayı sürdürürlerse kendilerine bir zararı dokunacağını söyleyerek arkadaşlarını uyardı. Fakat kaptan bu iddiayı budalaca bularak tayfalara, derhal yelkenleri çekmeleri komutunu verdi. Yelkenler gerildi; rüzgâr onları itmeye başladı; fakat gemi yerinden kımıldamadı. Mürettebatın giderek artan hayret ve korkuları içinde etrafa nefis bir şarap kokusu yayıldı; yelkenlerin üzerinden güverteye yığın yığın üzüm salkımları dökülüyordu. Koyu yeşil bir sarmaşık, ana direk ve yabancının etrafında sarılarak yükselmeye, süratle meyve vermeye başladı. Dehşete düşen tayfalar, bu kez dümenciye gemiyi karaya döndürmesi için bağırdılar. Ama vakit çok geçti; esir aldıkları yaratık birdenbire bir aslan’a dönüşmüş olarak ortaya çıkmış; dişlerini göstererek kulakları sağır eden bir sesle kükrüyordu. Dümenci dışında tüm filotas denize atladılar ve anında birer yunus (balığı) oldular. Batı dillerindeki karşılığı “dolphin” olan “yunus”un Yunancası “delfin”dir. Zamanına ve yerine göre “delfis”, “delfini” gibi çeşitli formlar kazanmış bu sözcük, bu hayvancağızın çok zeki ve iletişim yeteneğinin üstünlüğünden olacak, Fokis kentindeki Apollo’ya adanmış kehanet ve bilgelik merkezi “Delfi – Delphoi” Tapınağı’dan türemiş; “Delfi’li” demekdir. Bu öyküde, korsanların “yunus”a dönüşmesi, onların akıllandırılması allegorisi olarak kullanılmış ya da yunusların zekâsı, insandan bozma olmaları ile açıklanmış.

Dionizos’un ölümcül bir tehlike ile karşılaşıp yaşama dönmesi ile ilgili olarak dizi halinde sizlere sunduğumuz mitoslar, onun yaşam döngüsünü simgeleyen hem yeraltı (chthonian) hem toprak üstü bir tanrı olduğunu betimleyegelmiştir. Şarabı tanıtmak için çok yabancı diyarlar gezmesi, insanların dertlerini (geçici olsa da) unutturan, ruh gerginliğini yumuşatan, keyf ve yaşam neşesi veren içkiyi bir kader olarak insanlığa empoze etmesi, bu tanrı allegorisinde, belki avuntu arayan dünyanın bir gerçeği olarak yansıtılmaktadır. Sayısız Yunan şenliklerinin büyük bir bölümü Dionizos’a özgülenmiş olup her birinin tapkı töreni bir inancı hikâye ettiği gibi yaşam felsefesi olarak yorumlanmaya da açıktır. Bu nedenle, bazen bu şenlikler “meditasyon – düşünceye, murakabe’ye dalma” diye adlandırılıyor. Dionizos kültü ve şenlikleri, varlığın tekliğini savunan Parmanides’den etkilenen İ.Ö.V.asır politikacı, şair ve bilgini Empedokles’in felsesfesinin, sanki sahneye konmuş gösterileridir. Tüm varlığın kökünü (risomata) dört temel ögenin (ateş, hava, su, toprak) oluşturduğuna inanan Empedokles, “Peri Fiseos” adlı eserinde, Herakleytos gibi, bu ögelerin dengesini “Filia* – Sevgi” ve “Neikos – Kavga” düalitesinin düzenlediğini ileri sürüyordu. Sevgiden doğmuş, bütünleşmiş varlığı “Kavga” (ya da Doğa’daki fizik çatışmalar) ayrıştırır, sevgi ile yeniden bir araya gelinir düşüncesinde idi. Nitekim, Dionizos da, öteki Yunan tanrılarının çoğu gibi sever de, kavga da eder. Bu festivalleri, yorumlamaya çalışarak, sıralamayı sürdürelim. Önce, Dionizos’un, yukardaki öyküde görüldüğü üzere Yunanistan batısına olduğu gibi, Yunan ve Latin yazarlarının şiirsel anlatımları ile nakledilen, Altın zengini Lidyaya ve Frigyaya, Perslerin güneş çarpmış ovalarına, Baktria’nın kocaman surlarının ötelerine, fırtınaların sürekli kumlarını uçurduğu Medlerin ülkesine, kutsanmış Arabistan’a, kültünü tanıtmak için yaptığı gezilere; hattâ, bu bağlamda, (kızı Erigone’nin öyküsünü ayrıca anlatacağımız) Ikarios’un meşum akıbetine de işaret edelim. Attika’daki Ikaria yerleşiminin seçkin simalarından Ikarios, imâlini Dionizos’dan öğrendiği, şarabı komşuları bazı çobanlara taddırır; çobanlar sarhoş olup sızarlar; yörenin öteki çobanları, arkadaşlarının zehirlendiğini sanarak Ikaros’u öldürür, bir ağacın altına gömerler.

Bahsin ilk başında bir tablosunu verdiğimiz “Anthesteria”dan sonra Ocak ayı başlarında icra edilen “Kırsal Dionysia (Ta Kat Agrous** Dionysia” ya da “Küçük Dionysia – Ta Mikra Dionysia” denilen ve yaşam döngüsünü sahneleyen Dionizos festivalini ya da meditasyonları, kökeni belirlenemeyip çeşitli kimlikler yakıştırılarak efsaneleştirilmiş (ayrıca incelenmeye değer) bir pagan yazar Apollonius Sophistes’in kendi ağzından gözlemlerinin verildiği bir metni temel alarak açıklayalım:

Atina’nın batısında bir kıyı kenti olan Eleusis’de doğmuş olan ve “Eleusis Mysterionları” denilen mistik âyinlerin icra edildiği dönemde (25.Eylûl-5.Ekim) üzümler hasat edilir. Aynı sıralarda Tanrısal çocuk Dionizos da annesi Semele’nin (Persefon’la aynı kişi olduğu da söyleniyor) yedi ay kaldığı rahminden alınmış. Semele’nin dölyatağına düştüğü tarih ise Agrai’de “Küçük Mysterionların yapıldığı Şubat sonu imiş. Zeus, dölüt’ü (cenin) çıkarıp kendi baldırını yararak orya gömmüş ve baldırını dikmiş; bunun için çocuğa “Eiraphiôtês – Tanrının içine dikilmiş” demişler. Bağ bozumunda ezilen üzümlerin, şarap olup gün ışığına çıkarılmasına kadar fıçılara kapatılıp muhafazaya alınması da Dionizos’un, gün yüzüne çıkarılana kadar “Eiraphiôtês” olmasına bir naziredir. Pleiade’lar takım yıldızlarının gökde ilk yükseldiği Puanepsiôn*** ayının (Atinalıların takvimine göre 10.Ekim-10.Kasım arasını gösteren ay) üçüncü çeyreğine (Kasım başları oluyor) “Dionysos Limnaios – Bataklıkdaki Dionizos” denir. “İşte burası onun zeminden fışkırdığı ve yine yeraltına girdiği noktadır. Şarap 40 gün boyunca mayalandıkdan sonra oraya gideriz; mayalanma tamamlanmamış bile olsa, onu kutsal merkeze götürür; çanaklara doldurur, Tanrı adına bir mikdar kutsal pınar’a dökeriz ve tatlı yeni şarabı (gleukos)**** içeriz” diyor Sofist Apollonios. Bu tören, Kutsal Çocuğun kanının onu yetiştiren nimfaların gözyaşları ile karışmasını temsil edermiş. Artık, Semele’nin Tanrısal Çocuğa hamile kalışından on ay geçmiştir; Lênaia***** tarihinde (28-31.Ocak arası) gün ışığına çıkacaktır ki bu da şarabın tümüyle olgunlaştığı dönemdir; ama çocuk Zeus’un baldırında bir süre daha kalacaktır.

Maimaktêriôn-Gamêliôn (yaklaşık, Kasım ortası ile Şubat ortası) arasındaki üç kış ayı Dionizosa, yılın geri kalan büyük bölümü Apollo’ya aittir. Yılın en soğuk olan bu mevsiminde günler uzamaya başlar; bu da, karanlığın kalbinde umudun doğuşunu simgeler. Dionizos, baharda, babasının baldırından ortaya çıkınca “Deos Phôs – Zeus’un Işığı” olarak selamlanır. Artık, Yokedilemeyen Yaşam gücünün (Zôê) tüm zincirleri kırarak kendini gösterdiği dönem gelmiştir.

Buna paralel bir öykü de söylenir: Kireç yüzlü Titanlar, çocuk Dionizos’u oyuncaklarla aldatarak mağarasından çıkarmışlar; yedi parçaya ayırarak bir süt kabı içersinde kaynatmışlar; sonra parçaları ateşde kızartmışlar. Tam bunları yiyecekleri sırada, Zeus kızartma kokularını duyumsayıp koşmuş; Titanların işledikleri cinayeti görmüş. Çaktığı yıldırımı ile onları yakıp kül etmiş. Alşemistler (antik kimyacılar) derler ki: yanan Titanların yükselen “arındırılmış buharından” (Aithalê) insanlar şekillenmiş. Dionizos’un tek bir parçası kızartılmakdan kurtulmuş: erkeklik organı “Kutsal Fallus”… Bakire Atena onu bir sepete koyup Zeus’a götürmüş; o da emaneti Tanrıların Anası Rea’ya vermiş. Arta kalan kemikleri Delfi’ye gömülmüş olan Dionizos “Fallus”u ile yaşamını sürdürebilmiş.

Gelelim “Phallêphoria’ya (Fallus Törenlerine)…

* Bugün çok yaygınlaşmış “filantropi -insan sevme, iyilikseverlik”, “filarmoni – müzik, ahenk sevme” sözcükleri “filia – sevmek”den gelir. “Filos” = dost, “filotas” = dostlar…
** Batı dillerinde “tarım” karşılığı olarak kullanılan “agriculture” Yunanca-Latince köklerden türetilmiştir. Yunanca “kır” anlamındaki “agros” Latinceye “tarla” anlamlı “ager” olarak geçmiş; “cultura” da Latince “işleme” demek…
*** “Puanepsia” adında Apollo onuruna düzenlenen, ayrıca söz edeceğimiz bir şenlik vardır.
**** “Tatlı” anlamındaki “glevkos”’dan türemiş “glevkeros – tatlı lezzetli”, bugün her dilde kullanılan “gliserin”in köküdür; “tatlı lezzetli, yapışkan sıvı” demektir.
***** Lênaia: Antik Yunanda, Atina’da ve İyonya’da, “Dionysus Lenaius – Lenaların Dionizos’u” onuruna yapılan küçük çapta bir drama yarışması festivalidir. Muhtemelen, Maenad’ların başka bir adı olan “Lena’lar”dan geliyor

Ta Phallêphoria : “Fallik Yürüyüş” törenini Sofist Apolloniosdan öğrenelim: Tanrının kutsal evinin dışında kutsal geçit töreni beklenir. Herkes en güzel giysilerini kuşanmış, mücevherlerle bezenmiş; neşe içindedir. Kortejin başında şarap amforaları ve asma dalları taşıyan grup ilerler. Arkasından kurban edilecek tekenin güdücüsü gelir. Sonra, son derece göz alıcı giysi ve takıları ile “Kanêphoros – Sepet Taşıyıcısı” (Kanistron = sepet) kadın yürür; sepetinde, o zamanlar en güçlü afrodizyak olarak bilinen incirler vardır. Onu, ereksiyon halinde dev bir “Fallus” simgesini bir tahtırevan’da taşıyan, güçlü kuvvetli “Fallus Taşıyıcılar” izler (Phallophoroi- Fallus’u teskerede taşıyarak yürüyenler). “Fallus” sarmaşıkla taçlanmış; başının iki yanı göz biçiminde boyanmış uzun, kalın bir sırıktır. Fallus Taşıyıcılarının başlarında sarmaşık ve menekşelerden çelenkler vardır; yüzleri bu bitkilerin gölgeleri ile kararmıştır. Onların da fallusları, taşıdıkları Fallus gibi ereksiyon halindedir ve yüksek sesle, bu satırlara alınamayacak kadar müstehcen içerikte, gülbank tarzında bir ilahî okurlar. Her erkeğin fallusunun Tanrıların Anasına adandığının gösterisi olan bu törende Yok edilemeyen Yaşam’ın sürekliliği fallus simgesi ile açıklanmaktadır. Bu bağlamda, (aslında, gülmece unsuru fazlası ile mevcut olan) törenleri düzenleyenlerce fallus’a büyük kutsallık atfedilmektedir; ancak, görüntüler son kertede maskaracadır; törene katılanlarca da içten içe gırgıra alınmış oldukları kuşkusuzdur. Nitekim 2,5 milennium öncesinin yergi dehası Aristofanes’in komedi oyunlarında Dionizos konu olarak çok kullanılmıştır. Yeri geldikçe onun oyunlarına göndermede bulunacağız. Bu antik gelenek günümüzde bazı çevrelerde pespaye orji âlemlerine yol açmıştır.

Bir festivalde yer alan geçit resmi ya da yürüyüş olduğu için “Fallus Töreni” ya da “Fallus Yürüyüşü” diye çevirebileceğimiz bu isim tamlaması “fallus” ve “foria” sözcüklerinden oluşuyor. Yunanca “fora”nın, yürüyüş, akış, yıldız yürüyüşü, alenî, halkın önünde gibi anlamları var. Türkçeye de İtalyanca deniz terminolojisinden geçme “yelkenler fora = yelkenler meydana, yelkenleri tamamen aç” deyiminin kökü de Yunanca “fora” olsa gerek. Hattâ bu sözcüğü, argoda: ceketi, pantolonu tümüyle çıkarma, pencereyi, kapıyı tümüyle açma anlamında da kullanırdık. İstanbul Rumcasında da “yürüyüş” “porein”di. Yunancada bir de “foreion” diye “sedye, teskere, tahterevan gibi platformlar üzerinde taşımak anlamlı bir sözcük var. Bu açıklamalarımızdan, “Phallaphoria’ya bu anlamların hepsini verebilirsiniz. Hattâ, “Fallus fora” şeklinde bir çeviri de yanlış sayılmaz. Zaman ve yöre bakımından sözcüklerin morfolojisinin de, anlamlarının da evrimleştiği, ortaya konuşma çeşitlemelerinin, değişik lehçe ve şivelerin çıkması üzerinde durmuştuk. Bu yazı dizisinde de, belli isim ve kavramları, dayandığımız kaynağa göre bazen değişik yazı ve söylenişlerle; Yunan alfabesi farklı olduğundan Yunanca sözcükleri bazen Türkçe okunuşları ile; Türkçede bulunmayan sesler içerdikleri zamanda uluslararası kabûl gören yazılışları ile veriyoruz. Bu farklılıklar olagandır. Ününü ilk kez, Atina Akropolis’inin eteğinde tesis edilmiş “Dionizos Tiyatrosı” yarışmasında katıldığı “Babylonioi – Babilliler” oyunu ile yapmış olan Aristofanes’in komedisinin en etkili ögelerinden biri de Atina dışı yöreler halklarının ağız, lehçe ve şivelerinin taklidi idi.

Tören’e devam edelim: Fallus Taşıyıcılarının hemen peşi sıra, irticalen, Dionizos’un yoldaşı Phalês’e* bir Fallik İlahî (Fallikos ya da Fallikon) terennüm eden Rahip gelirdi. Bu ilahî de, genellikle, çok açık biçimde cinsel provokasyon yüklü idi. Rahibin arkasından sebze tenceresi taşıyan kişi ile başka erkek ve bakire kızlar gelirdi. Evli kadınlar geçit resmine dahi olmayıp kenardan seyrederlerdi; kurban törenine ve cümbüşe de katılmazlardı. Bu festivalde erkekler görevli idi; oysa Lênaia, Anthestêria ve Oskhophoria gibi öteki şenliklerde kadınlar egemendi.

Fallus, kutsal merkez’in yanına yerleştirilir; komik dansçılar etrtafında oynayıp sıçramaya başlarlardı. Fallus’un altına şarap dolu iki yuvarlak taş kap konurdu; o zaman Tanrı, Fallus’u ve testisleri ile birlikde (Enorkhos = testisli; “orkis”= haya, testis) görüntülenmiş olurdu. Rahip kutsal merkezin içine girer; “Euphêmeite! Euphêmeite! – Ölçülü konuş; dilini tut; şer’i, günahı ağzına alma” diye bağırır. Sepet taşıyıcı kadıın, Tanrı aşkına meyve sosları, kurabiyeler dağıtır. Rahip Dionizosa dua eder; Tanrıyı temsil eden teke, üzüm bereketi duası ile kurban edilmeye hazırlanır.

Karl Meuli’nin yorumu ile bu ritüeli’in üç evresi vardır. 1.evre: masumiyet komedisi, 2. evre: sürecin trajik ögesi olan kurbanı boğazlama ve feryat, 3. evre: kurbanın kellesinin bir zafer nişanesi olarak yerleştirilmesidir. İkinci evreye sıra gelince kadınlar “ololugê” formundaki ritüel feryadı koparırlar ve keçi boğazlanır (bizdeki “ulumak” belki bu sözcükten gelmiştir; bunun İtalyanca karşılığı “ululare”, İngilizcesi “to ululate”dir. Köpeğin ulumasından, ses taklidi ile “onomatopeik” türetilmiş olsa gerek. Teke parçalanır, kazanda kaynatılıp yumuşatıldıktan sonra kızartılır. Bu işlemde, Dionizosun etlerinin kaynatılmasına, üzümlerin olgunlaştıktan sonra yenmesine nazire yapılmaktadır.

Artık, kutsal yerin dışında Dionizos’un yaklaşmakta olan doğum anı kutlanacaktır; “Cümbüş – Ho Komos” başlar. Açılan küplerden kepçe kepçe şarap alınır. Rahip: “Kalei te Theon – Seni davet ediyoruz Tanrım!”, “Semelêi’ Iakhhe Ploutodota – Semelenin oğlu, Servet getiren Iakkhos**” diye bağırır.

Satirleri, silenosları, maenadları, nimfaları temsil eden frapan giysiler, boyalı yüzlerle ve müstehcen figürlerle dans edilir. Bazıları yüzlerine kumaştan, kanaviçeden, keçi derisinden maskeler takarlar. Bu esatirî yaratıkların kimliklerine bürünen kalabalık doğal güdülerini sergilemekden kaçınmaz. Bütün ahlâk sınırlarını aşan tezahürat, atılan kahkahalar maskaralık kertesine varsa, komedi sanatında “fars”*** denilen saçma sapan, gürültülü ağız kalabalıklığına dönüşse de, yok edilemeyen yaşam döngüsü için, türlerin sürekliliğini sağlayan Dionizos’a duyulan şükran, yeni bir ilkbaharın doğuşunun verdiği iyimserlik ve büyük bir coşku ile ifade edilir.

OSKHOPHORIA: Şimdi, Apollo’ya özgülenmiş “Puanepsia – fasulya kaynatma” festivali ile aynı güne rastgelen “Oskhophoria – üzümlerin taşınması” denilen şenlik’den söz edelim:

Mizaçları zıd görünse de, Delfi tapınağını paylaşan bu iki ilahî varlığın yılın bu anında buluşup görüş alış verişinde bulunduklarına inanılır. Eski bir çömlek resminde onların Delfi’deki Omfalos**** yanında el sıkıştıkları görülmektedir.

Tören, dizlerine kadar tünik giymiş kadın kıyafetinde üzüm salkımları (ôskhoi ) taşıyan (Oskhophoroi) iki adamın yürüyüşü ile başlar. Bu, bakireleri korumak için bakire kılığına girmiş (ayrıca öyküsünü anlatacağımız) Theseus’un anımsatmak içindir. Teşrifatçı, gene seferinden utku ile dönmekle birlikde babasının ölümünün yasını tuttuğu için asasını başının değil belinin yanında tutan Theseus’u canlandırmak için değneğini o biçimde taşır. Bazı kadınlar da Kutsal Et” taşıyarak Theseus’la birlikde Girit Seferinden dönen çocukların besleniş öykülerini temsil ederler. Dionizos tapınağında başlayan yürüyüş Atena Skira (bağbozumunun koruyucusu Atena epitet’i) kutsal merkezinde sona erer. Burada, ters anlamlı “Eleleu” ve “İu” çığlıkları birbirine karışır. Bugün kiliselerde Hazret-i İsanın Göğe çıkıp özgürleştiğini kutlamak için söylenen ve aslında İbranî dilinde “kurtuluş, özgürlik, yeniden yaşam’a dönme” demek olan “Alleluia ya da Hallelujah” ile aynı kökden olan “Eleleu” (Yunanca “Eleutheria” özgürlük demek) ile dövünme, yerinme nâlesi ve nidası “Iou”nun bir araya gelmesi Theseus’un dönmesi sevinci ile yeni doğmuş Dionizos’un titanlarca katledilmesinin eş zamanlı olmasındandır.

* Phalês: Kırsal bir iblis ya da Satir bir ilâh’dır. Tanrı Priapos’la olduğu kadar, Fallik Dionizos, Fallik Hermesle, Konisalos ve Orthanes gibi şeytanlarla da özdeşleştirilmiştir. Aristofanes onu “Zina ve Oğlancılık Tanrısı” diye nitelendirir.
** Iakkhos: Zeus ve Demeter’in oğlu, Elevsis Misterionlarının coşkun tanrısı. Çoğu defa Dionizosla özdeşleştirilir ve törenlerde itibarlı bir hitap tarzı olarak onu epitet’i olarak kullanılır.
*** Fars: Yunanca “frassein = kapamak, engel olmak, kilitlemek” sözcüğünden geliyor; bir tür akıl, irade kilitlenmesini ifade ediyor. Latincesi: farcire = doldurmak, şişirmek; konumuzda kafa şişirmek.
**** Omfalos: Yunanca “göbek” demektir. Delfideki “Omphalos”, Dünyanın tam ortasını smgeleyen bir taş esermiş.

KENT DIONYSIA’SI (Dionysia ta en Astei) : Büyük Dionysia (Dionysia ta Megala) da denilen bu festival, olasılıkla İ.Ö.VI. yüzyılda Pisistratos’un tiranlığı döneminde kurumlaşmıştır. Kırsal Dionysia’dan üç ay sonra, eski Yunan Elaphebalion ay’nın 9-13. günlerinde içinde (Mart 24-28), kışın bitimi ile “Yokedilemeyen Yaşam”ın (Zôê) zuhurunu ve o yılın ürünlerinin hasat edilmesini kutlama amacıyla düzenlenir. Attika ile Boetia arasında bir sınır kasabası olan Eleutherae’ın Attika’ya katılmasından itibaren gelenekleştiği sanılıyor. Atinalılar bu kasaba halkının armağan etmek istediği Dionizos heykelini ilk seferinde reddetmişlerdi. Dionizos onları bir veba salgını ile cezalandırdı. Eleutheria’lıların verdiği akıl üzerine kent’de herkesin birer fallos taşıyarak katıldığı bir törenle bu salgın atlatıldı. Kent Dionysia’sı görece olarak yakın bir geçmişde, dinsel törenlerin yüksek düzeyde sorumluluğun “basileus arkhon”dan “eponymous arkhon’a* devredildiği bir dönemde ihdas edilmiştir.

Arkhon seçilir seçilmez, festivalin örgütlenmesinde görevlendireceği iki paredroi (yardımcı) ve on epimeletai (gözetmen) atayarak eyleme geçerdi. Festival arefesi (8 Elaphebolion) Asklepieia (Sağlık Tanrısı Asklepios’a adanan şenlik) kutlanır; kurban kesilir; “omofagia” denilen dinsel şölen verilirdi (omos = çiğ; fagia = yemek); kesilen kurban parçalanır (spragmos) ve etleri çiğ çiğ yenirdi. Proagôn (hazırlık – prova) denilen etkinlikde geçici platform kurulur, çok sayıda jüri üyeleri seçilir ve yarışa girecek tiyatro oyunlarının açıklaması sunulurdu. Proagon uygulamasına ilk kez nerede başlandığı keşfedilememiştir; yalnız, İ.Ö.V. yüzyılın ikici yarısında, Akropolis’deki “Perikles Odeonu”nda icra edildiği biliniyor. Proagon’da, Atinaya o yıl yararı dokunmuş saygı değer yurttaşlara ve ecnebilere şükran duyguları açıklanırdı. Pelopones Savaşı sırasında ölmüşlerin yetim kalan çocukları da, babalarının onuruna Odeon’daki geçit resmine katılırdı. İ.Ö.406 proagon’unda Evripides’in ölümü duyurulmuş, ruhuna saygı gösterisi yapılmıştı.

Festivalin “Eisagôgê – İçeri Alma” denilen ilk günü (9.Ela.) Tanrı’nın Atina’ya geliş yıldönümü kutlanırdı. Evvelâ, Dionysos Eleuthereus’un (önderlik eden) tahtadan sureti tiyatro semtindeki tapınakdan alınır; onun gelmiş olduğuna inanılan patika boyunca taşınarak “Akademeia” yakınındaki Eskhara’ya (Ocak) yerleştirilirdi (Eskhara adakların yakılacağı bir çukuru olan alçak bir sunakdır). Burada Tanrıya kurbanlar verilip, ilahîler söylendikten sonra “Eisagôgê apo tês Eskharas – Eskhara’dan İçeri Alma” denilen törenle Dionizos sureti, gemi biçimindeki arabası ile Atina dışı kolonilerden gelmiş meitikos’larca (yabancılar, yurt dışınden olanlar; oikos = ev, yurt) Akropolis’in güney yamacındaki Dionysos Tiyatrosuna götürülürdü. Kırsal Dionysia’da olduğu gibi ellerinde falloslar taşırlardı; bir araba da çok büyük bir fallos suretinin taşınmasına tahsis edilmişti. Gene kırsal şenlikte olduğu gibi, geçit törenine sepet, su, şarap taşıyıcılar katılırlardı. Dionizos rahipleri, Tiyatro alanında, Thumele (Kurban Taşı – Sunak) üzerinde gizli bir törenle, yeraltına inip çıktığı için karanlık ve ölüm tanrısı da olan bu tanrıyı temsil eden bir siyah teke (Tragos) kurban ederlerdi. Bu sunağa “Eleos” (hüzün ve acı) denirdi ki, “trajedi” ve ağıt şiiri “eleji” kaynaklarını burdan alırlar. Apollonios Sophistes: “Niçin öldürüldüğünü bilmeyen teke için ızdırap duyardık. Çobanların dostu olarak Tanrının simgesi yaptığımız bu hayvanı, yeni sürgünlerini yediği asmalara zarar verdiği için hem derin bir saygı ile baş üstünde tutuyor hem kurban ediyorduk” diyor.

“Pompe – Tören” adı verilen festivalin resmî başlangıcı 10.Elaphabolion günüdür.Dionizos Tiyatrosu’nun aura’sı (ruhu), genç bir domuz kurbanı ile arındırılır. Dionysia’da ilk trajediyi Icaria’lı ozan, oyuncu ve ditirambos şarkıcısı Thespis icra etmiştir. Drama’yı (sahne oyununu) icadettiği için, onun adına gönderme ile “Thespian” sözcüğü aktör, aktris ve tiyatro ile ilgili anlamlarına gelmeye başlamıştır. İlk kez ödül olarak ona verilen karakeçi postu (melanaigis) verilmiştir; gelenek olarak sonraki oyncular da satirlere benzer biçimde melanaigis giyer olmuşlar. Bunu izleyen üç gün boyunca trajedi oyunları yarışmaları (Agônes) icra edilirdi. Üç günün her birinde üç takım oyun yarışmaya girerdi. trafından yazılan birer trajedi ve bir satir oyunu (yergi) her gün sahnelenirdi. Arkontoslar, özel gözetmenler (epimeletai) ve yargıçlar (agonothetai) amfinin ön sıralarında oyunları izlerlerdi. Festivalin altıncı günü (en tanınmışı Aristofan olmak üzere) komedi yazarlarının 5 eseri sahne alırdı. Komediler Dionysia’da ikincil önemde idi; onlara yılın daha önceki Lênaia festivalinde daha fazla yer verilirdi; ama, gene de, Dionysia’da komedi ödülü almak çok büyük bir onurdu. Bir ara kamunun zevki iyice irtifa kaybetmiş; müptezel piyesler ilgi kazanmaya başlamıştı. İ.Ö.V.asırda, klasik dönemde eskinin kaliteli oyunları yeniden itibar kazanmıştı. Politik koşullara göre oyun sayılarında ya da türlerinde istikrarsızlık olabiliyordu. Sonuncu gün, jüri sergilenen trajedi ve komedi oyunları arasından seçim yapar; kazanan yazarlar sarmşıukdan çelenklerle (thyrsoi) süslenirlerdi (Dionizos’un iki simgesinden biri “thyrsos” öteki “kantharos – iki saplı büyük kadeh” idi. Eski oyunlar seçimi kazandığında (ölü olan yazar yerine) oyunun yapımcısı ödül alırdı.

Kibirli Atinalılar, Dionizos’a, kendilerinin denetim altına alıp, ehlileştirmeye çalıştığı uygar olmayan davranışların, yabanıllığının Tanrısı gözü ile bakarlardı. Dionysia şenliği ise, aslında Atina halkının, yüksek dozda heyecanlı trajediler ve lâubalî komedilerle, yasaklanmış dürtülerinin serbest bırakılıp boşanmasına yardımcı olan bir fırsattı. Pompe sırasında, alt tabaka, yüksek sınıfın ve zarif olduğu iddia edilen hanımların, oyunlarda ortaya çıkan yoz ve aşağılık yanlarını alaya alıp rahatlıyorlardı. Bu, Eleusis Misterionlarında da görülen “aischrologia – cocempheton” (ritüel küfür, dedikodu ve yoldan çıkmaya kışkırtma) ya da “tothasmos” adı verilen bir kavramdır. Bazen de, Eskilos’un “Persae – Persler”** oyununda olduğu gibi, normal koşullarda politik bakımdan dile getirilemeyecek insanî düşünceler oyunlarda açıklanarak seyirci duygusal yücelmeye yönlendirilebiliyordu ya da Aristofanes’in “Lisistrata”sında kadınların erkekleri savaş karşıtı olmaya zorlamaları gibi, Pelopones savaşlarının en civcivli zamanlarında, liderlerin yurtseverlik gazı vermelerine karşı meydan okunabiliyordu. Bir yandan, Yunanlıların Dionizos’a uygun gördükleri ve boğa, panter, aslan, kaplan, yılan, keçi, geyik gibi çok sayıda hayvan simgesi ile tanıtılan şanjanlı karakter tiyatro sahnelerinin tanrısı olmasına da çok müsaitti. Orfik başlama ritlerinde, yılanın göğüsden akıp tanrı ve sufînin birleşmesini temsil ettiği için yılanla gösterilen Trakyalı Sabaziosla özdeşleştirilen Dionizos, bu sufî yanı ile de yılan’la simgeleştirilmiştir. Hatta arkaik sanat yapıtlarında (Karanlığın ve Ölümün Tanrısı olarak) sakallı bir erkek olarak canlandırılırken daha sonra (Yeryüzünün Genç Avcısı kimliği ile) efemine bir genç olarak gösterildi; törenlerde ilk kimliği üstüne maske geçirilmiş bir sırıkla (stulos = sütun); ikincisi, Geyik postu (Nebris) giymiş ve avcı çizmeli, başı ve elleri kurdelelerle bağlı bir genç olarak canlandırılır. Helenistik unsurlar yabancı ülkeleri fethettikleri zamanlarda (Romalıların yaptığı gibi) yerli halkın gönlünü kazanmak için onların inançları ile kendi dinleri arasında benzeştirme yaparlardı. Makedonyalılar da Hindistan’la temasa geldiklerinde, hem yıkıcı, hem yapıcı, hem şehvet hem acı ve çile simgesi, hem koruyucu hem kindar Hindu tanrısı “Şiva”yı Dionizos’a benzeterek onunla özdeşleştirmişler; hayırhah, mert mizaçlı Krişnayı da Herakleytos ile eş tutmuşlar.

Tüm çelişkileri ve zaafı ile insanı en yetkin biçimde tanıtan Tanrı Dionizos kültü ve şenlikleri kapsamında Yunan dramasını, “ditirambos” edebiyatını yücelten Pindaros’u ve kalburüstü Yunan oyun yazarlarını tanıtmayı sürdüreceğiz.

* Bir çok Yunan sitesinde “Arkhontos Arkhon” denilen bir baş yönetici ve yargıç vardı. Atinada ise halk bir Arkonlar kurulu tarafından yönetiliyordu. İ.Ö. VIII. asırdan itibaren tesis edilen kurulun üç arkon’undan biri: “eponymous arkhon – kavmin (ulusun) şefi” yönetim ve yargı, ikincisi: “polemarch -savaş şefi” askerî konular, üçüncüsü: “basileus arkhon”: dinî törenlerden sorumlu idi. Basileus (ya da basilevs) tek şeflik rejiminde “kral” demekdir; ortak yönetimde “tapınak şefi – dinî şef” anlamına kullanıldı (basilica: büyük salon, saray ya da büyük kilise demek) Bu kurul üyeleri on yılda bir aristokrat (eupatrides-yurttaşlar) sınıfından seçilirdi. İ.Ö. 594’de Arkhon’luk yapan ve hukuk reformları ile ünlü Solon eupatrid’lerin yönetim tekelini kaldırmıştır. Arkhon’ların sayısının 10’a yükseldiği kısa bir dönem olmuştur. İ.Ö. 508’den itibaren seçim her yıl yapılmaya başlandı ve “eponymos” baş arkon oldu; “Boule” ve “Ecclesia” denilen eski Atinanın sivil ve din meclislerinin yönetimine geçti. İ.Ö.457 tarihinde, dönemi biten arkonların otomatik olarak “Aeropagus”a üye kaydı başlandı (“Aeropagus – Areios Pagos – Ares’in Buzul’u” Atina Akropolisinin batı eteğinde küçük sayılan, fakat çok sarp, buzul biçiminde bir kayalık mevkidir. Savaş Tanrısı Ares’e armağan edilmiş bir ayin noktası olduğu ve bir yapı kalıntısı bulunmamakla birlikde, aristokrat sınıfa, yasama ve yargı görevleri ve alınacak savaş kararına dayanak olmak üzere eski arkonların teşkil ettikleri danışma kurulu için bir toplantı mahalli olarak kullanıldığı anlaşılıyor).

** “Persae” Latincedir Yunanca aslı “Persioi” olması gerekir. Tiyatro literatüründe çoğu defa Yunan oyunları da Latince isimlendirilebiliyordu (Evripides’si “Bakkhae – Maenadlar”, Aristofanes’in “Aves – Kuşlar – aslı Ornithes olması gerekir” gibi).

Kent Dionysia’sının “Pompe” evresinin açıklamasına devam ederken bununla ilgili olup günümüz kültürüne de giren terimler üzerinde duralım. “Görkemli tören” anlamındaki bu sözcük Latince ve İtalyancaya “Pompa”, İnc.’ye “pomp”, Fr.’ya “pompe” olarak geçmiş (İt., İsp. “pomposo”, Fr. “pompeuse”, İn. “pompous” şatafatlı demek). Eski Yunanca “pempein = göndermek” fiilinden türemiş; bu fiil, mecaz yolu ile Türkçedeki “pompalamak” gibi öteki dillerde de (İt. “pompare”, Fr. “pomper”, İng. “to pump”) “ileri itmek, şişirmek, koltuk vermek, su ya da hava basmak” olmuş; şimdi de Latin dillerinde itfaiyeci’ye İt. “pompiere”, Por. “pomperos”, Fr. “pompier” deniyor.

“Pompe”yi Tireniyen Salpinks (Etrüsk Borazanı) ile Tanrıyı davet eden ve onun gelişini müjdeleyen ilahîleri sesleniren bir kişi yönetir (bu çalgı Tireniyen bölgesinde icadedilmiş olup, “Salpinx” biyolojide “östaki tüp’ü”, “fallop tüp’ü” gibi boru biçimli organların genel adıdır). Onun peşinden “Kaneforos”, yani kutsal sunumları içeren altın sepetleri taşıyan soylu kadınlar gelir. Arkon da kortej’in başında yer alır. Onları, çifter çifter obelias denilen dört köşeli ince uzun taş taşıyan “Obeliaphoroi = Obelias taşıyanlar gelir (Bizim “Dikilitaş”, Batılıların “Obelisk” dedikleri ucu sivri, dört köşeli sütun anıtın Yunanca aslı Obeleskos’dur; “obelos” ise şiş, meç demektir). Sıra ile, “Skaphephoroi – ikram tepsileri taşıyanlar”, omuzlarında “Hudriaphoroi – su testileri taşıyanlar” (zamanımızda “hidra = su” ile türetilmiş çok sözcük ve “hidroloji – subilim”, hidroenerji ve hidrolik çalışan aygıtlar vardır), “Askophoroi – deri su tulumları taşıyanlar” ve Thumeterion (buhurdanlık) taşıyan genç adamlar izler.

Epheboi (ephes’ler, 15–20 yaş arası delikanlılar, bizim bildiğimiz “efe”ler) tapınakda kurban edilecek Değerli Boğayı (Aksios Toros) sürüklerler. Bu lâkap Dionizos’a verildiği için bu kurban töreni inançlı Yunanlıların yüreklerini burar. Dionizosa can yakmadan, kan dökmeden sunulan başka pek çok değerli şeyler de vardır.

Başta Khorêgoi (Koro Şefleri) olmak üzere çoğu katılımcılar görkemli giysiler kuşanır. Altın nakışlı al ve asalet mor’u giysiler göz alır: bazılarını başında altın taçlar vardır.

Kırsal Dionysia’da da olduğu üzere, çoğu erkekler, özellikle başka siteleri temsilen gelenler ereksiyon halinda “fallos” taşırlar. Varro’nun “Augistine” adlı eserinde, Dionizos’un “Kureos Hugras Phuseos – Islak Tabiatlı Efendi” olarak su ile bitkilere hayat verdiği gibi, hayvanların da bereketli spermini temsil ettiği açıklanmaktadır.

Yol üzerinde, Oniki Tanrı Sunağı başda olmak üzere, bir çok sunak ve tapınma alanlarında, koro icrası, özellikle ditiramblar terennüm etmek için mola verilir. Yaşam düşmanlarına karşı onları aşağılayan hâyâsız şarkılar söylenir, en bayağı küfürler edilir. Yürüyüşü şenlendirecek ne varsa yapılır.

Kurban ve diğer sunumlardan sonra kurban etleri ve Tanrının kutsadığı seller gibi akan şarapla şölen verilir. Gece Büyük Cümbüş (Cômos) sırasında erkekler meşale yakarlar, kamış kavallar (auloi) ve harpalar eşliğinde dansedip şarkılar söyleyerek kenti dolaşırlar.

Daha önce özetle açıkladığımız AGÔNES denilen yarışmalar 11.Elaphebolion’da başlar, üç gün sürer. Her günün şafağında işleri tedvir eden baş görevliler (Peristriarkhoi) Tiyatronun arındırılması için domuz kurban eder ve askerî şefler (Strategoi) Tanrı onuruna kadehlerinden şarap dökerler. Bazen bu tören sabah üç trajedi ve bir satir oyununu takiben icra edilir. Genelde yeni piyesler Tanrıya adanır; bazen eski oyunlar ya da onların değiştirilmiş yeni versiyonları sahneye konur. Eskiden, Arkon hangi şairlerin yarışmaya gireceğine karar verir, Koro üyelerini ve Koro şefini atardı. Çoğunlukla ozanlar kendi oyunlarında (Thespis gibi) aktörlük yapardı. Komedi, uzun süren bir öğlen yemeğinden sonra sahnelenir. Her dramatik icra trampet çalınması ile başlar. Oyuncular canlandıracakları karaktere uyan maskları takar, oyun başlardı.

TRAJEDİLER: Trampet çalınışından sonra, 15 kişilik koro, üçer kişilik beş sıra ya da beşer kişilik üç sıra ile dikdörtgen oluşturan takım halinde tiyatro alanının sağ yanından yürüyüş yapardı. Başlarında koro şefi, onun ardında bir kamış flüt çalgıcısı vardı. Dans zeminine ulaşınca izleyicilere dönerek koral şiir icra ederlerdi. Daha sonra başlayan trajik oyun solo şarkı, kanto (kutlama şarkısı), resitativ (konuşur gibi yapılan müzik) ve seyircilere hitaben yapılan açıklama içerirdi. Oyun sonunda, koro, aynı dikdörtgen biçimi koruyarak alandan ayrılırdı.

Oyundaki çoğu danslar, tüm olayı cahillerin bile anlayabileği biçimde zarifane işlenmiş, geleneksel el figürleri içeriyordu. Koro sık sık, düzenini bozmadan, söylenen duygusal şiire uyumlu tempo ve jestlerle, alanın bir ucuna yönlenme (strofi)* ve dönüş (antistrofi) hareketi yapardı. Danslar çoğunlukla böyle vakur ve soylu ise de çok canlı, neşeli olanlar da vardı. Örneğin, “ateşi tutma” (bacakları hızla maşa gibi kıstırıp açarak sıçrama), “kılıç saplama” ve Dionizos’a tapınma sırasında Maenadların ve Satirlerin sepet taşımalarının taklit edildiği “sepet döndürme dansı”nda böyle canlı figürler; taklaların atıldığı, uçma, bir şeyler arama taklitlerinin yapıldığı oyunlar ve zafer dansları, dinsel tören parçaları vardı. Koro üyeleri de aktörlerle birlikte oyunun konusu gereği kederle dövünür, sevinir ya da öfke gösterisi yaparlardı. Genellikle, yanlarında, aktörleri ve birbirlerini döver gibi yapacakları ya da havaya girip sahneye saldırmaya kalkacak seyircilere karşı savunma aracı olarak kullanacakları sopaya benzer nesneler taşırlardı.

SATİR OYUNU: “Satirikon” denen bu oyun’da ( Dionysian Thiasos – Dionizos Derneğine mensup) koro üyeleri, Tanrının Fallik Gücü’nü kutlamak için ona benzer biçimde giyinirlerdi. Temelde konusu trajedi olan “Satirikon”da oyun kahramanının dünyevî zaafları ve gülünç yanları ima edilir. Pratiği trajedi ve komediden önce başlamış ve onlara yol açmış ama onlardan daha gizemli motifleri olan Satir oyunları bazen, Dionizos Derneğine giriş töreni çerçevesinde, Tanrının yeraltından kurtulması ve bildiğimiz diğer serüvenlerinin temsili şeklinde icra edilirdi. Oyun kadrosunu iki ya da üç aktör, bir kavalcı ve tipsi Silenoi (At adamlar), Satirler (teke adamlar) ya da ikisinin çeşitli karışığı düşsel yaratıklar kılığına bürünmüş oniki koro üyesi oluştururdu. Bunlar, önüne koca bir fallos, ardına atkuyruğu yapıştırılmış kısa pantolonlar giyer, ayaklarına toynağa benzer yumuşak dans patikleri geçirirlerdi. Koro şefi Dionizos’un geleneksel sarhoş nedimi Silenos rolünü oynar, bir pösteki kuşanır, omzuna bir panter postu atardı. Satir oyunun genel yapısı trajedi ise de içinde soytarılıklar, akrobatik numaralar, müstehcen diyaloglar geçerdi. Satirikon, diğer sahne gösterileri türlerinin hepsinden izler taşır, onların parodisi gibidir; özellikle cinsel birleşmeyi temsil eden müstehcen, yemek çalma ve yemeği gösteren figürlü dansları çok ifadeli jestler içerir. “Sikinnis” denilen çılgınca bir coşku ile icra edilen fakat Koruma ve Bereket amacı ile dinsel ruhu olan dans Satirikon’un en karakteristik gösterisidir. Ne tuhaftır ki, bize ahlâk dışı gelen bu dans ve gösteriler “Arınma Ritüelleri” olarak uygulanır. En fazla Satir oyunlarında uygulanan “Dikizleme” ya da “Baykuşun Dansı” denen bir figür Yunan tiyatrosunun, tecessüs ve sinsilikle ilgili bir mesaj verme aracıdır. Bu özellikle “Aposkopos – Uzaktan Dikiz Eden” denilen İlahî Çoban Pan’ın bulunduğu sahnelerde kullanılır.

* Strofi-Antistrofi: Yunanca dönme, eğilme, bükülme, kıvrımlar ve bunların mukabilini yapma gibi anlamlar taşırlar. Bu hareketlerin konuşma karşılığı olarak bu sözcüklerden türetilmiş frasis-antifrasis sözcükleri vardır; bunlar da, tiyatro dilinde “replik karşılığı “ibare, söz söyleme ve söze yanıt” demek (İbare : “Lat. “frasem”, İt. “Frase”, Fr. Ve İng. değişik telâffuzla “phrase” – Yun. frasein = konuşmak).

KOMEDİ: Komedilerde ister Tanrı olsun ister ölümlü olsun yüce makamdakiler ve iktidar sahipleri yerilir ve aşağılanır. “Komedi” (Côm-ôidia = cümbüş şarkısı) tüm dillere “gülmece oyun” olarak geçmiştir. Geniş anlamdaki Cümbüşler (Cômoi) kadar resmî ve şeklî değildir ama her iki şenlikte de “Yok edilmez Yaşam”ın yeniden zuhuru kutlanır. Komedi aktörleri gülünç soytarı maskeleri takarlar, göbek ve kalçalarını şiş gösteren pamuk dolgu giysiler giyer, kadın karakteri canlandırsalar bile, giysilerinin önüne deriden koca bir fallos sureti yağıştırırlar. Komedi, özetle, Bereket güçlerinin teşvikini, belâ ve illetlerin def’edilmesini amaçlayan Dionizos ritüelleri genel formatının en grotesk biçimde görüntülenmesidir. Bu bakımdan salt bir sahne gösterisi değildir; gösteri yürüyüşü sırasında merasime katılanlarla kenardaki seyirciler arasında da (bir tür büyü yarışması sayılan) atışmalar, küfürleşmeler, ağır hakaretler cereyan eder. Bu curcuna, asıl oyun başlayana dek, oyuncular arasında, oyuncu ile koro arasında ve koronun ikiye ayrılmasından oluşan iki hasım yarı-koro arasında sürer gider. Komik koro kadrosu trajedi korosundan daha kalabalık olup 24 kişidir ve 4X6 ya da 6X4’lük bir takım teşkil eder. Koro üyeleri, genellikle oyun konusu ile ilgisi olmayan, belirli hayvanları, bulutları, kentleri temsil eden şık kaftanlar giyerler. Yerine göre solo ya da toplu şarkı söyler, dans ederler. Dinî ritüeller ve Trajedi gösterilerinde de yer alan pek çok dans türleri Komedilerde de (çoğu kez bunların parodileri olarak) icra edilir. Trajedilerde olduğu gibi, Bereketi canlandırmak, Belâyı def’etmek için, dönmek, hoplayıp sıçramak, dövüşmek, tekmeleşmek gibi hareketler ritüelin parçası olurlar.

Bazılarının Bereketi canlandırdığını söyledikleri “Kordax” Komedinin en karakteristik dansıdır. Japonların “Dojoji Pandomim”ine varıncaya kadar çeşitli toplumlarda kibar fahişelere oynatıldığı kabul edilen ve Batıda “Courtisane’ın Dansı” diye isimlendirilen dans türleri de genellikle “bereket” amaçlı olduğu için “Kordax”a benzetilmektedir. Snob çevrelerce Türkçede de kullanılan Fransızca “Courtisane (kurtezan)” sözcüğü de, büyük olasılıkla, eski Yunanca olan “Kordax”dan gelmektedir. Latince “Cortem = saray” İtalyancada “corte” ve öteki dillerde (Fr. “cour”, İng. “court” gibi) benzer sözcükler haline gelmiş. Fr. “Courtisan” (İt. Cortigiano, İng. courtesan) esasında “saraylı”dır; fakat bunun dişil’i “courtisane”a avam dili ile “saray orospusu” diyebiliriz. Kalça ve karın hareketleri ile cinsel birleşmeyi çağrıştıran çok çeşitli formları olan Kordax’ın şehevî, bayağı ve müstehcen olduğu o dönemde dahi kabul edilirdi; muhafazakâr kesim, yüzüne maske takmadıkça hiç bir saygın yurttaşın bu dansı icra edemiyeceğini söylerdi. Dansçıların kertenkele ya da yılan gibi kıvranıp bükülürlermiş. Zamanla bu dans, kolkola tutuşmuş eşek maskeli dansçıların Nem ve Bereket Ruhu’nu peşlerinde sürüklemelerini temsil eden “İp Dansı”na dönüşmüştür (Anglo-Sakson topluluklarında yatılı okullarından eve dönüş merasimi çerçevesinde gençlerin yaptıkları açık saçık “Yılan Dansı” ve kız çocukların ip atlama oyunları belki bu eski geleneklere dayanmaktadır).

Komedilerin tipik finali, oyuncunun koro’yu çok coşkulu bir dansla dışarı çıkarmasıdır. Çoğu kez bu final bir zafer ya da düğün’ün, bazen de ikisinin birlikde kutlandığı bir törene dönüşür.

DİTİRAMBOS: Bazı günler Komedi öncesi, Trajedi ya da Satir oyunu yerine Ditirambik yarışmalar yapılır. Bazı festivallerde, sonraki yıl yapılacak festival için her klan (Phulê), biri Erkekler Korosu” öteki “Erkek Çocuklar korosu” için iki korocu seçerdi. Koro şeflerinin (Khorêgoi), ilk işi koroları için uygun bir ozan ve kavalcıyı çok geniş bir aday grubu içinden seçmekti. Her Koro şefi (Khorêgos) Klan üyeleri içinden 50 kişilik koro kadrosunun seçimini yapardı (diğer oyunlarda korocular için böyle bir koşul yoktur).

Daha önce değindiğimiz üzere, Ditirambos: “Bereket, Üzüm ve Şarap Tanrısı” olarak Dionizos için söylenen bir ilahî türüdür; onun doğumunu, yeniden doğumunu ve bunları izleyen serüvenlerini anlatır; İslâmiyet’teki “mevlid”in bir çeşididir. Başlangıçta, hayvan maskeleri ile Satirler ve Silenoslar kılığına girenlerin de yaptıkları çılgın bir dansdı; fakat zamanla, trajedi ve komedilerde kullanılan jest
ve zarif ifadeli el hareketleri ile yapılan vakur ve ciddî bir performans oldu.

Borazan sinyalinden sonra, başta şefleri ve onu izleyerek kavalcı olmak üzere, koro, alana sağ yandan tek sıra halinde girer. Hepsi görkemli kostümler; parlayan taclar ya da çelenkler ve rengârenk işlemeli kaftanlar kuşanmışlardır. Kavalcı dans pistinin ortasındaki Dionizos Sunağının basamaklarında konuşlanır; Koro.onun etrafında çepeçevre yer alır. O, Frigya tarzında imal edilmiş kavalını çalarken, Koro sunak etrafında dairesel biçimde dans eder. Burada, merkezî bir objenin ya da “öz”ün kutsanması, korunması ve ona tapınma amacı güden tipik büyülü “Çember Dansı” gözlemlenmektedir.

Çoğu koral od’lar gibi, Ditirambos da Strofi’ler, Antistrofiler ve Epod’lar *içerir. Koro şarkı söylerken yaptıkları Strofi saat yelkovanı yönündedir yani sağa doğrudur; bu da Gezegenlerin Batıdan Doğuya hareketini temsil eder; Karşı Strofi ise ters yönde olur: “Epod” söylenirken ise Arz’ın sabit olduğunu temsilen hareketsiz kalınır. Böylece Koro, Yunanlıların “Gökdeki Canlar” diye isimlendirdikleri “Kozmik Dans” icra edilir. Son olarak yapılan bir Çember Dans’ını izleyerek koro, pisti gene tek sıra halinde terk eder.

Gösteri ve dinleti sonrasında izleyicilere (bazen bedava bazen belli bir bedel karşılığı) şarap, tatlı yiyecekler dağıtılır. Komediler sırasında, koro seyircileri eğlendirmek için kuru yemişler atar. Tanrıya adanmış ve kutsanmış performanslara karşı seyirciler duygu ve izlenimlerini alkışlayarak ya da ıslıklayıp tepinerek belli ederler. Oyunlar aynı zamanda siyasal ya da toplumsal bir tartışma konusuna odaklıdır; özellikle komediler aktüel konularla da süslenir ve festival sonu geniş ölçekli tartışmalara zemin hazırlar.

Arkhontos, her Klan’dan bir kişi olmak üzere, yarışma sonucu için karar belirleyecek 10 jüri üyesi seçer. Festival sonunda galip gelen, Tiyatroda bir münadi tarafından ilân edilecek; Arkhontos da onun başına sarmaşıktan taç yerleştirecektir. Zafer kazanan Koro Şefi (Khorêgos) Tanrıya adayacağı bir üç ayaklı sehpa alacak; onun ozanı da sarmaşık ve rengârenk kurdelâlarla süslenecektir. Yarışmalar tamamlandıktan sonra Şef Koro’su içi çok masraflı ve görkemli bir şölen verir.

Bu yarışmalar için en nefis ditirambosları aynı çağda yaşamış olan Bakkilides ve Pindaros yazıp bestelemişler. 10 yaş civarında büyük olan Pindaros’un, zamanımızda daha az ün yapmış olan Bakkilides’i kıskandığı, o zamanın kronikçileri kaydeder. Bakkilides’in pek az şiiri çağımıza uzandığı, bunların bir bölümünün de otantikliğinden kesinlikle emin olunamadığı için hakkında yetkin bir değerlendirme yapılamamış. Saptanabildiği kadar, bu iki büyük lirik usta hakkında özet bilgi verelim:

BAKKİLİDES: Sakız Adasının Iulis kentinde, İ.Ö.510 yılı dolayında doğmuş; babasının Meidikus isimli bir soylu olduğu sanılıyor; annesi ise, gene çok ünlü bir lirik şair Simonides’in kız kardeşi imiş.

Tarihi belli olan pek az şiirinden en eskisi İ.Ö.476, en yenisi İ.Ö.452 dolaylarında ya da bu tarihlerden az sonra yazılmış. Onun şiirlerinden alıntılar ve ona yapılan göndermeler antik çağ yazarları arasında da çok az. Şu anda bilinen şiirlerinin toparlanması 1897 yılına kadar sürmüş. Klasik yazın bilgini T.Bergk’in, 1882 Leipzig baskılı “Poetae Lyrici Graeci- Lirik Yunan Şiirleri” isimli kitabında, dayısı Simonides’e ayrılan bölüm 154 sayfa iken ona sadece 26 sayfa ayrılabilmiş. Mısırlıların Faiyum antik kentinde Meir mezarında buldukları 200 üzerinde papirüs parça 1896’da British Museum’a getirilmiş. Bunlar F.G. Kenyon (Sir Frederic) tarafından restore edilip tetkike alınınca Bakkilides’in bazı şiir parçaları saptanmış; bazılarının da stil çözümlemesinden ona ait olduğu sanılıyor. Bu tesbitlerden tam ve kısmî 20 şiirin Pindaros’unkilerle boy ölçüşecek değerde olduğu bulunmuış. Bunların 14’ü “epinisyen od-zafer kutlayan lirik şiir”, diğerleri ditiramboslar, paean’lar ve ilâhîlerdir. Bu 200 papirüs içinden ona ait olması muhtemel olanlarla, başka yerlerde, özellikle Oxyrhinhus’da (Mısırda, şimdiki Behnesa kasabası) bulunan parçalar bu ozan hakkında kayda değer genişlikte bilgi veriyor. Bir kitapta toplanan epinisyenlerden en az 15 şiir tam ya da kısmî şiir; gene bir kitapda toplanan bilinen en az yedi ditirambos parçası; ditirambos dışında ilâhî tiplerinden, ancak alıntı ve göndermelerle öğrenilenler; “enkomia”** denilen “önemli kişiler için yemek sonrası okunan şiirler” hakkında bilgi ele geçmiş.

Antik çağda, Bakkilides hakkında genel eleştirel anlayış, Hıristiyanlığın ilk dönemindeki anonim bir yazarın kaleme aldığı “Tarz Yüceliği Üzerine” isimli bir kitapta dile getirilmiş. Bu yazar şairleri iki ana sınıfa ayırıyor: yeni stil arayışı güçlüklerinden yılmayan parlak yazarlar ki, bunlar sonuçta ağır, saldırgan eleştirilere maruz kalıyor (bu kategoriye Pindaros giriyor); geleneklere uyan, düz, yalınkat, sade yazan fakat ilhamı zayıf olanlar. Örnek olarak, Epinisyen şiirde Bakkilides bu şiirin normlarını ve kendi kapasitesinin sınırlarını aşmıyor; oysa Pindaros bu tür içinde iddialı “od”lar da yazıyor. Onun, Sirakuza tiranı Hiero I.’in, İ.Ö. 468’de Olimpia’daki dört atlı araba yarışındaki zaferi üzerine yazdığı od ve 1. ve 2. “Pythian”ları çok görkemli ve iddialıdır. Hatta Bakkilides’in 2.Pythian’dan intihâller (panglôsia) yapmış olması bazı araştırıcıların ona “Pindaros’un maymunu” yakıştırmasına neden olmuştur. Ancak, onun vezin kullanımında şaşırtıcı bir sadelikle aynı kalitede ifade gücü göstermesi, konuları işleyişindeki kıvraklık, özellikle ahlâkî sorunlara daha hoşgörülü, daha az haşin yaklaşması Pindarosa olan üstünlükler olarak sayılmaktadır. Edebiyat tarihinde, Bakkilides’in (henüz başka ozanlarca tamamlanmış örnekler verildiği görülemeyen) ditirambosları, epinisyen şiirlerinden daha önemlidir. Ditirambosları içinde (“Theseus” konulu) 13.cüsü en ilginci olup, karşılıklı manzum kıtalar halinde, koro ile bir aktör arasındaki cereyan eden dialog drama tarihinde bir ilk oluşturmuştur.

* Epodes: Bir tür “aruz” vezninde Yunan şiiri. Kısa bir beyit’in uzun bir beyit’i izlediği manzume.
** Encomia: Övgü, medhiye. “enkomon, enkomos” = övücü, eğlenceli, gönlü hoş edici (cümbüş anlamındaki “komos”dan türeme) Lat. “encomium”. Eski dönemlerde yemek topluca bir ibadet karakterinde ve keyifle yendiği için “komos” sözcüğünden değişik anlamlarda çok sözcük türetilmiş. “Com” batı dillerinde “toplu”luk anlatan önektir (komite, komisyon, komünyon gibi) Yukarda belirtildiği üzere yemek sırası ya da sonrasında övgü şiiri okunduğumdan olacak, Zamanında bir kasabası Yunan kolonisi olan İspanyada “comida” yemek anlamına gelir.

PİNDAROS: Thebai yakınlarında Kinoskefalay’da (İ.Ö.518–522 arası tam belirlenemeyen bir tarihde doğmuş, Thebai’de ömür sürmüş, Yunanistanda Argos’da (olasılıkla İ.Ö.438’de) yaşama veda etmiş olan bu en büyük Yunan müzikal şiir yaratıcısı ozan doğduğu yerde başladığı öğrenimini, sanat yaşamının kalpgâhı olan Atinada sürdürmüşdür. Kendisi gibi Boiotia’lı Hesiodosu ve pek çok başka ozanı dikkatle incelemiş; Hermioneli Lasos, yaşamları hakkında bilgi bulunmayan Agatokles ve Apollodorus isimli müzisyenlerden ders almış; koral şiirin bir tür bilimini yapmıştır. Dionizos ritüellerinde icra edilen bir şiir formu olan Ditirambos’un ve tragedyanın doğum yeri olan Boiotia’nın çok zengin gelenekleri ve verimli kültür ortamında kendisinde var olan sanat cevherini olaganüstü işlemiş; koro liristliğini bir meslek olarak benimsemiş ve bu cevheri öylesine özgün bir vadide kullanmıştır ki, İon-Attik mecrasının (suyolunun) dışına çıkmış, Küçük Asyadan Sicilyaya kadar farklı sesleri olan yörelerin hepsine hitabeden “Panhellenik” bir beğeni yaratmıştır. Bir yaşam öyküsünde doğum tarihi “65. Olimpiyad oyunlarının gerçekleştirildiği sıralar olarak belirlenir. Kendisi ise, bu tarihi “Pythia oyunları” takvimine göre vermiştir; bu bakımdan doğumu İ.Ö.520 midir yoksa 518 midir; karışmış.* Spor yarışmalarında üstün başarılı oyuncular onuruna yazılan “epinikion-epinisyen” denilen “od – güçlülüğün lirik şiiri” türünün üstadıdır; bu tür şiir kitaplarından, Olympian, Pythian, Nemean ve Isthmian şenlikleri ile ilgili dördü İ.S. II.asra kadar ders kitabı olarak okutulduğundan günümüze ulaşabilmişlerdir. Son dönemin antikite araştırıcılarından biri koral şiirlerini, İskenderiye Kitaplığında muhafaza edilmek üzere 17 kitapda toplamış. Bu kitaplardan biri ilâhilere (humnoi), biri paeanlara (paianes), ikisi ditiramboslara (dithuramboi), ikisi prelüdlere-açılış şiirlerine (prosodia), üçü bakire şarkılarına (parthenia), ikisi mimik danslı şarkılara (huporkemata), biri övgü şiirlerilerine (enkomia), biri ağıt şiirine (threnoi) ve dördü de yukarda söz ettiğimiz zafer odlarına (epinikia) ait. Dördü dışındakilerin ele geçen parçalarından da, içerikleri, yapıları ve sunuş tarzları hakkında yeterli bilgi edinilebiliyor. Ruhsal benzerliğinin de verdiği izlenimle çağdaşı Eskilosla tanışıp arkadaşlık etmesi çok olası. Atina için yazdığı epinikon od’lar içinde Alcmoenidli Megakles ve Nemeia vesilesi ile Timodemos onuruna yazdıkları özellikle etkilidir. Özel yaşamı hakkında biografik kaynak çok kıt. Evlenip iki kız bir erkek çocuk sahibi olmuş. Oğlu Dayfontos da şairliği ve Delfi’deki müzik etkinlileri ile temayüz etmiş ve aynı yetenekde alt soylar yetiştirmiş. Pindaros’un çok ustalıkla işleyip anlaşılır hâle getirdiği dinsel koro şiirleri, paean** ve ditirambos’ların tümünün içeriklerini vermek ozan’ın Dionizos festivallerine genel olarak etkisinden söz edildiği bu yazının amacı dışında.

Ozan, yukarda andığımız 17 koro şiiri kitabından da anlaşılacağı üzere zaten “koral liristliği” ana meslek edinmiş. Bu sanat: izleyicilerin ruhlarını ve düşüncelerini etkileyen dialogları da içeren müzik ve dans kompozisyonu yapmaktır. Kökeni, daha kadîm dönemlerdeki evlenme, cenaze törenleri gibi toplumsal vesilelerle icra edilen dinsel törenlerdir. Ancak, bu törenler, İ.Ö.V. asırdan başlayarak bu spesifik ve işlevsel özelliklerini kaybediyor; hattâ “Tanrı Dionizos’a Saygı Merasimi” olma amacını da aşarak, bunların figürarif ögeleri “Ditirambos” ve “Trajedi”, “sanat için sanat” yaklaşımı ile ana amaç haline gelmiş oluyorlar. Bu da, temelde, Pindaros’un yaratıcılığı ile koyduğu yeni formlarla gerçekleşmiş. Epinisyen odlarındaki öyküsel bütünlük eksikliğine takılan eleştirmenlerin bazıları, müzikal ve lirik güzelliği olan bu türün doğası gereği, içinde bütünlük, tutarlık aranamıyacağını savunuyor; bazıları da, biçimsel bütünlük yok gibi görünse de, bu şiirler dikkatle izlenirse tematik anlamın ve bütünlüğün de çıkarsanabileceğini, zaten arada bir açık biçimde bazı özsözlerle, konuyu toplayan açık mesajların da verildiğini ileri sürüyorlar Ozan’ın aristokrat bir kökeni olması, muhafazakâr gelenekleri sanatına taşımasında bir etken olmuş. Ahlâkiyatçı ve tutucu çevrelere karşı yaptığı kavgalar ve her türlü insanî güdüleri dizginlerinden boşaltan Islak Tabiatlı Bereket Tanrısının kaynağından beslenen sanat pınarı “Dionizos Tiyatrosu”na Pindaros’un sahip olduğu edep düzeyi ile müdahalesi sonucu denge gelmiş; fakat ozan, hiç bir zaman mitleri “dogma” olarak nakletmemiş. Hepsinde kendisine özgür bir eleştiri ortamı hazırlamış. Pythian iv kitabında görkemli bir biçimde işlediği Argonotlar öyküsündeki Iason’un karakterini anlatırken yaptığı gibi ciddî psikolojik çözümlemelere girmiş ve bunlar sahnelendiklerinde seyirciyi derinden etkilemiş.

Pindaros’un ditirambosları dğer türlere göre nicelik bakımından geride kalmışsa da “Atina” kenti için “Mor Taçlı” adındaki ditirambos’un ünü doruğa çıkmış; Atinalılar şükrân borçlarını ödemek için onu 10.000 drahmi nakitle ve Thebai temsilciliği ile ödüllendirmişlerdi.

Biçimsel olarak ölçüde “stanza”yı (kıta = dört dizelik şiir parçası) çok az kullandı. Stetsikhoros’un, İ.Ö.7. ve 6.asırlardan getirdiği (aynı vezinde strofik olan ve strofik olmayan dizelerin peşpeşe geldiği ve farklı vezinde bir epodos’un son sırayı aldığı) üçlü (triadic) kompozisyona ise en yetkin biçimini verdi. En favorisi olan model şiir ölçüleri eski bir kalıp olan “Eolik” ile “daktilo-epitrid”** idi. Bunlar eski Yunanlılarca lirik etkiyi arttırdığı için kullanılıyordu. “Daktilo-Epitrid” “daktil” ve “epitrid” adında iki ayrı veznin aynı şiirde ardarda kullanılmasıdır. Daktil: klasik şiirde bir uzun iki kısa heceden (İngiliz şiirinde bir vurgulu iki vurgusuz) oluşan “iambus-ayak” denilen bir vezin birimidir. (Daktilos: Yunanca “parmak” – “daktilo parmakla çalışan yazı makinesi). “Epitrid”ise üç uzun, bir kısa heceden oluşan ayaklı vezin (Yunanca “epitridos” 4/3 ölçüsünde demek). Yunanlıların “Iambos” dedikleri vezin birimi, dize parçası oluşturduğu için başka dillerde “ayak” olarak isimlendirilmiş; herhalde Fransızca normal “ayak” anlamındaki “jambe” da bu isimden kaynaklanmış.

Pindaros Yunan koral şarkı geleneğini zirve noktasına ulaştırdı. Doğal olarak, paganizmin, özellikle Dionizos kültünün zayıflayıp ortadan kalkacağı İ.S. V. Asra gelinceye kadar “epinikon od” türü işlevini ve özelliğini kaybeder ama buna koşut hamasî sanatta Pindarosun etkisi VXII., XVIII. asırlara kadar sürer; en ustası, XVI.asırda Fransa’nın “Plêiade” sanat grubunun temsilcisi Pierre de Ronsard olan öykünücülerinin onun uslûbu ile yazdıkları şiirler XVII. asırdan itibaren büyük ölçüde, İngiliz şiirini etkilemiş; Abraham Cowley 1656’da yazdığı “Pindarique Odes” adlı eserde bunlara “Pindarik od’lar” ismini veriyor ve bu geleneğin süreceği iddiası ile bu tarzı yeniden inşa ediyor. O ve William Congreve, Mitolojinin soluğunu büyük bir güçle XVI.ve VXII.lar İngiliz sanatına getiren, “Maske” allegorisi ile aristokratların gerçek yüzlerini gösteren, Londra yaşamını mitolojik satir uslûbu ile renklendirerek hicveden karizmatik dramatist Ben Jonson, Thomas Gray, Pindaros’u büyük ustalıkla taklid etmişler; ancak, Dryden’in, Wordsworth’un, Coleridge’in, Shelley’in, Tennyson’un sırasıyla “İskenderin Şöleni”, “Ölümsüzlüğün Dostluğu”, “Hüzün”, “Napoli”, “Wellington Dükünün Ölümü” üzerine yazdıkları yüksek esinli “Pindarik od”ların yüceliğine pek erişememişlerdir.

*Pythia Spor Oyunları: Pindaros’un antik Yunanda çeşitli merkezlerde, çeşitli tanrılar onuruna yapılan spor, müzik festivalleri hakkında yazdığı epinikon türü şiir kitaplarından dördünün çağımıza kaldığından söz ettik. Bunlar: Olimpiyad, Nemea, Isthmia ve Pythia spor ve müzik oyunları üzrinedir. En bilineni Olimpiyadlar: İ.Ö.776 yılında Elis Site-Devletinde Olympia’da Zeus onuruna önce bir günlük başlatılan, sonra süresi arttırılan spor karşılaşmalarıdır. Isthmia Oyunları: Korinthos Kıstağı üzerindeki Poseidon Tapınağında bu tanrı onuruna (Olimpiyat oyunlarından sonraki ikinci ve dördüncü ilkbaharda olmak üzere) iki yılda bir düzenlenen spor ve müzik yarışmaları (kökü kral Sisifos’a ya da Theseos’a dayanıyormuş). Nemeia şenliği: Argolis Nemeia’da bulunan Zeus Tapınağında (Olimpiyadların ikinci ve dördüncü yıllarında) iki yıllık Zeus adına icra edilen spor ve müzik şenliği. Pythia Oyunları: Apollon’un onuruna, özellikle Delphoi’da düzenlenen atletizm ve müzik yarışmaları idi; Olimpiyadların üçüncü yılı Ağustos ayında olmak üzere dört yılda bir gerçekleştiriliyordu.

** Paean (Paeon, Paian, Paion biçiminde de yazılıp değişik telâffuzlarla okunuyor): Burada “neşe ya da zafer şarkısı” türü olarak kullanılan bu sözcük Homeros’un “Iliada”sına göre tanrıların doktoru’na verilmiş isimdir. Bu bağımsız bir tanrı mıdır yoksa Apollo’ya verilmiş lâkap mıdır, bilinmiyor. Hesiodos bu iki kişiliği kesinlikle ayırıyor; son şiirlerinde “Paean”a bağımsız bir sağlık tanrısı konumu veriyor. “Paian” sağaltıcı (tedavi edici) demek; bu anlamı ile andığımız şarkı türünün ilişkisi var mıdır, tam kestirilemiyor; ama “neşe”nin ve”zafer”in sağlığa iyi gelmesi ile de bir münasebet kurabiliriz.

Dionizos festivallerini zenginleştiren lirik şiir kompozitörlerinden söz ederken, Bakkilides’in dayısı SİMONİDES’e değinmemek haksızlık olur. Dionizos festivalleri çerçevesinde, Pindaros’un sanat gücü bakımından başını çektiği büyük üçlü içinde diğerlerinden yaşca çok büyük olan Simonides yazın tarihinde Olimpiyad oyunları galipleri için yazılan “epinikon odları”nın yaratıcısı ve “epigram’matist” (hicviye, nükteli kısa şiir yazarı) olarak yerini almıştır. Doğum tarihi: İ.Ö.556, doğum yeri yeğeni ile aynı (Keos’da Iulis kenti). Doğduğu yerde müzik ve şiir kompozisyonu dersleri almış olmakla birlikde kariyeri için bir ufuk göremediği Iulis’den, genç yaşta, yaşamının büyük bölümünü geçirdiği Atina’ya göç ederek, sanat koruyucusu Hipparkus’un sarayına girmiş; ilk önce Apollo festivalleri için paean’lar yazmış. Hipparkus’un öldürülmesinden sonra Teselya’ya giderek ünlü Scopadae ve Alueadae ailelerinin himayelerine sığınmış. Son dönem yazarlarının yaptıkları alıntılar ve göndermelerden, onun Atina, Krannon, Larissa ve (İ.Ö.470’de ölüm yeri olan) Sirakuza tiranları himayelerine girdiği de anlaşılıyor; zaten bir ün’ü de sipariş üzerine ücret karşılığı şiir yazan ilk Yunanlı olmasından, şairlikde profesyonelliği icadetmesinden geliyor. Ama yeteneği onu sadece himayeye muhtaç etmemiş; İ.Ö. 520 Olimpiyatlarında başarı gösteren bir sporcu için yazdığı epinikon’a karşı aldığı ödül bu alanda bir ilk olarak kayda geçmiş. Atina’daki ditirambik yarışmalarda sık sık kazandığı parasal ödüllere karşın, şiirin tanrılara ve kahramanlara karşı kutsal bir görev olduğu yolundaki manevî inancını daima vurgulamıştır; elde kalmış koral lirik parçalarından, Termopilay’da, Salamis’de savaşmış olanların onuruna yazdığı şarkı parçalarından ve Platon’un “Protagoras”ında alıntılanmış olan (ozanın Krannon’lu Skopas’a verdiği) nasihat şiirinden bu anlaşılıyor. Ona çok ün kazandırmış epigramlarından günümüze kalmış olanlar çoğunlukla mezar kitâbeleri ve benzer anıt yazıları olarak hazırlanmış. Bu alandaki büyük başarısı taklidlerinin de çıkmasına da yol açmış. Elde kalan şiir parçaları, “şiirin sözlü bir tablo”, “sanat eseri bir resmim sessiz bir şiir” olduğu benzetmelerine hak verecek yetkinlikde. Doğuşdan Ionyalı olan bu sanatçı, Panhellenik ülkülere bağlanmakda gösterdiği aşamada, tutucu bir Thebai’li olan Pindaros’a üstünlüğünü göstermiştir.

EKKLESİA(Toplantı) : Dionysianın önde gelen festival kompozitörleri hakkında bu kısa bilgilerden sonra, festivalin ertesi günü, gösterilen yönetimin değerlendirilmesi ve gelen şikâyetlerin incelenmesi için yapılan toplantıya değinelim. “Ekklesia”* denilen bu toplantıda, şenliğin başarısına katkı verenler onurlandırılırdı. Bunu izleyen dolunay gecesi, Baba Zeus’a ait küçük bir festival olan “Pandia – Tüm Parlaklık)” şenliğinde Zeus’le birlikde “Tüm Parlaklığı temsil eden kızı “Pandia” ve “Ay Tanrıçası” Se1ene de (Lât. “Luna” ya da “Diana Lucifera-Işık Getiren Diana”) kutlanırdı. Tüm insanları duygulandırdığı için Dionyisa’yı düzenleyenlerin değerlendirme toplantısı yapmak için, özellikle onun göründüğü geceyi seçtikleri “Dolunay” mitolojide de çok zengin biçimde işlenmiş; Selene’nin, İ.S.II. asırda İtalyada bulunmuş olup Louvre Müzesi, Daru Galerisinde sergilenen, onu (Argonotlar mitinde andığımız) Dioskur kardeşler Fosforos (Sabah Yıldızı) ve Hesperos (Akşam Yıldızı) ile birlikde gösteren mermer sunak üstündeki kabartması ile “Luna”nın Vatikan Müzesindeki “meşale taşıyan” heykeli bu tanrıçayı betimleyen en güzel eselerdendir (Fosforos : “Işık-getiren” (Yun. “faos”= ışık, “ferein”= getirmek); karanlıkda ışıldayan kimya element’i “fosfor” sözcüğünün kökeni).

Şimdi, Dionysia dışındaki önemli festivallere, öncelikle Simonides’in emeğinin geçtiği Apollon şenliklerine ve Atinalıların en sevdiği mitoloji kahramanı Theseos onuruna düzenlenen Theseia’ya geçelim:

THARGELIA: Deloslu Apollo ve ikiz kardeşi Artemis adına, onların doğum yıldönümünde (Thargelion ayının 6. ve 7. günleri “24–25.Mayıs”) düzenlenen önde gelen Atina festivallerindendir. Temelde, günahlardan arınma için kefaret ödemelerinin öngörüldüğü bir tarımsal şenlikdir. Çok eski dönemlerde inanç sahipleri, minnetlerini göstererek yakınlığını kazanmak için, en azından tarlalarına bir hastalık belâsı ya da afet getirme gibi şerrine uğramamaları için Tanrıya, ilk aldıkları ürünlerden verirler. Şenliğin ilk günü Akropolis’de Demeter’in Klotho’sunda*** bir koyun ve bazen de Moira’lara bir kuğu kurban edilirdi. Fakat bunu izleyen törenler daha ilginçdi; “Pharmakoi**** – günah keçileri” olarak bulunabilmiş en çirkin iki adamcağız, biri erkekler, diğeri kadınlar uğruna (bazıları ikincisinin kadın olduğunu söylüyor) kurban edilmek üzere seçilirdi. Zavallılar, kurban edilme günü, boyunlarında incir dizili kordonlar asılmış vaziyette ve incir ağacından yapılmış değneklerle cinsel organlarına vurularak bir sahil infaz mahâlline çıkarılır; orada ölümlerine kadar taşlanırlar; sonra cesetleri yakılır, denize atılırdı (ya da gübre olsun diye toprağa verilirdi). İnsan kurban ederek kefaret ödeme, sonraları daha yerini daha yumuşak uygulamalara bıraktı; örneğin, Leucas’da her yıl, günah keçisi olarak seçilen suçlu biri, yüksek bir kayanın üzerinden denize atılırdı; ancak, adamın düşmesinin yaratacağı sadme, vücuduna bağlanan canlı kuşlar ve kalın tüylerle denetime alınır; ayrıca düşeceği nokta civarında sandallarda gözetleyiciler beklerdi. Bunlar suya düşen adamı alıp kent dışına kadar çıkmasına nezaret ederlerdi. Massilia’da, salgın hastalık ya da açlık gibi bir afete maruz kalındığında, kentin en yoksullarından bir gönüllü, bir yıl boyunca kamu hesabına beslenir; kefaret zamanı gelince kutsal giysiler kuşandırılır ve lânet ve beddua avazeleri arasında kent sınırı dışına çıkarılırdı.

PUENEPSİA: Phoebus (Parlak) Apollo, Helios (Güneş) ve Horai (“Saatler” ya da “Mevsimler”)**** gibi tüm güneş tanrılarını onurlandıran; güz meyvelerinin toplanmasını ve ekin ekmeyi kutsayan bu festival yılın döngüsü ile ilgilidir. Pyanepsion (Ekim) ayının 7. gününe ratsgelmesi Thargelia zamanı ile yıl döngüsünü dengelediklerini, yılı yarıya böldüklerini ifade eder. Puenepsianın sözlük anlamı “puanon-epsein = fasulyaları kaynatmak” imiş (“puanos” çeşitli Helen lehçelerinde daha farklı söylendiği gibi bugünkü Rumcada aynen Türkçedeki “fasulya” sözcüğü kullanılıyor). Bu şenliğin ana töreni; fasulya ile bakliyat, tahıl çeşitlerinden bir “türlü yemeği” (Panspermia – Bütün tohumlar) yapılmak üzere kazanda kaynatılıp bunun, güz hasadının ilk ürünlerinden armağan olarak, meyve ve sebzeleri olgunlaştıran güneş tanrısı kimliği ile Apollo’ya ve Hora’lara sunulması idi. Bunun dışında şenliği renklendiren (özellikle ürün veren üç ruhu simgeleyen “eiresin” gibi) çok ilginç törenler gerek Plutarkhos gibi ilk çağ tarihçilerinin (Theseos gibi) yapıtlarında gerekse W.Mannhardt gibi modern araştırmacıların çalışmalarında ayrıntıları ile veriliyor. Etiologlar (nedensellik araştırıcıları), Girit’e sefer yapmış olan ve bu festivallerde de Yunanistana dönüşü kutlanan Theseos mit’ine dayanarak, bütün bu sunum törenlerini Girit geleneklerine bağlıyorlar. Theseos öyküsünü ve “Theseia” denilen şenliği anlatırken bunun üzerinde duralım.

*Ekklesia: Eski Yunanca: “çağrılı kişilerin toplantısı” anlamına geliyordu; şimdi “kilise” demek yani, ictima edilen yer, cemaatin toplandığı yer anlamındaki “cami”nin tam karşılığı.

**Moira’lar = Kader tanrıçaları (Lât. “Parcae” ya da “Fata”- İng. “Fate-Kader” bu sözcükden gelir) : Zeus ve bir dişi titan olan Themis’in üç kızı. “Klotho” en küçükleri (Yunan mitolojisinin çelişki cilvelerinden olarak en yaşlı tanrıça) iplik eğirirdi (kader ağlarını eğiren); Lakhesis (Dağıtan) kaderi dağıtır, Atropos (Amansız, Dönülmez) ömür ipliğini keserdi. “Demeter Klothosu”: Demeter’in kader tapınağı olsa gerek.

***Pharmakos, “günah keçisi” anlamını sonradan değiştirerek “zehirleyen, büyücü” demek oldu; bu sözcükden türetilen “Farmakon” da sihirli bir öz ya da ilaç anlamına gelmeğe başladı; “Eczacılık, İlâç Bilimi” olan “Farmakoloji” buradan kaynaklandı.

**** Hora’lar (Horai, Horae) : Gene Zeus ve Themis’in (eski Yunanda “bahar, yaz ve kış” olmak üzere üç adet olan) mevsimlerin temsilcileri, Thallo (tomurcuklanma), Auxo (büyüme) ve Carpo (olgunlaşma) adındaki kızları. Sonradan, Eunomia (Sağlıklı Düzen), Dike (Adalet) ve Eirene (Barış) isimleri ile toplumda yasa ve düzeninin de temsilciliğini üzerlerine alarak hem Doğadaki üretimin hem Toplumdaki istikrarın denetimcisi oldular.